Özet:
Bu makale, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu modernleşme projesi olan Kemalizm'in, 'Beyaz Türklük' olarak adlandırılan hegemonik bir toplumsal kategori inşa etme sürecini analiz etmektedir. Etnik olarak Türk, dini olarak Sünni-İslam (ama sosyo-kültürel olarak seküler-laik) bir kimlik üzerinden tanımlanan bu normatif idealin, kendinden olmayanı (etnik azınlıklar, Aleviler, dindar muhafazakarlar) sistematik bir şekilde marjinalleştiren, dışlayan ve şiddet uygulayan bir hegemonya mantığına nasıl dönüştüğü sorgulanmaktadır. Çalışma, bu süreci, Karl Marx ve Friedrich Engels'in tarihsel ve diyalektik materyalizm kuramı ışığında incelemekte; üstyapısal bir olgu olan milliyetçi-seküler ideolojinin, altyapıdaki ekonomik ve sınıfsal dinamiklerle olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu analiz, Türkiye'deki modernleşmenin sadece bir 'Batılılaşma' hikayesi değil, aynı zamanda içsel bir sınıf, iktidar ve tahakküm mücadelesinin tarihi olduğunu iddia etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Beyaz Türklük, Kemalizm, Tarihsel Materyalizm, Hegemonya, Ötekilik, Diyalektik, Sekülerlik, Türk Modernleşmesi.
Giriş: Tezin ve Metodolojinin Sunumu
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerine yeni, modern, ulus-devlet inşa etme çabasının tarihidir. Ancak bu inşa süreci, sadece siyasi ve kurumsal bir dönüşüm değil, aynı zamanda derin bir toplumsal mühendislik projesiydi. Bu projenin merkezinde, homojen bir ulusal kimlik yaratma arzusu yatmaktaydı. Bu makalenin temel tezi, bu homojenleştirici kimliğin 'Beyaz Türklük' olarak adlandırılabilecek hegemonik bir kategoriye evrildiği ve bu kategorinin, kurucu ideoloji Kemalizm tarafından normatif bir ideal olarak dayatıldığıdır.
Bu çalışma, söz konusu hegemonya sürecini analiz ederken, Karl Marx ve Friedrich Engels'in geliştirdiği tarihsel ve diyalektik materyalizm kuramını temel metodolojik çerçeve olarak benimsemektedir. Marx'ın ünlü 11. Tez'inde belirttiği gibi, "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir." Kemalist proje de, bir felsefeyi (pozitivizm, Batıcılık) pratiğe dökerek dünyayı değiştirme iddiasındaydı. Ancak bu değişim, diyalektik materyalist bir bakışla, "maddi hayatın üretim tarzı"nı (altyapı) ve bu altyapı üzerinde yükselen "hukuki, siyasi, dini, sanatsal veya felsefi biçimleri" (üstyapı) birlikte analiz etmeyi gerektirir.
Buradan hareketle, 'Beyaz Türklük' üstyapısal bir ideolojik form olarak görülebilir. Ancak bu form, rastlantısal değildir; belirli bir sınıfsal konfigürasyonun, iktidar ilişkilerinin ve ekonomik çıkarların bir ifadesidir. Makale, bu iddiayı üç ana eksende sorgulayacaktır:
Tarihsel ve Ekonomik Kökler: Kemalist elitin (asker-sivil bürokrasi ve aydınlar) sosyo-ekonomik konumu.
Hegemonik Mekanizmalar: Bu ideolojinin, eğitim, hukuk, kültür ve zaman zaman şiddet yoluyla nasıl içselleştirildiği.
Diyalektik Karşıtlıklar ve Sonuçları: Bu hegemonyaya karşı gelişen antitezlerin (Alevi kimliği, Kürt hareketi, İslami muhafazakarlık) toplumsal dinamikleri nasıl şekillendirdiği.
1. Tarihsel Materyalizm Işığında Kemalist Projenin Kökenleri: Bir Sınıf Projesi Olarak Modernleşme
Marx için tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Kemalist devrim, geleneksel bir feodal aristokrasiye karşı yükselen bir burjuvazinin devrimi değildi. Daha ziyade, Osmanlı'nın son döneminde palazlanan ve İttihat ve Terakki geleneğinden gelen asker-sivil bürokrasi ve aydınlardan oluşan bir "devlet sınıfı"nın iktidarını konsolide etme projesiydi. Bu sınıfın maddi temeli, toprak mülkiyetinden ziyade, devlet aygıtına ve onun kaynaklarına erişim üzerine kuruluydu.
Altyapının Dönüşümü: Kemalist dönüşüm, ekonomik altyapıyı radikal bir şekilde yeniden şekillendirdi. Kapitülasyonların kaldırılması, İş Bankası'nın kuruluşu ve devletçi sanayileşme politikaları (Beş Yıllık Sanayi Planları), yabancı sermaye ve gayrimüslim burjuvazinin (Rum, Ermeni, Yahudi) elindeki ekonomik gücü kırma ve bu gücü Türk-Müslüman bir ticari burjuvazi ve devlet elitleri lehine yeniden dağıtma amacı taşıyordu. Bu, açıkça sınıfsal bir hareketti. Maddi temeli kontrol eden sınıf, aynı zamanda zihniyetleri de (üstyapıyı) kontrol etme eğilimindedir. Yeni kurulan bu Türk-Müslüman burjuvazi ve onun siyasi temsilcisi olan bürokratik elit, kendi dünya görüşünü –yani seküler, Batıcı, Türk milliyetçisi bir ideolojiyi– hakim kılmak için devletin tüm imkanlarını seferber etti.
Üstyapının İnşası: 'Beyaz Türk' Normunun Doğuşu: İşte 'Beyaz Türklük' kavramı, bu sınıfsal ve iktidarsal konfigürasyonun kültürel ve ideolojik ifadesidir. Bu kimlik, etnik olarak "Türk" (Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi ırkçı tonlar içeren teorilerle bilimselleştirilmeye çalışılan), dini olarak nominal olarak "Sünni-İslam" (devlet kontrolünde, laikleştirilmiş bir İslam) ve sosyo-kültürel olarak "seküler-Batıcı" bir yaşam tarzını (şapka, kılık kıyafet, Latin harfleri, batı müziği) normatif merkez olarak belirledi. Bu, sadece bir tercih değil, iktidardaki sınıfın kendi kültürel sermayesini evrensel ve biricik meşru sermaye olarak dayatmasıydı.
2. Hegemonik Mekanizmalar: İdeolojinin Aygıtları ve Şiddetin Rolü
Marx'a göre, egemen sınıfın fikirleri, her çağda egemen fikirlerdir. Ancak Antonio Gramsci'nin de katkısıyla, bu fikirlerin hegemonyası sadece zorla (cebir) değil, aynı zamanda rıza ile kurulur. Kemalist proje, bu iki mekanizmayı da ustalıkla kullandı.
Devletin İdeolojik Aygıtları (Louis Althusser):
Eğitim: Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim tek elde toplandı. Müfredat, "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." andıyla başlayan, Türk-İslam sentezinin seküler bir yorumunu pompalayan, gayrimüslimleri ve Kürtleri ya yok sayan ya da "ihanet" ve "geri kalmışlık" ile ilişkilendiren bir içerikle doluydu. Köy Enstitüleri bile, ilerici yönlerine rağmen, bu homojenleştirici ulusal kimliği taşıma aracıydı.
Hukuk: Medeni Kanun'un İsviçre'den, Ceza Kanunu'nun İtalya'dan alınması, üstyapısal bir devrimdi. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka kanunu gibi yasalar, istenen yaşam tarzını yasal zorunluluk haline getirdi.
Kültür: Türk Dil ve Tarih Kurumları, Halkevleri, ulusal bayramlar ve törenler, yeni bir kolektif hafıza ve aidiyet yaratmak için seferber edildi. "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyaları, dil üzerinden bir asimilasyon pratiğiydi.
Baskı Aygıtları ve Şiddet:
Rıza üretilemediği yerde, devletin baskı aygıtları devreye girdi. Bu, diyalektiğin kaçınılmaz antitezlerini de yarattı.Dersim İsyanı ve Tertelesi (1937-1938): Alevi-Zaza-Kürt kimliğinin, merkezi seküler Türk kimliğine direnci, son derece şiddetli bir şekilde bastırıldı. Bu, sadece bir güvenlik operasyonu değil, farklı olanın fiziken imha edilmesi yoluyla homojenleştirme projesinin trajik bir tezahürüydü.
Varlık Vergisi (1942): Ekonomiyi Türkleştirme politikasının bir parçası olarak çıkarılan bu kanun, gayrimüslim azınlıkları maddi olarak çökertmeyi ve onları toplumsal hayattan tasfiye etmeyi amaçladı. Açık bir ekonomik şiddet ve sınıfsal/etnik temizlik örneğiydi.
6-7 Eylül Pogromu (1955): Rum azınlığa yönelik devlet destekli şiddet, İstanbul'daki kadim Hristiyan varlığını silme ve mülklerini yağmalama amacı taşıyordu.
Bu olaylar, 'Beyaz Türk' hegemonyasının, rıza üretiminin yetersiz kaldığı noktada, açık şiddete başvurmaktan çekinmediğini gösterir. Bu şiddet, üstyapısal bir ideal uğruna, maddi varlıkları (can, mal, toprak) hedef alıyordu.
3. Diyalektik ve Antitezlerin Doğuşu: Ötekinin Direnişi
Hegel ve Marx'ın diyalektiği, her tezin (thesis) kaçınılmaz olarak bir antitez (antithesis) yaratacağını ve nihayetinde bir senteze (synthesis) yol açacağını öngörür. Kemalist modernleşmenin 'Beyaz Türk' tezi de, tarihsel süreç içinde güçlü antitezler üretti.
Kürt Hareketi: Türk etnik kimliğinin mutlak hegemonyası, en güçlü antitezini Kürt ulusal hareketinde buldu. Zorla asimilasyon, dil yasakları ve inkar politikaları, diyalektik olarak etnik bir bilincin keskinleşmesine ve nihayetinde silahlı bir mücadelenin ortaya çıkmasına yol açtı. PKK'nın ortaya çıkışı, sadece bir güvenlik sorunu değil, hegemonik projenin yarattığı tarihsel ve toplumsal bir tepkiydi.
İslami Muhafazakarlık ve AK Parti: Seküler-laik yaşam tarzının dayatılması, özellikle Anadolu'nun muhafazakar Müslüman kesimlerinde derin bir rahatsızlık yarattı. Bu kesim, uzun süre dışlanmış, "öteki"leştirilmiş ve "gerici" olarak damgalanmıştı. 1980 sonrası neoliberal politikaların yarattığı Anadolu Kaplanları olarak anılan yeni bir muhafazakar Müslüman burjuvazi, bu sosyo-ekonomik gücü siyasete taşıdı. AK Parti'nin yükselişi, sadece siyasi bir alternatif değil, 'Beyaz Türk' hegemonyasına karşı sosyolojik, kültürel ve ekonomik bir antitez idi. İktidara gelişi, hegemonik alanın (kamusal alan, eğitim, yargı) yeniden ele geçirilmesi mücadelesini temsil etti.
Alevi Kimliğinin Yeniden İnşası: Asimilasyon ve şiddet politikaları, Alevi toplumunda geleneksel kapalı yapıyı kırarak, modern anlamda sivil toplum temelinde siyasileşmiş bir kimlik hareketinin doğuşuna zemin hazırladı. Alevi örgütlenmeleri, inkar edilen kimliklerini talep etmek, Dersim gibi trajedileri hatırlatmak ve eşit yurttaşlık mücadelesi vermek için diyalektik bir tepki olarak ortaya çıktı.
Bu antitezler, Kemalist projenin "tez"inin ne kadar kırılgan ve dışlayıcı olduğunu gösterdi. Hegemonya, mutlak bir tahakküm değil, sürekli müzakere ve mücadele edilen bir süreçtir.
Sonuç: Senteze Doğru (Belki de Değil)?
Türkiye'nin modernleşme tarihi, tarihsel materyalist bir bakışla okunduğunda, bir "Batılılaşma" destanı olmaktan çok, iktidar, kaynaklar ve kimlik üzerine verilen içsel bir mücadelenin tarihi olarak görülür. 'Beyaz Türklük' kavramı, bu mücadelenin merkezinde yer alan hegemonik bir projenin ideolojik ve kültürel kodudur. Bu proje, belirli bir sınıfsal ittifakın (bürokrasi, ordu, kentli seçkinler) çıkarlarını, evrensel bir ulusal çıkar olarak sunmuş ve bu çıkar etrafında homojenleşmeyen herkesi "öteki", "tehlikeli" ve "yok edilmesi/asimile edilmesi gereken" olarak kodlamıştır.
Günümüz Türkiye'si, bu diyalektik mücadelenin sonucunda ortaya çıkmış, istikrarsız ve çatışmalı bir "sentez" alanıdır. Eski 'Beyaz Türk' hegemonyası büyük ölçüde kırılmış, ancak yerine yeni, farklı ve belki de daha otoriter bir hegemonya inşa edilme riski belirmiştir. Eski iktidar bloku tasfiye edilirken, yeni blok da kendi dışlayıcı mekanizmalarını üretmekte, bu sefer "Beyaz Türk" seküler elitleri de "öteki"leştirmektedir.
Nihai bir sentezden, yani tüm kimliklerin eşit ve özgürce var olabildiği, çoğulcu ve demokratik bir uzlaşıdan hala oldukça uzağız. Marx'ın diyalektiği bize gösterir ki, yeni tezler ve antitezler doğmaya devam edecek, tarihsel mücadele sürecektir. Türkiye'nin geleceği, bu mücadelenin şiddetten uzak, demokratik ve insan hakları temelinde yürütülüp yürütülemeyeceğine bağlı olacaktır. Bu çalışma, mevcut kutuplaşmanın kökenlerini anlamak ve daha kapsayıcı bir toplumsal sözleşme olasılığını tartışmak için, kurucu hegemonyanın eleştirel bir okumasını sunmayı amaçlamıştır.
Kaynakça
Ahıska, M. (2010). Occidentalism in Turkey: Questions of Modernity and National Identity in Turkish Radio Broadcasting. I.B. Tauris.
Althusser, L. (1971). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (çev. Y. Alp, M. Özışık). İthaki Yayınları.
Gramsci, A. (1999). Hapishane Defterleri. (çev. A. Cemgil). Kalkedon Yayınları.
Marx, K., & Engels, F. (2011). Alman İdeolojisi. (çev. T. Okan, M. Erdost). Evrensel Basım Yayın.
Mardin, Ş. (2013). Türk Modernleşmesi. İletişim Yayınları.
Üstel, F. (2004). "Makbul Vatandaş"ın Peşinde: II. Meşrutiyet'ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İletişim Yayınları.
Yıldız, A. (2001). *"Ne Mutlu Türküm Diyebilene": Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938)*. İletişim Yayınları.
Zürcher, E. J. (2004). Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. İletişim Yayınları.
Bora, T. (2017). Cereyanlar: Türkiye'de Siyasi İdeolojiler. İletişim Yayınları.
Çağaptay, S. (2006). Islam, Secularism, and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk?. Routledge.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder