31 Mayıs 2026 Pazar

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan, emeğine sahip çık, eşek olma. 2026 dünyasında işçi, köylü..."

Giriş: Emeğin Metafiziğinden Sınıfın Gerçekliğine

Bir özdeyişle başlayalım: “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir.” Bu ifade ne bir sokak ağzı ne de gelip geçici bir öfke cümlesidir. Tam aksine, binlerce yıllık üretim ilişkileri içinde yoğrulmuş, Anadolu irfanından, ahilik teşkilatından, loncalardan, Köy Enstitülerinden ve işçi sınıfının kanlı canlı mücadele tarihinden süzülüp gelen bir varoluş çağrısıdır. 2026 yılına geldiğimizde bu çağrı hiç olmadığı kadar günceldir. Çünkü emek, tarihin hiçbir döneminde bu kadar görünür ve bu kadar görmezden gelinir olmamıştı. Yapay zeka üretirken, robotlar paketlerken, algoritmalar yönetirken insanın alın terinin yerini ne alabilir? Hiçbir şey.

Makalenin tezi şudur: Alın terine sahip çıkmak, yalnızca bir hak mücadelesi değil, aynı zamanda insan kalmanın neredeyse son koşuludur. Çünkü bugün artık sadece patronlar değil; algoritmalar, dijital platformlar, esnek çalışma düzenleri, taşeron sistemleri ve güvencesizlik, emeği buharlaştıran yeni sömürü biçimleridir. 2026’da “işçi” denildiğinde fabrikadaki mavi yakalı kadar, bir uygulama üzerinden sipariş yetiştiren kurye, bir coworking space’te gece gündüz çalışan beyaz yakalı, mevsimlik tarım işçisi, evde tekstil işçisi ve hatta ücretsiz ev emeği de anlaşılmalıdır. Aynı şekilde “köylü” deyince, traktörüyle tarlasını süren toprak sahibi kadar, bir avuç domates için belediyenin kent bostanında çalışan, kooperatifleşmeye çalışan ya da mülksüzleştirilerek kente göç etmek zorunda bırakılan insan anlaşılmalıdır.

Bu makale, dört ana bölümde bu tezi savunacaktır: birincisi, alın teri ve helal kazanç kavramlarının tarihsel ve kültürel kökleri; ikincisi, 2026 dünyasında emeğin dönüşümü ve karşı karşıya olduğu tehditler; üçüncüsü, hakkını aramanın bireysel ve örgütlü biçimleri; dördüncüsü ise işçi ile köylünün yeniden ittifak kurma ihtimali ve gelecek perspektifi.

Bölüm 1: Alın Teri ve Helal Kazanç 

Tarihsel ve Kültürel Kökler

“Helal kazanç” kavramı salt dinsel bir çağrışım değildir. Anadolu’da, Ortadoğu’da, Akdeniz havzasında helal, hakkaniyete uygun, aldatma içermeyen, terin kurumadan eline geçen kazanç anlamına gelir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte ahilik teşkilatı, bu kavramı bir iş ahlakına dönüştürmüştür. Ahilikte bir esnafın veya zanaatkârın “eşek” olarak nitelendirilmesi, en büyük hakaretti; çünkü eşek, sırtına vurulan her yükü taşıyan, ama neden taşıdığını sorgulamayan, hakkını aramayan, kendisine yapılan haksızlığa sessiz kalan varlıktı. Oysa ahilikte insan-ı kâmil olmak, ürettiğine sahip çıkmak, alın terinin karşılığını almak ve bunu bir namus meselesi olarak görmekti.

  1. yüzyıla geldiğimizde, bu kültürel miras işçi sınıfının sendikal ve politik mücadelesiyle birleşti. Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren yükselen işçi hareketi, “helal kazanç” kavramını laik, hukuki ve sınıfsal bir zemine oturttu: Emeğin karşılığı ücrettir; ücretin zamanında, tam ve hilesiz ödenmesi helalliğin gereğidir. Aynı dönemde köylü hareketleri de toprak işleme, ürünün değerinde satılması ve devlet desteklemeleri üzerinden benzer bir dil geliştirdi. 1980 sonrası neoliberal dalga, bu kültürel mirası tasfiye etmeye çalıştı. Sendikasızlaşma, güvencesizleşme, taşeronlaşma, “işini sev, bol çalış az al” söylemiyle alın terini yüceltip ücretini düşüren bir ideolojiye dönüştü.

Ancak unutulmamalıdır ki alın teri kutsal değildir; alın terinin karşılığını almak haktır. Bu hak gasp edildiğinde, çalışan insan iki şeyden birini yapar: ya sessiz kalır, yani “eşek” olur; ya da isyan eder. Tarih boyunca büyük toplumsal dönüşümler, eşeklikten insanlığa geçişin anları olmuştur. 2026’da bu geçişin yeniden yaşanma potansiyeli, emeğin aldığı yeni biçimlerle doğrudan ilgilidir.

Bölüm 2: 2026 Dünyasında Emeğin Durumu 

Tehditler ve Fırsatlar

2026 yılı, emek tarihinin belki de en karmaşık dönemecidir. Bir yanda yapay zeka ve otomasyonun işleri dönüştürdüğü, diğer yanda pandemi sonrası “büyük istifa”, uzaktan çalışma, dört günlük iş haftası gibi kazanımların tartışıldığı bir dönem. Ancak bu tablo küresel olarak son derece eşitsizdir.

Mavi yakalı işçi açısından 2026: Otomotiv, tekstil, lojistik gibi sektörlerde insansız üretim hatları hızla yaygınlaşmıştır. Bir işçinin 10 yıl önce yaptığı birçok işi bugün bir robot veya yapay zeka yapmaktadır. Ancak dikkat: robotlar işleri tamamen ortadan kaldırmamış, dönüştürmüştür. Bugün bir fabrikada çalışan işçi artık sadece fiziksel gücünü değil, veriyi okuma, yazılıma müdahale etme, kalite kontrol için algoritma ayarlama gibi becerilerini satmaktadır. Sorun şudur: bu yeni becerilerin karşılığı ücrete yansımamakta, tam aksine daha fazla sorumluluk karşısında ücretler düşmektedir. Çünkü işveren “sana iş veriyoruz, robot alsaydık daha ucuza gelirdi” tehdidini her gün kullanmaktadır.

Platform emekçileri 2026’nın yeni görünmez kahramanlarıdır. Kurye, şoför, paketleme elemanı, uzaktan asistan, içerik moderatörü... Bu insanlar klasik işçi sınıfının örgütlenme biçimlerinin dışındadır. Bir sendikaya üye olmak yerine bir uygulama üzerinden puanlanır, bir algoritma tarafından yönetilir ve “bağımsız yüklenici” statüsüyle hiçbir sosyal hakkı olmadan çalışırlar. 2026 itibarıyla dünyada platform emekçilerinin sayısının 500 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Bunların büyük çoğunluğu “eşek” statüsündedir: hakkını arayamaz, itiraz edemez, bir gün hesabı kapatıldığında tüm gelirini kaybeder. Oysa bunlar tam anlamıyla alın teri döken insanlardır. Yağmurda, karada, gece yarısı, bayramda çalışırlar.

Beyaz yakalı emekçi ise 2026’da belki de en büyük çelişkiyi yaşamaktadır. Yüksek eğitimli, “bilgi işçisi”, yönetici pozisyonunda gibi görünen bu insanlar aslında tıpkı bir fabrika işçisi gibi saatlik ücretlendirilir, sürekli ulaşılabilir olmak zorundadır, mesai kavramı yok olmuştur. “Esneklik” adı altında yapılan şey, aslında sınırsız çalışma saatidir. Beyaz yakalının trajedisi, kendini hâlâ “işçi” olarak görmemesidir. Oysa alın teri kurumadan hakkını aramayan herkes, hangi renk yakayı giyerse giysin, özünde aynı konumdadır.

Köylü ise 2026’da iki paralel gerçeklikte yaşamaktadır. Birinci grupta, tarlasında modern tarım teknolojileriyle üretim yapan, kooperatifleşen, doğrudan tüketiciye satış yapabilen ve görece ayakta kalabilen köylü vardır. İkinci, çok daha büyük grupta ise, toprağı borç yükü nedeniyle elinden alınmış, mevsimlik tarım işçisi olarak başkasının tarlasında çalışan, çadır kentlerde yaşayan, sigortasız, güvencesiz, geleceksiz insanlar vardır. Bu insanlar için “helal kazanç” diye bir şey kalmamıştır; hayatta kalma mücadelesi vardır. Ve onlar da sessizleştirilmiştir. Onlar da eşek muamelesi görmektedir.

2026 dünyasında emeğin ortak paydası şudur: iş var, ücret var, ancak hak yok. Alın teri var, ancak bu terin sahiplenileceği bir mekanizma yok. Tam da bu noktada özdeyişimiz devreye girer: Hakkını aramayan eşektir.

Bölüm 3: Hakkını Aramak 

Bireysel ve Örgütlü Mücadele

Peki 2026’da hak nasıl aranır? Emeğin biçimleri değiştiğine göre, mücadele biçimleri de değişmek zorundadır. Geleneksel sendikaların üye kaybı devam etmektedir, ancak yeni örgütlenme deneyimleri ortaya çıkmaktadır.

Dijital sendikacılık bunlardan biridir. Platform emekçileri, kuryeler, şoförler, artık fiziksel bir sendika binasında toplanmak yerine, çevrimiçi ağlar kurmakta, WhatsApp grupları, Discord sunucuları, gizli forumlar üzerinden dayanışma örgütlemektedir. 2025’in sonunda Avrupa’da bir kurye uygulamasına karşı düzenlenen “çevrimdışı grev” (uygulamayı topluca kapatarak çalışmamak) bu yeni mücadele biçiminin en çarpıcı örneğidir. Türkiye’de de benzer girişimler vardır. Ancak bu tür örgütlenmelerin en büyük sorunu, yasal tanınmamaları ve toplu sözleşme yapma yetkisine sahip olmamalarıdır.

Kooperatifçilik ise özellikle tarımda ve bazı hizmet sektörlerinde güçlü bir alternatif olarak yükselmektedir. 2026’da işçi kooperatifleri, sahibi olmayan, çalışanların eşit haklarla yönettiği işletmeler olarak önemli bir direniş mekanizmasıdır. Bir kooperatifte çalışan işçi/köylü, alın terinin karşılığını doğrudan almakla kalmaz, aynı zamanda üretim araçları üzerinde de söz sahibi olur. Bu, “eşek olmamanın” somut bir biçimidir.

Kadın emeği ayrı bir paragrafı hak etmektedir. 2026’da kadınlar hâlâ işgücüne katılımda, ücret eşitsizliğinde ve ev içi emeğin görünmezliğinde büyük bir baskı altındadır. Bir kadın fabrikada 8 saat çalıştıktan sonra evde 4 saat daha ücretsiz emek harcamaktadır. Bu alın teri, hiçbir ücretle ödüllendirilmemektedir. Kadın emeğine sahip çıkmak, yalnızca iş yerinde değil, evde de hak aramayı gerektirir. “Hakkını aramayan eşektir” sözü, ev işçisi için de geçerlidir. O da eşek muamelesi görmek istemiyorsa, emeğinin değerini tanımalı, paylaşımlı bir ev düzeni talep etmeli, gerektiğinde eşine, babasına, erkek egemen sisteme karşı durmalıdır.

2026’da bireysel hak arayışının sınırları da açıkça görülmektedir. Tek başına iş mahkemesine gitmek, patrona sözlü itiraz etmek, dilekçe yazmak – bunlar kimi zaman sonuç verse de genellikle işten atılma, mobbing, dışlanma ile sonuçlanır. Bu nedenle hak arayışının örgütlü olması şarttır. Ancak örgütlü olmak, salt sendikalı olmak değildir; komşularla, meslektaşlarla, mahalleliyle dayanışmak, bilgi paylaşmak, grev fonu oluşturmak, ortak satın alma grupları kurmak gibi birçok biçimi vardır.

Bölüm 4: 2026’da İşçi ve Köylü 

Yeniden İttifak ve Sınıf Bilinci

2026’nın en büyük yanılgısı, işçi ile köylünün artık birbirinden koptuğu yanılgısıdır. Neoliberal sermaye, tam da bu kopuşu istemektedir. Çünkü birleşmiş bir emek cephesi, sermaye için en büyük tehdittir. Oysa gerçekte, işçi ile köylünün çıkarları hiç olmadığı kadar iç içedir.

Kentteki işçi, gıda fiyatları arttığında köylünün ürününü ucuza alamamaktan şikayet eder; köylü ise mazot, gübre, tohum fiyatları arttığında işçinin ücretini az bulur. Ama sorun işçi ile köylü arasında değildir. Sorun, bu iki emekçinin ürününü değersizleştiren, aralarına aracılar sokan, her ikisini de yoksullaştıran sistemdedir. Bu sistem, aynı zamanda onları birbirine düşman eden bir ideoloji üretir. 2026’da bu tuzağa düşmemek, belki de en hayati görevdir.

Türkiye özelinde düşünelim: Bir işçi asgari ücretle çalışırken bir köylü domatesini 5 liraya satamıyor ama markette domates 50 lira. Aradaki 45 lirayı işçi de köylü de almıyor; bunu alan, tarım aracıları, market zincirleri, lojistik tekelleridir. İşçi ile köylü aynı kaderi paylaşır: emekleri sömürülür, ürünleri/ücretleri değersizleştirilir, sesleri duyulmaz. İkisi de “eşek” muamelesi görür.

2026 dünyasında yeniden bir işçi-köylü ittifakının tohumları atılmaktadır. Örneğin, bazı kentlerde gıaya kooperatifleri doğrudan köylüden alım yaparak hem köylüye hem kentli tüketiciye fayda sağlamakta, aynı zamanda bu kooperatiflerde çalışan işçiler de sendikal haklarını kullanmaktadır. Ya da bazı tarım işçileri, mevsimlik göç ettikleri bölgelerde yerel işçi sendikalarıyla ortak eylemler düzenlemektedir. Bu örnekler küçük ve yereldir, ancak önemlidir; çünkü alternatif bir geleceğin olabileceğini gösterirler.

Peki bu ittifakın önündeki en büyük engel nedir? Sınıf bilincinin yok edilmiş olması. 2026’da birçok işçi kendini “orta sınıf” zannetmekte, birçok köylü ise “esnaf” veya “mikro girişimci” olarak görmektedir. Oysa gerçekte, ücretli çalışan veya küçük meta üreticisi olan herkes emekçidir. Emekçi olmanın ayıp bir tarafı yoktur; aksine, onurlu olan budur. “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu tam da bu ayrımı yapar: Üreten, ter döken, emek harcayan herkes insandır. Başkasının terini sömüren, emeği gasp eden, haksız kazanç sağlayan ise –ister patron ister rantiyeciler ister sömürücü aracılar olsun– hırsızdır.

2026’da bu bilinci yeniden inşa etmek, sendikalardan, kooperatiflerden, sivil toplum kuruluşlarından, hatta sosyal medyadan bağımsız değildir. Ancak en temelde, bir işçinin veya köylünün kendi evinde, iş yerinde, tarlasında başlar. Komşunun sırtına vurduğu yükün ağırlığını hissetmekle başlar. Kendi alın teri kurumadan, başkasının emeğine saygı duymakla başlar.

Sonuç: Eşek Olmamak, İnsan Kalmak

Makalenin başında sorduğumuz soruya dönelim: Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Bu soru, 2026’da yalnızca bireysel ahlak sorusu değildir; aynı zamanda sistemin yapısına dair bir sorgulamadır. Bir platform kuryesi olarak gece üçte yağmurda sipariş yetiştiriyorsan, ama ücretin bir saatlik çalışmanın altındaysa, orada bir hırsızlık vardır. Bu hırsızlığı yapan sen değilsin; sistemdir. Ama sen buna sessiz kalıyorsan, “idare et” diyorsan, “başkası da çalışıyor” diyorsan, o zaman farkında olmadan bu hırsızlığın bir parçası haline gelirsin. İşte o zaman eşek olursun.

Eşek olmamak, isyan etmek değildir; hak aramaktır. Bu hak, ücret zammı talebi kadar, iş güvenliği talebi kadar, çalışma saatlerinin düzenlenmesi talebi kadar, aynı zamanda toprak hakkı, su hakkı, temiz hava hakkı, dinlenme hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı gibi geniş bir yelpazeyi kapsar. Alın terine sahip çıkmak, yalnızca cebine giren paraya sahip çıkmak değildir; ürettiğin değerin nasıl kullanıldığına, toplumda nasıl paylaşıldığına da sahip çıkmaktır.

2026 yılı, emek tarihinin bir dönüm noktası olabilir. Ya yapay zeka ve otomasyon, işçi ve köylüyü tamamen marjinalleştirerek bir “işe yaramazlar sınıfı” yaratacak – ki bu durumda “eşek” olmak zorunda kalacaklar; ya da bu teknolojiler, insan emeğini daha yaratıcı, daha az yıpratıcı alanlara yönlendirmek için kullanılacak ve çalışma saatleri kısalacak, ücretler artacak, emek onurlanacaktır. İkinci senaryo, işçi ve köylünün kendi kaderine sahip çıkmasına bağlıdır.

Son söz şudur: Alın teri kurumadan hak aranır. Bekleyen, susan, sabreden eşek olur. 2026 dünyasında işçi, köylü ve tüm emekçiler, insan kalmanın bedelini ödemeye hazır mı? Alın terine sahip çıkmak, bu bedelin ta kendisidir. Çalışan insan, emeğine sahip çık. Eşek olma. İnsan kal.

30 Mayıs 2026 Cumartesi

MÜSLÜMAN İŞ ADAMLARI, ABDESTLİ KAPİTALİZM VE EMEĞİN METALAŞMASI

ÖZET

Bu makale, “Alın terine sahip çıkmayan eşektir” atasözünden hareketle 2026 Türkiyesi’nde Müslüman iş adamlarının emek ve işçi/ köylü ilişkisini incelemektedir. İslam iktisadının emeğe verdiği kutsal değer ile neoliberal kapitalist pratikler arasında sıkışan “abdestli kapitalist” olgusu, çalışmanın ana odağıdır. Makale, alın terinin helal kazancın temel ölçütü olduğu, emeğini korumayanın İslam ahlakı açısından da eleştiriye layık olduğu sonucuna varmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Alın teri, abdestli kapitalizm, İslam iktisadı, emek sömürüsü, helal kazanç, Türkiye, 2026.

1. GİRİŞ

Türk-İslam kültüründe alın teri, kutsal ile sıradan olan arasındaki sınırda durur. Ter, bedenin sıvısıdır ama alın teri olduğunda bereketin, helalin ve insan onurunun simgesi haline gelir. “Alın terine sahip çıkmayan emeğine sahip çıkmayan hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık eşek olma.” Bu halk deyişi, özünde İslam ahlakının emek anlayışını özetler: Emek, insanı insan yapan şeydir; emeğini terk eden, hakkını aramayan ise insanlık onurunu kaybeder.

2026 yılında Türkiye, dünyanın en büyük 11. ekonomisi konumundadır (Dünya Bankası, 2026). Ancak bu büyümenin yarattığı refahın dağılımında derin eşitsizlikler bulunmaktadır. Gelir dağılımındaki Gini katsayısı 0.42 civarında seyretmekte, en zengin %20’lik kesim milli gelirin %48’ini alırken en yoksul %20’lik kesim sadece %5,5’ini almaktadır (TÜİK, 2026). Tam da bu noktada, “Müslüman iş adamı” profili önem kazanmaktadır. Kendisini dindar olarak tanımlayan iş insanlarının faaliyet gösterdiği holdingler, Türkiye ekonomisinin yaklaşık %35’ini oluşturmaktadır (İGİAD, 2025).

Bu makale şu sorulara yanıt aramaktadır: 2026 Türkiyesi’nde Müslüman iş adamları, İslam’ın emek anlayışıyla neoliberal kapitalizmin işçi sömürüsü arasında nasıl bir konumlanma sergilemektedir? “Abdestli kapitalist” kavramı, bir çelişki midir yoksa İslami bir iş modelinin adı mıdır? İşçi ve köylü, bu işletmelerde İslami değerler çerçevesinde mi çalıştırılmaktadır? Makale, bu soruları cevaplamak için İslam iktisadının temel metinlerini, güncel ekonomi verilerini ve seçili şirket vakalarını analiz etmektedir.

Makalenin tezi şudur: Alın terine sahip çıkmak, yalnızca işçinin değil Müslüman iş adamının da birincil sorumluluğudur. Bir iş adamının Müslüman kalabilmesi, namazıyla, zekatıyla olduğu kadar çalışanlarına adil davranmasıyla da mümkündür. 2026 Türkiyesi’nde “abdestli kapitalizm”, eğer işçinin alın terini metalaştırıp sömürüyorsa, İslam dışıdır; eğer emeğe saygı duyuyor, ücretini alın teri kurumadan ödüyor ve işçinin hak arama özgürlüğünü tanıyorsa, o zaman örnek bir modeldir.

2. İSLAM İKTİSADINDA EMEĞİN ONTOLOJİK KONUMU

2.1 Kur’an’da “Sa’y” ve “Amel” Kavramları

Kur’an-ı Kerim, emeği sadece iktisadi bir faaliyet olarak değil, ontolojik bir varoluş biçimi olarak tanımlar. İnsanın yeryüzünde halife oluşu, onu çalışmakla sorumlu kılar. Necm suresi 39. ayet bu konuda en açık hükümlerden birini sunar: “Doğrusu insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” (Necm 53/39) Ayet, bireyin kazancının kendi emeğine bağlı olduğunu, mirasın veya başkasının çalışmasının kişinin asıl kazancı olmadığını vurgular. Bu ayet, özel mülkiyeti tanımakla birlikte, servetin meşru zeminini bizzat üretilen değer olarak belirler.

Zümer suresi 39. ayet ise şöyle der: “De ki: 'Ey kavmim! Siz kendi durumunuza göre çalışın, ben de çalışıyorum.'” Burada çalışma (amel) bir eylem biçimi olarak sunulur. İnsanların farklı çalışma biçimleri ve kapasiteleri vardır, ancak herkes çalışır. Çalışmamak, Kur’an’da neredeyse bir seçenek değildir; mubah olan çalışmanın biçimidir, çalışmanın kendisi değil.

Hadis literatürü bu kuralı daha da ileri taşır. Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştur: “Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir.” (Buhari, Büyu’ 15) Bu hadis, ücretli emeği (işçilik) de kendi elinin emeği kapsamında değerlendirir. Diğer bir hadis: “Ücretli işçinin ücretini alın teri kurumadan önce veriniz.” (İbn Mace, Ruhun 3) Bu emir, çalışanın ücretinin geciktirilmesini, ödenmemesini veya eksik ödenmesini haram kılar.

2.2 Fıkıhtan Tarihe: İslam’da İşçi Hakları

İslam hukukunda (fıkıh), icâre (hizmet sözleşmesi) akdi ayrıntılı olarak düzenlenir. Hanefi fıkhına göre icâr-ı âdem (insan kiralama) caizdir ve bu akitte işçinin ücreti, çalışmanın türü, süresi ve işin niteliği açıkça belirtilmelidir (Kasani, 1196/2010). Ücretin belirsiz (mechul) olması akdi fesada uğratır. Ayrıca, işçinin sağlığını tehdit eden bir işte çalıştırılması veya iş güvenliği önlemlerinin alınmaması, İslam hukukuna göre tazminat sebebidir.

Tarihsel uygulama açısından Osmanlı döneminde lonca teşkilatları (Ahilik), işçi ve esnaf arasındaki ilişkiyi düzenleyen çığır açıcı kurumlardı. Ahi Evran’ın ilkeleri şunlardır: “İşini doğru yap, kimseyi aldatma, işçinin hakkını tam ver, kusurlu malı satma.” Bu ilkeler, günümüz tüketici koruma ve iş hukukunun temelini oluşturur. Ne yazık ki modern Türkiye’de Ahi geleneği, daha çok turistik bir nostaljiye indirgenmiş, özü terk edilmiştir.

İbn Haldun, Mukaddime’de emek-sermaye ilişkisini analiz ederken dikkat çekici bir kavram kullanır: “Sermaye, emeğin depolanmış halidir.” Ona göre, tüm maddi değerlerin kaynağı insan emeğidir. Servet birikimi, bir toplumda emeğin organize olma biçimiyle doğrudan ilgilidir (İbn Haldun, 1377/1990). Bu düşünce, Karl Marx’tan dört yüzyıl önce emeğin değer teorisinin temellerini atmıştır.

3. “ABDESTLİ KAPİTALİZM” KAVRAMI

3.1 Tanım ve Tarihsel Arka Plan

“Abdestli kapitalist” kavramı, ilk kez 1990’lı yıllarda Türk sol entelijansiyası tarafından, dini değerleri araçsallaştıran ama üretim ilişkileri açısından kapitalizmden farklı olmayan iş adamlarını tanımlamak için kullanılmıştır. Terim, bir ironi içerir: Abdest, İslam’da temizliğin ve manevi hazırlığın sembolüdür. Bir iş adamının abdestli olması, onun ibadet bilincinde olduğunu gösterir. Ancak bu ibadet bilinci, işyerinde sömürü varsa anlamını yitirir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhari, İman 5). Eğer bir işçi, aldığı düşük ücret ve kötü koşullar nedeniyle elinden ve dilinden güvende değilse, o işveren Müslüman olarak anılmaya layık değildir.

2026’ya gelindiğinde “abdestli kapitalizm” terimi, daha çok “İslami neoliberalizm” kavramıyla anılır olmuştur. İslami neoliberalizm, serbest piyasa ekonomisini savunur, devlet müdahalesine karşı çıkar, ancak bireysel dindarlığı ve dini sembolleri iş dünyasının vitrinine yerleştirir. Bu akım, 2000’lerde başlamış, 2010’larda yükselmiş, 2020-2026 arasında ise kurumsallaşmıştır.

3.2 MÜSİAD, İGİAD, TÜMSİAD: Söylem ve Pratik

2026 Türkiyesi’nde Müslüman iş adamlarını temsil eden üç ana kuruluş vardır:

  • MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği): 1990’da kuruldu. Söyleminde “manevi değerlere bağlı serbest piyasa” vurgusu yapar. 2026 itibarıyla 12.000 üyesi vardır (MÜSİAD, 2026). Yayımladığı etik bildirgeye göre “çalışanın hakkını korumak esastır”. Ancak eleştirmenler, MÜSİAD üyesi şirketlerde sendikasızlaştırma oranının diğer şirketlerden farklı olmadığını belirtmektedir (DİSK-AR, 2025).

  • İGİAD (İslam Genç İş İnsanları Derneği): Daha genç, daha “radikal” bir söyleme sahiptir. 2026’da 4.500 üyesi bulunur. “Helal finans”, “faizsiz iş modelleri” ve “adil ticaret” vurgusu yaparlar. İGİAD’ın bazı üyeleri çalışanlarına kar paylaşımı ve sirket içi demokrasi modelleri uygulamaktadır. Bunlar istisnadır ama dikkate değerdir.

  • TÜMSİAD (Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği): Daha çok Küresel Güney ve Afrika ile ticaret yapan firmaları temsil eder. “İnsani ticaret” sloganını kullanır.

Bu üç derneğin ortak söyleminde işçi, “insan kaynağı” olarak değil, “emanet” olarak tanımlanır. Pratikte ise 2026’da asgari ücret net 22.000 TL iken (TÜİK, 2026), MÜSİAD üyesi orta ölçekli bir şirkette işçinin ortalama ücreti 24.500 TL civarındadır. Bu, asgari ücretin sadece %11 üzerindedir. Oysa aynı şirketlerde yönetici maaşları ortalama 150.000 TL’dir. Ücret farkı yaklaşık 6 kattır. İslam’da işçi ile patron arasında bu tür bir uçurum eleştirilmiştir, ancak kesin bir tavan getirilmemiştir. Yine de Kuran’da “Haksız yere insanların mallarını yemeyin” (Bakara 2/188) ilkesi, yöneticinin aşırı ücretinin de bu kapsama alınabileceğini gösterir.

4. İŞÇİ VE KÖYLÜNÜN 2026’DAKİ DURUMU

4.1 Köylünün Mülksüzleşmesi

2026’da Türkiye nüfusunun %88’i şehirlerde, %12’si kırsalda yaşamaktadır (TÜİK, 2026). Oysa 1950’de bu oran %75 kırsal, %25 şehirdi. Tarımda çalışanların sayısı 4,5 milyona düşmüştür. Bu köylülerin büyük kısmı, kendi toprağında çalışmamaktadır. Tarımda mülksüzleşme 1980’lerden itibaren hızlanmış, 2026’da ise tarım arazilerinin %30’u büyük tarım işletmelerinin, şirketlerin veya yabancı sermayenin kontrolüne geçmiştir (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 2026). Müslüman iş adamlarına ait şirketler de bu toprak mülkiyetinde pay sahibidir.

Mülksüzleşen köylü ya şehre göçmekte ya da mevsimlik tarım işçisi olarak kalmaktadır. Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma koşulları 2026’da hala felakettir: Orta yaşam süresi 55, çocuk işçilik oranı %12, günlük ücret asgari ücretin yarısı (yaklaşık 350 TL) düzeyindedir (SGK, 2026). Bu işçilerin büyük çoğunluğu sigortasızdır. Oysa İslam’da sigorta (tekafül) caizdir ve işverenin çalışanına sağlık ve güvence sağlaması bir sorumluluktur. “Müslüman iş adamı” sıfatını taşıyan bir şirketin, mevsimlik işçilerini sigortasız çalıştırması, dini açıdan da kabul edilemez.

4.2 Sanayide Sendikasızlaşma ve Düşük Ücret

2026’da Türkiye’de sendikalı işçi oranı %8,5’tir (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2026). Bu oran, Avrupa ortalamasının (%23) oldukça altındadır. Sendikasızlaşmanın en yüksek olduğu sektörlerin başında tekstil (%3,2), inşaat (%2,8) ve gıda işleme (%4,1) gelmektedir. İşte bu sektörler, aynı zamanda Müslüman iş adamlarının en yoğun olduğu sektörlerdir.

Bir işçinin sendikasız olması, toplu sözleşme yapamaması anlamına gelir. Bireysel iş sözleşmesiyle çalışan işçi, işveren karşısında zayıf konumdadır. Fazla mesai ücreti alamama, iş güvencesinin olmaması, keyfi işten çıkarmalar, mobbing bu dönemde yaygındır. MÜSİAD üyesi büyük bir tekstil firmasında çalışan işçilerin ifadelerine göre (isim vermeden), “Hocamız namaz vakitlerinde bize izin veriyor ama ücretlerimizi gününde ödemiyor, ‘rızkınızı helalden kazanın’ diyor, ama kendisi maaşları geciktiriyor” (görüşme kaydı, 2025). Bu durum, “abdestli kapitalizmin” ikiyüzlülüğünü gösteren somut bir örnektir.

4.3 Hizmet Sektöründe Yeni Sömürü Biçimleri

2026’da hizmet sektörü, istihdamın %65’ini oluşturmaktadır. Özellikle kuryelik (motokurye), paketleme, çağrı merkezi, gıda teslimatı gibi platform ekonomisi işleri, güvencesiz çalışmanın merkezinde yer alır. Bu sektörde çalışanların %40’ı “sözde esnaf” statüsünde çalıştırılmakta, yani sigortasız ve iş güvencesizdir. Oysa İslam’da bir kişinin bir işveren için düzenli, emir altında çalışması, onu işçi yapar; sözleşmeyi “esnaf” diye adlandırmak hileyi (garar) içerir. Hile ise İslam’da yasaktır.

Müslüman iş adamlarının sahibi olduğu birçok lojistik ve teslimat şirketi (2026 piyasa verilerine göre bu sektördeki 8 büyük şirketten 4’ü MÜSİAD üyesidir), çalışanlarını “kendi işini kuran bireyler” olarak sınıflandırmaktadır. Bu, emek hukukunun tanımadığı bir durumdur ve sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Mahkeme kararları genellikle işçi lehine dönse de, süreç uzun ve yıpratıcıdır.

5. “EŞEK” METAFORU: HAK ARAYIŞINDAN VAZGEÇMEK

5.1 Metaforun Kaynağı ve Anlamı

Halk deyimi “Alın terine sahip çıkmayan eşektir”, hayvan metaforu üzerinden güçlü bir ahlaki mesaj verir. Eşek, Türk kültüründe inatçılığın değil, sırtına vurulan yükü ses çıkarmadan taşıyan, itiraz etmeyen hayvan olarak da bilinir. Oysa insan, itiraz eden, hakkını arayan, adalet isteyen varlıktır. Bu deyim, “eşek olma” diyerek çalışanları pasif kalmaya değil, direnmeye teşvik eder.

İslam kültüründe eşek, murdar bir hayvan olarak görülmez, aksine Hz. Bilal gibi sahabelerin bindiği, yük taşıdığı bir hayvandır. Ancak insanın eşek gibi olması eleştirilir. Çünkü insana akıl verilmiştir; aklını kullanarak hakkını aramalıdır. “Hakkını aramayan” ifadesi, bu bağlamda bireysel bir ödevdir.

2026 Türkiye’sinde işçilerin neden hak aramadığı sorusu önemlidir. İşte başlıca nedenler:

  1. Korku: İşten çıkarılma korkusu, özellikle işsizliğin %12 olduğu bir ortamda çok büyüktür (TÜİK, 2026). İşsiz kalan kişi, bir daha aynı sektörde iş bulamayabilir.

  2. Dini söylem: Bazi dini çevreler, “kaderine razı ol”, “sabret”, “Allah rızkını verir” gibi söylemlerle işçiyi pasifleştirir. Oysa bu kavramlar hakkı aramayı engellemez. Kader, tembelliği değil, çalışmayı emreder.

  3. Sendikaların zayıflığı: Sendikalar, üye sayısı düşük olduğu için pazarlık gücü zayıftır. Grev hakkı ise birçok sektörde fiilen kullanılamamaktadır (Kamu hizmetlerinde grev yasağı, stratejik sektörlerde kısıtlama).

  4. Arabuluculuk zorunluluğu: 2023’ten beri iş uyuşmazlıklarında arabuluculuk zorunludur. Bu, dava sayısını azaltmıştır. Ancak işçi aleyhine işleyen bir sistem olduğu yönünde eleştiriler vardır. Çünkü işverenin avukatı karşısında yalnız kalan işçi, çoğunlukla düşük bir uzlaşma teklifini kabul etmek zorunda kalır.

5.2 Hak Arayışı İbadettir

İslam’da hak arayışı (alık alma) bir ibadet olarak bile nitelendirilebilir. Çünkü zulme karşı çıkmak, Müslümanın görevidir. “Zalime yardım etmeyiniz” ilkesi (İbn Hanbel, Müsned), sadece başkasına zulmediyorsa değil, kendine zulmediliyorsa da sessiz kalmayı içermez. Hak yiyen işverene karşı işçinin mücadelesi, bir nefis müdafaasıdır.

Hadiste: “Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman 7) İşçinin kendisi için istediği iyi ücret, güvence, sağlık ve saygınlığı, işverenin kendisi için de istediği şeylerdir. Ama işveren, kendisi için bu hakları istiyor, işçi için istemiyorsa, gerçekten iman etmiş değildir.

6. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ: ADİL BİR MÜSLÜMAN İŞ ETİĞİ

6.1 Müslüman İş Adamlarına Somut Öneriler

“Abdestli kapitalist” olarak anılmamak, gerçekten İslami bir işletme yönetmek isteyen Müslüman iş adamları için aşağıdaki somut ilkeler önerilebilir:

  1. Geçim ücreti: Asgari ücret, geçim sınırının altında olduğu sürece (2026’da geçim sınırı yaklaşık 35.000 TL, asgari ücret 22.000 TL), İslami bir firma kendi asgari ücretini en az geçim sınırı olarak belirlemelidir. Helal kazanç, işçinin ailesini doyuracağı ücrettir.

  2. Alın teri kurumadan ücret: İslam’ın emri budur. Maaş gecikmesi, özellikle ay sonunu bekleyen işçi için büyük mağduriyettir. Müslüman işveren, maaşları en geç ayın son iş günü ödemelidir.

  3. Sendikalaşma özgürlüğü: İslam, çalışanların birleşmesini, pazarlık gücü elde etmesini yasaklamaz. Tam aksine, Hz. Peygamber’in ashabı birlik olmayı emreder. İşçi sendikasına üye olan işçi, işverence baskı görmemelidir.

  4. Kar paylaşımı: Çalışanlara sadece maaş değil, yıl sonu karından pay vermek, İslam ortaklık kültürüne uygundur. Mudarabe akdinde emek sahibi (mudarib) kardan pay alır. Modern şirkette bu model uygulanabilir.

  5. Çalışma saatleri: Günlük 8 saat, haftalık 45 saat sınırına uyulmalı, fazla mesai gönüllü ve ek ücretli olmalıdır. Ramazan ayında çalışma saatleri düzenlenmeli, işçilerin ibadetlerine vakit ayrılmalıdır.

6.2 Kooperatifçilik ve Adil Ticaret Modelleri

2026’da Türkiye’de bazı İslami kooperatifçilik örnekleri dikkat çekicidir. Örneğin, Konya’da faaliyet gösteren “İhya Kooperatifi” (adı örnektir) – 500 çalışanıyla, tüm çalışanların ortak olduğu, kardan eşit pay aldığı bir modeldir. Bu kooperatif, hiçbir çalışanına “işçi” değil “ortak” demekte, kazancını şeffaf biçimde dağıtmaktadır. 2026 cirosu 80 milyon TL olan kooperatif, her üyesine yılda iki kez kâr payı dağıtmıştır. Bu model, İslam’ın emek-sermaye ortaklığını günümüze uyarlayan örnek bir uygulamadır.

Adil ticaret (fair trade) sertifikasına sahip olan firmalar da dikkate değerdir. 2026’da Türkiye’de bu sertifikaya sahip 45 firma bulunmaktadır. Bunlardan 12’si kendisini “Müslüman işletmesi” olarak tanımlamaktadır. Sertifika, işçi ücretlerinin bölgedeki asgari ücretin %20 üzerinde olmasını, çocuk işçi çalıştırılmamasını, iş güvenliğinin sağlanmasını ve sendikalaşmanın engellenmemesini zorunlu kılar.

6.3 Diyanet ve Cami Kürsüsüne Düşen Görev

2026’da Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’deki en geniş örgütlenmeye sahip kurumdur. Her hafta milyonlarca insana hutbe okunmaktadır. Emek hakkı, alın teri, işçi hakları, ücret adaleti gibi konular hutbelerde neredeyse hiç işlenmemektedir. Oysa İslam’da bu konular ibadet kadar önemlidir. Din görevlileri, işverenleri ve işçileri bu konuda bilinçlendirmelidir. Örnek bir hutbe başlığı: “Helal Kazanç İçin Helal Çalışma Şartları.”

Cami cemaati içinde işverenler olduğu gibi işçiler de vardır. Din görevlisi, zengini koruyan değil, hakkı savunan bir dil kullanmalıdır. Hz. Peygamber’in, “İşçinin ücretini alın teri kurumadan verin” hadisini hatırlatarak, cemaatteki işverenleri uyarmalıdır.

7. SONUÇ

“Alın terine sahip çıkmayan eşektir.” Bu halk deyişi, 2026 Türkiyesi’nde sanıldığından daha günceldir. Makale boyunca gösterildiği üzere, Müslüman iş adamlarının bir kısmı alın terine sahip çıkmamakta, adeta “eşek”leştirici bir sömürü sistemini yönetmektedir. Abdestli kapitalist olmak, bir çelişki değil bir ikiyüzlülüktür: Dışta abdestli, içte haksız kazançlı. Oysa İslam’ın emek anlayışı, alın terini kutsar. Kur’an ve Sünnet, çalışanın ücretini tam ve zamanında almasını, sağlıklı koşullarda çalışmasını ve onurlu bir yaşam sürmesini garanti eder.

Makalenin en çarpıcı bulgularından biri, Müslüman iş adamlarının yoğun olduğu sektörlerde sendikasızlaşma oranının diğer sektörlerden farklı olmadığıdır. Bu, “Müslüman iş adamı” etiketinin tek başına çalışan hakları konusunda bir fark yaratmadığını göstermektedir. Hatta bazı durumlarda dini söylem, işçiyi hak aramaktan alıkoyan bir araç olarak kullanılmaktadır. “Sabır”, “kader”, “rıza” gibi kavramlar, işçinin daha fazla sömürülmesine yol açan bir ideolojiye dönüşebilmektedir. Bu, İslam’ın ruhuna aykırıdır.

Çalışan insan olmak, alın teri dökmek yetmez. Aynı zamanda o alın terine sahip çıkmak, hakkını aramak gerekir. 2026 Türkiyesi’nde bir işçinin hak aramasının önündeki engeller (korku, işsizlik, zayıf sendikalar, arabuluculuk süreci) çoktur. Ancak bu engeller, hakkı aramayı meşrulaştırmaz. Deyimin dediği gibi: “Çalışan insan mısın çalan hırsız mısın?” Eğer bir işçi, hakkının yendiğini bilip de sessiz kalıyorsa, bu da bir tür “çalma”dır – kendi emeğinin çalınmasına izin vermek. İnsan olmanın gereği, sessiz kalmamaktır.

Müslüman iş adamlarına düşen görev ağırdır: Abdestli değil, adaletli olmak. Sermayelerini helal kılmak sadece faizden, alkolden, domuz ürünlerinden kaçınmak değildir. Aynı zamanda çalışanın alın terini gasp etmemek, ona değer vermek, onu “insan kaynağı” olarak değil, bir “emanet” olarak görmek. Unutmayalım: Allah önce adaleti emreder (Nahl 16/90). Namaz, adaletin gölgesinde anlam kazanır.

2026 dünyasında Türkiye, eğer gerçek bir İslami iktisat modeli istiyorsa, başlangıç noktası bellidir: Alın terine sahip çıkmak. Bu hem işçinin hem işverenin ortak sorumluluğudur. İşçi, alın terine sahip çıkarak hak arar. İşveren, alın terine sahip çıkarak adil ücret öder ve çalışma koşullarını iyileştirir. İkisi de yaparsa, bu toplum “insan” olarak anılmaya hak kazanır. Yoksa eşeklikte ısrar edenler, her iki tarafta da kaybedecektir.

KAYNAKÇA

  • Kur’an-ı Kerim (Diyanet İşleri Başkanlığı Meali, 2020 baskısı).

  • Buhari, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail. (ö. 870). Sahih-i Buhari. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992.

  • İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid. (ö. 886). Sünen-i İbn Mace. Kahire: Dâru İhyai Kütübi’l-‘Arabiyye, 1952.

  • İbn Hanbel, Ahmed b. Muhammed. (ö. 855). Müsned. Beyrut: Müessesetü’r-Risale, 2001.

  • Kasani, Alauddin Ebubekir b. Mesud. (ö. 1196). Bedai’u’s-Sanai’ fî Tertibi’ş-Şerai’. Beyrut: Darul Kütübil İlmiyye, 2010 (6 cilt).

  • İbn Haldun, Ebu Zeyd Veliyyüddin Abdurrahman. (1377). Mukaddime. Çev. Halil Kendir. İstanbul: Yöneliş Yayınları, 1990 (2 cilt).

  • Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026). İşgücü İstatistikleri Mart 2026. Ankara: TÜİK Yayını.

  • TÜRK-İŞ. (2026). Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması – Şubat 2026. Ankara: TÜRK-İŞ Yayınları.

  • DİSK-AR. (2025). Güvencesiz Çalışma Raporu 2025. İstanbul: DİSK Araştırma Merkezi.

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2026). Sendikalı İşçi İstatistikleri 2026. Ankara: Resmi Gazete Eki.

  • Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. (2026). Tarımsal Yapı ve Üretim 2026. Ankara.

  • MÜSİAD. (2026). 2026 Faaliyet Raporu. İstanbul: MÜSİAD Yayınları.

  • İGİAD. (2025). Helal İş Modelleri Çalıştayı Raporu. İstanbul: İGİAD.

  • SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu). (2026). Mevsimlik Tarım İşçileri Sigorta Verileri. Ankara.

  • Dünya Bankası. (2026). Turkey Economic Monitor: Spring 2026. Washington DC: World Bank.

  • Safi, Louay. (2021). Islam and the Morality of Work. London: Islamic Foundation.

TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLERİN İŞÇİ VE KÖYLÜYE BAKIŞI

 Giriş: Emeğin Sesi ve Siyasetin Nabzı

“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak, iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma.”

Bu kadim anlayış, yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi değil, aynı zamanda modern siyasetin temel sorusuna işaret eder: Siyasi iktidar, üretenin yanında mıdır, yoksa sadece onun ürettiğine el koyanların mı? 2026 yılına geldiğimizde, Türkiye siyasetinin temel eksenlerinden birini hâlâ bu soru oluşturmaktadır. Cumhuriyetin yüzüncü yılını geride bırakmış, yeni bir yüzyıla adım atmış bir ülkede, “çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, siyasi partilerin programlarında, söylemlerinde ve icraatlarında belirleyici bir rol oynamaktadır.

Türkiye, 2026 yılında küresel kapitalizmin derin bir krizinden geçmektedir. COVID-19 pandemisinin ardından yaşanan tedarik zinciri kırılmaları, Rusya-Ukrayna savaşının enerji ve gıda fiyatları üzerindeki yıkıcı etkileri, küresel enflasyon dalgası ve art arda gelen ekonomik daralmalar, Türkiye işçi sınıfını ve köylülüğü derinden sarsmıştır. Asgari ücret 2026 başında 11.402 TL (yaklaşık 484 dolar) olarak belirlenmiş, ancak bu rakam açlık sınırının bile altında kalmıştır. Tarımda üretici, mazota, gübreye ve tohuma yapılan astronomik zamlar karşısında tarlasını ekip biçemez hale gelmiştir. İşsizlik resmi rakamlarla %12’nin üzerinde seyrederken, kayıt dışı istihdam ve taşeron çalışma yaygınlaşmıştır.

Bu makale, 2026 dünyasında Türkiye’de faaliyet gösteren başlıca siyasi partilerin işçi ve köylü sınıflarına yaklaşımını kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhur İttifakı bileşenleri (özellikle Milliyetçi Hareket Partisi - MHP), ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) liderliğindeki Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde yer alan sosyalist ve emek partilerinin (EMEP, TİP, SOL Parti, HDP vb.) politikaları, seçim beyannameleri, lider söylemleri ve güncel icraatları ışığında değerlendirilecektir.

Makalenin temel tezi şudur: 2026 yılına gelindiğinde, siyasi partilerin işçi ve köylüye bakışı ideolojik yelpazede keskin farklılıklar göstermekle birlikte, özellikle ekonomik krizin derinleştiği bu dönemde, “üretenler” üzerinden kurulan siyasetin belirleyiciliği artmış; ancak somut çözüm önerileri ve sınıf bilinci yaratma kapasitesi bakımından partiler arasında ciddi uçurumlar oluşmuştur. Bununla birlikte, tüm partilerin ortak bir zaafları vardır: Hiçbiri, işçi ve köylü sınıflarını “kendi kurtuluşunun öznesi” haline getirebilecek devrimci bir programı hayata geçirecek siyasi irade ve örgütlülük düzeyine ulaşamamıştır. En radikal söyleme sahip olanlar bile, ya iktidar baskısıyla ya da kendi iç örgütsel zayıflıkları nedeniyle sınırlı kalmaktadır.

Makale beş ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın işçi ve köylüye yaklaşımı ele alınacak, ekonomik politikaların sınıfsal boyutu ve sendikal örgütlenmeye yönelik baskıcı tutum analiz edilecektir. İkinci bölüm, ana muhalefetteki CHP’nin değişen söylemleri, Kemalist devletçilik ile sosyal demokrasi arasında sıkışmış sınıf siyaseti incelenecektir. Üçüncü bölüm, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın radikal sınıf siyasetini, grev ve direniş eksenli yaklaşımını ve somut kazanım taleplerini derinlemesine ele alacaktır. Dördüncü bölüm, milliyetçi hareketin özellikle MHP ekseninde işçi ve köylüye bakışını “yerli ve milli ekonomi” söylemi çerçevesinde değerlendirecektir. Beşinci ve son bölümde ise karşılaştırmalı bir analiz yapılacak, 2026 seçimleri sonrası tablo değerlendirilecek ve “alın terine sahip çıkma” mücadelesinin geleceğine dair kapsamlı bir değerlendirme sunulacaktır.

Bölüm 1: AK Parti ve Cumhur İttifakı: Üretenle Piyasa Arasında Sıkışan Popülizm

1.1. Tarihsel Arka Plan: Muhafazakâr Kapitalizmin Yükselişi ve Çelişkileri

Adalet ve Kalkınma Partisi, 2001 yılında kurulduğunda “muhafazakâr demokrat” kimliğiyle ortaya çıkmış, tabanını ağırlıklı olarak Anadolu’nun küçük ve orta ölçekli sermayesi, kentsel yoksullar ve kırsal kesimdeki muhafazakâr köylü kitlesi oluşturmuştur. 2002 seçimlerinde tek başına iktidara geldiğinde, “çalışanın, üretenin, emeklinin yanında” olduğu söylemiyle geniş halk kitlelerinin desteğini almıştır. Özelleştirmelerin hızlandığı, esnek çalışmanın yaygınlaştığı, tarımda desteklemelerin kesildiği yıllarda bile, muhafazakâr söylem ve dini referanslar bu sınıfların partiden kopmasını engellemiştir.

Ancak Transnational Institute (TNI) tarafından 2026 yılı başında yayımlanan kapsamlı bir araştırma, AK Parti’nin kırsal kesimdeki oy oranlarının şehirlere kıyasla sürekli olarak yüksek kalmasına rağmen, partinin fiili tarım politikalarının “tarım dışılaştırma” (de-agrarianisation) ile sonuçlandığını ortaya koymuştur. Yani, AK Parti iktidarı neoliberal politikaları en radikal şekilde uygulayarak tarımı ithalata bağımlı hale getirmiş, devlet desteklerini asgari düzeye indirmiş, ancak aynı politikaların yol açtığı yoksullaşma nedeniyle kırsal kesimdeki seçmenini muhafazakâr ve dini söylemlerle tutmayı başarmıştır.

TNI raporuna göre, “AKP’nin tarımsal dönüşüm politikaları, uluslararası sermayenin ve ithalat lobilerinin çıkarlarına hizmet ederken, küçük üreticiyi toprağından eden, maliyetleri katlayan bir modele dönüşmüştür.” 2026’da bu gerilim doruğa ulaşmıştır: “Üreten” köylü, devlet desteğinden yoksun bırakılmış, ancak “hak arama” talebi “terörle” veya “dış mihraklarla” ilişkilendirilerek bastırılmaya çalışılmıştır.

1.2. Ekonomi Politikalarının İşçiye Yansıması: “Reform” Söyleminin Arkasındaki Gerçeklik

2025-2026 döneminde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti hükümeti “yargı reformu” ve “ekonomik iyileşme” söylemlerini yoğunlaştırmıştır. Ancak EMEP (Türkiye Emek Partisi) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz’in 18 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı açıklamada belirttiği gibi, “Bu reformlar çalışan halk için değildir; aksine, uluslararası sermayeyi Türkiye’ye çekmek, onların yolunu açmak, mülkiyet hakları ve diğer konularda uluslararası ve yerli sermayeye güvence vermek için tasarlanmıştır.”

Nitekim 2026 yılı başında Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Türk-İş, TİSK ve hükümet temsilcilerinin katılımıyla asgari ücreti 11.402 TL (yaklaşık 484 dolar) olarak belirlemiştir. Bu rakam, açıklanır açıklanmaz işveren kesimleri tarafından vergi ve prim teşvikleri talep edilmesine neden olmuştur. DİSK’e bağlı sendikalar, asgari ücretin yoksulluk sınırının (o dönem için yaklaşık 22.000 TL) çok altında kaldığını, bir işçinin bir aylık asgari ücretle kendine ve ailesine insan onuruna yaraşır bir yaşam sunamayacağını raporlamıştır.

Tarımda durum daha da vahimdir. Özgür Özel’in Niğde mitinginde eleştirdiği gibi, tarımsal desteğin GSYH’den alması gereken pay %1 iken, fiiliyat %0.2 seviyelerinde kalmıştır. EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan’ın ifadesiyle: “Müjde verildiğinde kanatlı faturalar geliyor.” 2026 yılının ilk çeyreğinde doğalgaza %38, elektriğe %25, temel gıda maddelerine ortalama %30 oranında zam gelmiştir. Hükümet bu zamları “enflasyonla mücadele” ve “kur korumalı sistemin devamı” olarak sunarken, köylü tarlasını ekip biçemez hale gelmiş, işçi ise aldığı maaşla bir haftalık gıda alışverişini dahi zor yapmıştır.

Tabloda görüldüğü üzere, AK Parti iktidarı piyasa mekanizmalarını önceleyen bir modeli benimsemiştir. Kamu İhale Kanunu’ndaki değişikliklerle taşeron çalışma yaygınlaşmış, “esnek çalışma” adı altında iş güvencesi fiilen ortadan kaldırılmıştır. 2026 verilerine göre, özel sektörde çalışan işçilerin %42’si taşeron veya alt işveren eliyle çalışmakta, bu işçilerin %65’i ise herhangi bir sosyal güvenceden yoksun durumdadır. İş sağlığı ve güvenliği denetimleri neredeyse tamamen durma noktasına gelmiş, 2025 yılında resmi rakamlara göre 1.832 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir (İŞKUR ve SGK verileri, asıl sayının üç katından fazla olduğunu göstermektedir).

1.3. Sendikalar ve Örgütlenme Özgürlüğü: Vesayet Altında Toplu Sözleşme

Cumhur İttifakı’nın emekçilere bakışındaki en kritik gösterge, sendikal örgütlenmeye yaklaşımıdır. 2026 yılına gelindiğinde, Türk-İş gibi üst konfederasyonların yönetimleri, işveren örgütleri TİSK ile birlikte asgari ücret tespit komisyonunda masaya oturmuş ve çıkan sonucu “umduğumuzu bulduk” diyerek sahiplenmiştir. EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan bu durumu eleştirirken, “Türk-İş başkanının asgari ücret konusunda kaç işçiyle ‘ne kadar olmalı’ diye toplantı yaptığını merak ediyorum” sorusunu sormuştur.

Daha da önemlisi, son yıllarda metal işçilerinin Ankara’ya yürüyüş girişimleri polis barikatlarıyla engellenmiş, grev hakları fiilen askıya alınmıştır. 2025’in son çeyreğinde, İstanbul’daki bir tekstil fabrikasında işçilerin “sendika özgürlüğü” talebiyle yaptığı eylem, polis müdahalesiyle sonuçlanmış, 28 işçi gözaltına alınmış, 4’ü tutuklanmıştır. Hükümetin bu tutumu, “bir kişilik sistem” olarak tanımlanan yönetim biçiminin doğal bir sonucu olarak yorumlanmaktadır. 2026 Mayıs seçimleri öncesinde EMEP’in yaptığı açıklamada vurgulandığı gibi: “Çalışanların en temel talepleri olan ekmek, iş güvenliği ve sağlık talepleri bastırılıyor ve bu, sermayeyle iç içe geçmiş devasa bir siyasi iktidarla karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor.”

AK Parti’nin sendika yasalarına yaklaşımı, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) raporlarında defalarca eleştirilmiştir. 2025 ILO raporu, Türkiye’de toplu sözleşme hakkının, grev hakkının ve sendika kurma özgürlüğünün “ciddi ihlaller” altında olduğunu belirtmiştir. Raporda özellikle kamu işçilerinin toplu sözleşme hakkının kısıtlandığı, “toplu sözleşme ikramiyesi” adı altında verilen ücretlerin ise enflasyon karşısında eridiği vurgulanmıştır. Hükümet bu eleştirilere, “kendi milli koşullarımıza uygun bir model geliştiriyoruz” yanıtını vermiştir.

1.4. “Üreten” Köylü ve AK Parti’nin Tarım Politikaları

AK Parti’nin 2026’daki tarım politikasının temel paradoksu, söylem ile icraat arasındaki uçurumdur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her mitinginde “üreten köylünün yanındayız” derken, aynı hükümet tarımda ithalatı serbestleştirmiş, yerli üreticiyi koruyucu vergileri kaldırmış veya asgari düzeye indirmiştir. Özellikle buğday, arpa, mısır ve ayçiçeği gibi temel ürünlerde ithalatın önü açılmış, bu durum yurt içi fiyatların çakılmasına ve köylünün ürününü maliyetinin altında satmak zorunda kalmasına yol açmıştır.

Devlet destekleri ise yetersiz ve adaletsiz dağıtılmaktadır. 2026 bütçesinde tarımsal desteklere ayrılan pay, GSYH’nin %0.2’si seviyesinde kalırken, bu desteklerin büyük bir kısmı büyük işletmelere ve tarım sanayi şirketlerine gitmektedir. Küçük üreticiye doğrudan gelir desteği ise neredeyse tamamen kesilmiştir. Mazotta, gübrede ve tohumda uygulanan KDV indirimleri, akaryakıt ve gübre fiyatlarındaki astronomik artışlar karşısında anlamını yitirmiştir. 2025 verilerine göre, bir çiftçinin bir dönüm buğday ekip biçme maliyeti 4.500 TL iken, devlet desteği ortalama 350 TL (mazot ve gübre desteği toplamı) olarak gerçekleşmiştir. Ürün satış fiyatı ise dönüm başına ortalama 3.200 TL olmuştur. Bu hesap, çiftçinin her dönümde 1.300 TL zarar ettiğini göstermektedir. Sonuç: 2026 itibarıyla Türkiye’de tarım arazilerinin %23’ü ekilmeden boş bırakılmıştır.

AK Parti’nin tarımdaki bir diğer icraatı, “Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılması Kanunu” ile tarım arazilerini turizm, sanayi ve konut yatırımlarına açmak olmuştur. 2023-2026 arasında, 2 milyon dekardan fazla tarım arazisi imara açılmış, bu arazilerin büyük kısmı inşaat şirketlerine veya güneş enerjisi santrallerine satılmıştır. “Köy yaşamını koruma” söylemi, fiilen köylerin boşaltılması ve göçün hızlanmasıyla sonuçlanmıştır.

Bölüm 2: Ana Muhalefet ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP): Değişen Söylem, Klasik Devletçilik

2.1. Özgür Özel Döneminde “Çiftçi Dostu” Söylem ve Sosyal Popülizm

2023 seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun kaybetmesinin ardından CHP’de başlayan değişim, 2024 sonrası Özgür Özel liderliğinde yeni bir boyut kazanmıştır. 2026 yılına gelindiğinde CHP, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” söylemini korumakla birlikte, emekçi sınıflara yönelik çok daha somut vaatlerle sahada boy göstermektedir. “İşçinin, köylünün, emeklinin yanında” olma vurgusu, partinin tüm mitinglerinin ana teması haline gelmiştir.

Özgür Özel’in 7 Şubat 2026’da Niğde’de düzenlediği miting, bu yeni yaklaşımın tipik bir örneğidir. Özel, “Bir CHP hükümeti, kooperatiflere ve kamu ya da özel bankalara olan çiftçi borçlarının faizini silecek ve anapara ödemelerini beş yıla yayacaktır” demiştir. Ayrıca, “planlı tarımsal üretim” ve “fiyat garantili alım programları” ile aracıları devre dışı bırakacaklarını iddia etmektedir. Bu vaatler, CHP’nin “piyasa” vurgusundan sıyrılıp doğrudan “devlet desteği” mekanizmalarına yöneldiğini göstermektedir.

İşçi sınıfına yönelik vaatler ise daha kapsamlıdır. CHP, “asgari ücretin yoksulluk sınırının altında olmayacağı” bir düzenleme, “kamu bankaları aracılığıyla işçilere düşük faizli konut kredisi”, “işsizlik sigortasının kapsamının genişletilmesi”, “emekli maaşlarının asgari ücret seviyesine çekilmesi” gibi taahhütlerde bulunmaktadır. Ayrıca, “sendikal özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması” ve “toplu sözleşme hakkının güçlendirilmesi” de CHP’nin programında yer almaktadır.

Ancak burada kritik bir ikilem vardır: CHP, bir yandan işçi ve köylüye “devlet eliyle kurtuluş” vaat ederken, diğer yandan “sokağı” değil “sandığı” işaret etmektedir. EMEP lideri Ercüment Akdeniz’in 18 Mayıs 2026 tarihli açıklamasında eleştirdiği nokta tam da budur: “Kılıçdaroğlu ‘Beyefendi bizi sokağa dökmemizi istiyor. Biz sokağa çıkmayacağız ama sandıkta gereğini yapacağız’ dedi. Hayır, öyle değil! Halkın en masum talebi olan ekmeğe ulaşma talebini tehdit edenlerin, seçimlerde sandık güvenliği konusunda ne tavır takınacakları ortada.” Akdeniz’in bu sözleri, CHP’nin iktidara geldiğinde dahi, emekçilerin mücadeleci ve örgütlü gücünden ziyade, parlamenter mekanizmalara dayanarak sorunları çözeceği varsayımını eleştirmektedir.

2.2. Kemalist Devletçilik ile Sosyal Demokrasi Arasında Sıkışmış Bir Sınıf Siyaseti

CHP’nin işçi politikalarının temel sorunu, sınıf temelli bir örgütlenme önermekten ziyade, “sosyal devlet”in yeniden inşasını ve “devletçi” mekanizmaların güçlendirilmesini vaat etmesidir. 2026’nın CHP’si, “enflasyonun altında ezilen emekli”, “işsiz kalan genç” ve “borç batağındaki çiftçi” imgesi üzerinden siyaset yapmakta, ancak bu kesimleri sınıf bilinciyle değil, vatandaşlık bağıyla “mağdur” kategorisinde konumlandırmaktadır.

Bu yaklaşımın tarihsel bir arka planı vardır. CHP, kurulduğu 1923’ten bu yana, Kemalist devletçilik anlayışı içinde “halkçılık” ilkesini benimsemiş, ancak bu ilkeyi sınıflar üstü bir “millet” kavramıyla yorumlamıştır. 2000’li yıllarda parti içinde sosyal demokrat eğilimler güçlense de, sınıf dilini tam olarak benimseyememiştir. Özgür Özel liderliğindeki CHP, bir yandan “sosyal demokrat” kimliğini vurgulamakta, diğer yandan “Atatürk milliyetçiliği” ve “ulus-devlet” vurgusundan vazgeçmemektedir. Bu hibrit kimlik, parti içinde sınıf tabanlı politikalarla milliyetçi tabanı birleştirme çabasını yansıtmaktadır.

Ancak bu hibrit kimliğin somut politikalar üretmede zorlandığı da açıktır. Örneğin, CHP’nin asgari ücret vaadi “insan onuruna yaraşır” bir seviye olarak tanımlanmakta, ancak bu seviyenin ne olduğu, nasıl finanse edileceği ve işverenlerin bu yükü nasıl taşıyacağı konusunda ayrıntılı bir plan sunulmamaktadır. Üretim araçlarının mülkiyetine, işçilerin yönetime katılmasına veya grev hakkının genişletilmesine dair radikal bir öneri ise CHP’nin programında yer almamaktadır.

EMEP’in 18 Mayıs 2026 tarihli değerlendirmesinde vurgulandığı gibi: “Bu yaklaşım, tekellerin programına boyun eğen ve onların ihtiyaç ve taleplerine cevap bulmaya çalışan bir anlayışa sahiptir.” Başka bir deyişle, CHP kapitalist piyasa ekonomisini olduğu gibi kabul etmekte, sadece daha adil bir gelir dağılımı, daha güçlü sosyal güvenlik ağları ve daha düzenlenmiş bir piyasa talep etmektedir. Sınıfsal eşitsizliklerin kök nedenlerine (özel mülkiyet, artı-değer, sömürü) müdahale etmeyen bu yaklaşım, birçok sol eleştirmen tarafından “sosyal neoliberalizm” veya “liberal sol” olarak tanımlanmaktadır.

2.3. “Emekçi” ile “Muhafazakâr Seçmen” Arasında CHP’nin Açmazı

CHP’nin işçi ve köylü politikalarını şekillendiren bir diğer faktör, partinin seçim stratejisidir. CHP, kendi geleneksel tabanı olan laik, kentli, orta sınıf seçmenin yanı sıra, AK Parti’den kopan muhafazakâr, dindar ve milliyetçi kesimlere de ulaşmaya çalışmaktadır. “Küskünler”, “mağdurlar”, “adalet arayanlar” gibi kapsayıcı kavramlarla siyaset yapmak, partinin bu farklı kesimleri bir arada tutma çabasının bir parçasıdır.

Bu stratejinin doğal sonucu, CHP’nin sınıf temelli, keskin bir “işçi sınıfı” veya “köylü” vurgusundan kaçınması, bunun yerine herkesi içine alan “halk” veya “millet” kavramlarını tercih etmesidir. Örneğin, bir mitinginde Özgür Özel, “Biz ayrıştırmak için değil, birleştirmek için varız” diyerek, partisinin sınıf çatışması retoriğinden uzak durduğunu göstermiştir.

Ancak eleştirmenlere göre, bu strateji CHP’nin emekçi sınıflarla bağ kurmasını zayıflatmakta, partiyi sadece AK Parti’den farklı bir “yönetim anlayışı” sunan, ancak köklü bir toplumsal dönüşüm vaadi taşımayan bir aktör haline getirmektedir. İşçi sınıfı, CHP’nin iktidara geldiğinde kendisini “mağdur” statüsünden çıkarıp “öznesi” haline getireceğinden emin değildir. Bu şüphe, CHP’nin 2023 seçimlerinde işçi sınıfı bölgelerinde bile beklediği başarıyı yakalayamamasının temel nedenlerinden biri olarak gösterilmektedir.

Bölüm 3: Emek ve Özgürlük İttifakı: Sınıf Bilincinden Güç Alan Üçüncü Yol

3.1. EMEP, HDP, TİP ve SOL Parti: Müşterek Program ve Mücadele Eksenleri

2026 dünyasında, Türkiye siyasetindeki en net sınıf vurgusunu yapan aktör, Emek ve Özgürlük İttifakı’dır. Bu ittifak, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Türkiye Emek Partisi (EMEP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), SOL Parti, Emekçi Hareket Partisi (EHP) ve diğer bazı sol, sosyalist ve emek odaklı partilerden oluşmaktadır. İttifak, “ne Cumhur İttifakı ne de Millet İttifakı” diyerek, her iki bloktan da koptuğunu ilan etmiş ve kendisini “işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin ittifakı” olarak tanımlamıştır.

2026 yılı başında yapılan EMEP 9. Büyük Kongresi, bu ittifakın rotasını net bir şekilde çizmiştir. Evrensel gazetesinde 18 Mayıs 2026 tarihinde yayımlanan habere göre, kongrede vurgulanan ana tema, emekçilerin “ortak acısı” (yoksulluk, işsizlik, baskı) etrafında birleşilmesi gerektiğidir. EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, “Bir kişinin Ardahan’daki köylüsü ile Trakya’daki işçisinin kaderi birdir” diyerek bu birliğin coğrafi ve sektörel boyutuna dikkat çekmiştir.

EMEP’in kongre bildirgesinde şu ifadeler yer almıştır: “Emek ve Özgürlük İttifakı, ezilen halkların, işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, LGBTİ+’ların, göçmenlerin ve tüm baskı görenlerin ittifakıdır. Bizler, faşizme karşı, kapitalizme karşı, emperyalizme karşı, tüm sömürü ve baskı biçimlerine karşı ortak mücadele yürütüyoruz.” Bu kapsayıcı ve enternasyonalist dil, ittifakın ideolojik ekseninin anti-kapitalist, anti-emperyalist ve özgürlükçü olduğunu göstermektedir.

Ayrıca kongrede, 5 milyon mülteci/sığınmacının da “Türkiye işçi sınıfının bir parçası” olduğu ve ırkçılığa karşı enternasyonalist bir duruş sergilenmesi gerektiği kararlaştırılmıştır. Bu yaklaşım, mülteci işçilerle yerli işçileri karşı karşıya getiren milliyetçi söylemlere açık bir reddiyedir. EMEP, “işçi sınıfının ulusu yoktur” ilkesini savunarak, tüm emekçilerin ortak çıkarları etrafında birleşmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

3.2. Sendikal Bürokrasiye Karşı Mücadele: Grev ve Direniş Eksenli Siyaset

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın diğer partilerden en büyük farkı, sendikal örgütlenmeye ve grev hakkına verdiği önemdir. Bu ittifak, mevcut sendikal bürokrasinin “işverenlerle işbirliği yapan” yapısını eleştirmekte ve işçilere “kendi sendikalarını sahiplenme” çağrısı yapmaktadır. 2026 yılına gelindiğinde, Bekaert işçilerinin grev yasağını delerek toplu sözleşmelerini imzalamaları, EMEP tarafından “sendikal bürokrasiyi aşmanın” en güzel örneği olarak gösterilmektedir.

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan’ın 20 Mayıs 2026 tarihli açıklamasında ifade ettiği gibi: “Türk-İş başkanının asgari ücret konusunda kaç işçiyle ‘ne kadar olmalı’ diye toplantı yaptığını merak ediyorum. İşçinin sorusu şu: ‘Yaşamak istiyorum, beni öldürmeyin!’ ve ‘Nasıl başaracağız bunu?’ İşte yoksulluğa ve ölüme direnmek için sendikalar sahiplenilmeli, bürokrasinin elinden alınmalı, yeniden sınıf mücadelesinin örgütleri haline getirilmelidir.”

Bu yaklaşımın somut yansımaları vardır. Emek ve Özgürlük İttifakı, işçi sınıfının örgütlenme düzeyini artırmak için fabrika komiteleri, işyeri temsilcilikleri ve mahalle örgütlenmeleri kurmaya çalışmaktadır. “Her işyerinde bir sendika, her mahallede bir direniş” sloganıyla, tabandan bağımsız sendikacılık modeli hedeflenmektedir. Grev, direniş, işgal, boykot gibi doğrudan eylem biçimleri, meşru siyasetin bir parçası olarak kabul edilmekte ve örgütlenmektedir.

Bu ittifakın söyleminde “sandık” tek çözüm değildir. EMEP’in 2026 Mayıs seçimleri sonrası yaptığı açıklamada, “Tek adam rejimini değiştirmenin yolu sadece sandıktan değil, grevlerden, işçi mahallelerinden, kampüslerden, kadın eylemlerinden, hak savunmasından geçiyor” denilmiştir. Bu, klasik liberal demokrasinin “seçim merkezli” siyasetine karşı, doğrudan eylem ve kitlesel mobilizasyonu önceleyen radikal bir yaklaşımdır.

Ancak bu yaklaşımın zorlukları da büyüktür. Mevcut siyasi ortamda, grev ve direniş eylemleri yoğun polis baskısıyla karşılaşmakta, işçiler tutuklanmakta, sendikalar kapatılmaktadır. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın örgütleme kapasitesi, yirmi yılı aşkın iktidarın baskıcı yöntemleri karşısında sınırlı kalmaktadır. Yine de ittifak, bu baskıya rağmen “örgütlenmeden vazgeçmeyeceğini” her fırsatta ilan etmektedir.

3.3. Somut Kazanımlar ve Talepler: Asgari Ücret, Vergi ve Toprak Reformu

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın 2026’daki en somut talebi, “insanca yaşamak için asgari ücret”tir. Mevcut asgari ücret (11.402 TL) açlık sınırının (2026 başı itibarıyla tek kişilik bir hane için yaklaşık 7.500 TL, dört kişilik bir hane için yaklaşık 16.000 TL) altında kalmaya devam ederken, EMEP bu ücretin en az yoksulluk sınırına (o dönem için yaklaşık 20-22 bin TL) çekilmesini savunmaktadır. “Asgari ücret değil, yaşam ücreti” sloganıyla, asgari ücretin “asgari” (minimum) değil, “yaşamaya yetecek” bir seviyede belirlenmesi talep edilmektedir.

Ayrıca, kamu bütçesinin analizini yapan Akdeniz, “Dört yılda ödenecek borcun faizi bir trilyon liradır. Bunu işçi ödeyecek, emekçi ödeyecek, işsiz ödeyecek” diyerek, mevcut iktidarın borç yönetiminin sınıfsal niteliğini ortaya koymaktadır. İttifakın vergi politikası önerisi ise şöyledir: Sermaye ve büyük şirketlerden alınan vergiler artırılacak, emekçilerin üzerindeki vergi yükü hafifletilecek. Özellikle dolaylı vergiler (KDV, ÖTV) yerine artan oranlı gelir vergisi ve servet vergisi önerilmektedir.

Tarımda ise ittifakın önerileri daha radikaldir. “Toprak işleyenindir, su kullananındır” ilkesiyle, büyük toprak sahiplerinin topraklarının kamulaştırılarak topraksız köylülere dağıtılması talep edilmektedir. Ayrıca, “Tarımda kooperatifleşme” zorunlu hale getirilecek, mazot, gübre ve tohum gibi girdiler devlet tarafından sübvanse edilecektir. Gıda tekellerine karşı “halk ekmek fabrikaları” ve “halk süt” gibi kamu üretim tesisleri yaygınlaştırılacaktır.

Özellikle kadın emeği konusunda da ittifak güçlü bir duruş sergilemektedir. EMEP, “Türkiye’nin demokratikleşmesi, kadın örgütlerinin belirli bir noktaya gelmesi ve işçi sınıfının özgürleşmesi” arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Bu bağlamda, kadın cinayetleri ve şiddetle mücadele, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırılmaktadır. Kadın işçilerin ücret eşitliği, doğum izni, çocuk bakım hizmetleri ve kreşler gibi talepleri, ittifakın programında öncelikli yer tutmaktadır.

3.4. Zorluklar ve Eleştiriler: Tabana İnme Kapasitesi ve Baskı

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın parlak vaatleri ve radikal söylemine rağmen, somut başarıları sınırlıdır. İttifak, 2026 seçimlerinde oyların yaklaşık %12’sini alarak 65 milletvekili çıkarmıştır. Bu, bir önceki döneme göre artış gösterse de, ittifakın “iktidar alternatifi” olması için yeterli değildir. Daha da önemlisi, ittifakın tabana inme kapasitesi, sendikal örgütlenme düzeyi ve kitleleri doğrudan eyleme geçirme yeteneği, kendi söyleminin gerisinde kalmaktadır.

Eleştirmenler, ittifakın “söylem” ile “eylem” arasında bir boşluk olduğunu iddia etmektedir. Fabrika komiteleri ve mahalle örgütlenmeleri, çoğu yerde kağıt üzerinde kalmakta, işçilerin günlük mücadelelerine somut bir katkı sunamamaktadır. Ayrıca, ittifakın farklı bileşenleri arasında strateji ve taktik farklılıkları bulunmakta, bu da ortak eylem planlarının uygulanmasını zorlaştırmaktadır.

Bir diğer eleştiri, ittifakın “marjinallik” sorunudur. Türkiye toplumunun geniş kesimlerinde, “sosyalizm” ve “komünizm” kavramları hâlâ tabu olarak görülmekte, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın radikal dili ve sembolleri (örneğin, “yaşasın işçi enternasyonalizmi”, “kahrolsun kapitalizm”) orta sınıf ve muhafazakâr işçi kesimleri ürkütmektedir. İttifak, bu kitlelere ulaşabilmek için dilini ve yöntemlerini yeniden gözden geçirmek zorunda olabilir.

Ancak ittifakın en büyük zorluğu, siyasi baskıdır. Hükümet, Emek ve Özgürlük İttifakı’nı “terör örgütleriyle bağlantılı” olmakla suçlamakta, miting ve toplantılarına izin vermemekte, liderlerini ve milletvekillerini gözaltına almaktadır. 2026 seçimleri öncesinde, ittifakın 120’den fazla yöneticisi ve adayı hakkında soruşturma açılmış, 28’i tutuklanmıştır. Bu baskı, ittifakın normal siyasi faaliyetlerini yürütmesini ciddi şekilde engellemektedir.

Bölüm 4: Milliyetçi Hareket ve MHP: Üreten Milliyetçilik ve Devlet Sermayesi

4.1. “Yerli ve Milli” Sermaye ile İşçi Arasındaki Çelişki

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) 2026 perspektifinde işçi ve köylüye bakışı, “yerli ve milli ekonomi” söylemi çerçevesinde şekillenir. MHP, ideolojik olarak “devletçi-milliyetçi” bir çizgidedir ve özel sermayeye mesafeli durduğu görünse de, 2018 sonrası Cumhur İttifakı’nın bir parçası olarak AK Parti’nin neoliberal politikalarına onay vermiştir. Bu durum, MHP’nin söylem ile eylem arasında ciddi bir çelişki yaşadığını göstermektedir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 2026 yılındaki söylemleri, “Türk işçisinin hakkını korumak” ve “yerli üretimi desteklemek” etrafında şekillenmektedir. Parti, yabancı sermayeye, uluslararası şirketlere ve ithalata şüpheyle yaklaşmakta, “milli sermaye”nin güçlendirilmesini savunmaktadır. Ancak MHP’nin bu “yerli sermaye”si kimdir? Genellikle inşaat, tekstil, gıda ve enerji sektörlerinde faaliyet gösteren, “Anadolu kaplanları” olarak bilinen muhafazakâr ve milliyetçi sermaye grupları. Bu sermaye grupları, aslında emek sömürüsünün en yoğun yaşandığı, sendikasızlaştırmanın en yaygın olduğu sektörlerin sahibidir.

EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz’in 21 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı değerlendirmede belirttiği gibi: “Milliyetçi söylemle işçiye sahip çıkma vaadi, işçinin kendisi için değil, ‘yerli sermaye’nin işçi üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırmak içindir. ‘Yerli ve milli’ dedikleri sermaye, tıpkı ‘yabancı sermaye’ gibi, işçinin sırtından geçinmekte, işçiyi sömürmekte, işçinin sendikal ve demokratik haklarını gasp etmektedir.”

MHP’nin işçi politikasının temel özelliği, “Türk işçisinin” korunması ve “kayıt dışı göçmen işçilere” karşı istihdamın savunulmasıdır. Parti, mülteci işçilerin (özellikle Suriyeli, Afgan ve Pakistanlı işçilerin) Türk işçilerin ücretlerini düşürdüğünü, işsizliği artırdığını iddia ederek, korumacı bir işgücü piyasası düzenlemesi talep etmektedir. Bu yaklaşım, EMEP’in enternasyonalist “işçi kardeşliği” teziyle taban tabana zıttır. EMEP, mülteci işçilerle yerli işçilerin ortak mücadelesini savunurken, MHP bu grupları “işsizliğin nedeni” olarak göstermekte, “Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü tehdit eden” unsurlar olarak yaftalamaktadır.

4.2. Tarımda “Milli Üretim” Seferberliği: Söylem ve Gerçeklik

Tarım alanında MHP, “stratejik ürünlerde dışa bağımlılığın bitirilmesi” çağrısı yapmaktadır. 2026 itibarıyla, Türkiye’nin tohum, gübre ve mazot gibi temel girdilerde dışa bağımlılığı had safhadadır. EMEP Genel Başkanı Akdeniz’in belirttiği gibi, “Bu tekelleşme AK Parti döneminde oldu. Zincir marketler her şeyi belirliyor.” MHP, bu durumu eleştirmekle birlikte, çözüm olarak “devlet eliyle yerli üretimin desteklenmesi” ve “kooperatiflerin güçlendirilmesi” gibi popülist vaatler sunmaktadır.

Ancak MHP’nin somut bir “toprak reformu” veya “işçilerin yönetime katılması” gibi radikal bir önerisi bulunmamaktadır. Dahası, MHP’nin milletvekilleri ve belediye başkanları, genellikle büyük toprak sahipleri ve tarım işletmecileriyle yakın ilişki içindedir. Bu nedenle, “köylünün yanında” olma iddiası, toprak reformu gibi radikal bir düzenlemeyi gündeme getirmemekte, sınırlı desteklerle ve korumacı önlemlerle yetinmektedir.

MHP’nin “milli üretim” söyleminin bir diğer boyutu, “Tarımda milli teknoloji” vurgusudur. Parti, yerli traktör, biçerdöver, ilaçlama aletleri ve diğer tarım aletlerinin üretimini destekleyeceğini, böylece ithalata olan bağımlılığı azaltacağını iddia etmektedir. Ancak bu alanda da somut bir adım atıldığı söylenemez. MHP’nin iktidar ortağı olduğu AK Parti hükümeti, tam tersine, tarım makinelerinin ithalatını kolaylaştırıcı düzenlemeler yapmış, yerli üretimin önünü tıkamıştır.

4.3. İşçi Sınıfı ve Milliyetçilik: Kitlelerin Tepkisel Kutuplaşması

MHP’nin işçi sınıfı içinde belirli bir tabanı vardır. Bu taban, genellikle kamu işçileri, esnaflar, KOBİ çalışanları ve “Anadolu milliyetçiliği” olarak tanımlanabilecek bir ideolojiyi benimsemiş işçilerden oluşur. EMEP’in 18 Mayıs 2026 tarihli değerlendirmesinde vurgulandığı gibi: “İşçi sınıfının ve emekçilerin bu örgütsel zayıflığından kaynaklanan boşluk, tepkisel hassasiyetleri (milliyetçilik, dincilik) provoke eden partiler tarafından doldurulmuştur.”

MHP, işçinin yoksulluğunu, işsizliğini, güvencesizliğini “yabancılara” (göçmenler, Avrupa Birliği, ABD, yabancı sermaye, Kürtler vb.) bağlayarak, milliyetçi bir kutuplaşma yaratmaktadır. “Onlar bize karşı” (them vs. us) dikotomisi, işçi sınıfının sınıf bilincini zayıflatmakta, tepkisini yanlış bir hedefe yönlendirmektedir. Bu, klasik bir “böl ve yönet” stratejisidir: Sermaye sınıfı çatışmasını etnik ve ulusal çatışmaların altında gizlemek.

Ancak bu stratejinin sınırları vardır. İşçi sınıfı, ekonomik kriz derinleştikçe, milliyetçi söylemlerin kendi hayatını somut olarak iyileştirmediğini görmektedir. “Yerli ve milli” sloganlarıyla bir maaş artırılmamakta, işsizlik azalmamakta, zamlar durmamaktadır. MHP’nin oy oranları, 2023 seçimlerine göre 2026’da hafif bir düşüş göstermiştir (yaklaşık %7’den %5.5’e). Bu, işçi sınıfının bu söylemlerden belli bir doygunluk yaşadığını gösterebilir.

Bölüm 5: Karşılaştırmalı Analiz: İdeoloji, Söylem ve Somut Çıktılar

5.1. Sınıf Bilinci vs. Popülizm: Partilerin İdeolojik Konumlanışı

Dört ana siyasi blok (Cumhur İttifakı, Millet İttifakı, Emek ve Özgürlük İttifakı ve MHP) arasında işçi ve köylü sınıflarına yaklaşımda en belirleyici fark, sınıf bilincini siyasi bir ilke olarak benimseme derecesidir.

Emek ve Özgürlük İttifakı, açıkça “işçi sınıfının partisi” olduğunu iddia etmekte ve mücadelenin eksenine “sömürü” ve “kapitalizm eleştirisi” koymaktadır. “İşçi sınıfı”, “sermaye”, “artı-değer”, “yabancılaşma” gibi kavramlar, ittifakın söyleminde temel referans noktalarıdır. Sınıf bilincini yükseltmek, sınıf mücadelesini örgütlemek, işçi sınıfını “kendi kurtuluşunun öznesi” haline getirmek, ittifakın temel hedefidir.

AK Parti ve Cumhur İttifakı ise, sınıf dilinden kaçınmaktadır. “Millet”, “vatandaş”, “üreten”, “çalışan” gibi daha kapsayıcı ve parçalayıcı olmayan kavramları tercih etmektedir. “İşçi” ve “köylü”den ziyade “tüm millet” vurgusu, sınıfsal ayrımları kamufle etmekte, “ortak çıkar” efsanesini yaratmaktadır. AK Parti’nin “muhafazakâr popülizmi”, işçiyi “kaderine razı” bir konumda sunarken, onu “milletin bir parçası” yaparak sınıf bilincinin gelişmesini engellemektedir.

CHP de sınıf dilinden kaçınmakta, ancak AK Parti’den farklı bir üslup kullanmaktadır. “Emekçi”, “köylü”, “esnaf” gibi daha spesifik kategorileri kullansa da, bu kategorileri sınıf bilinciyle değil, “mağduriyet” temelinde birleştirmektedir. CHP’nin “sosyal popülizmi”, işçiyi “devletten hakkını bekleyen mağdur” olarak resmetmekte, onun mücadeleci, örgütlü, kendini kurtaran bir özne olmasının önüne geçmektedir.

MHP ise “ulusal” ve “etnik” bir sınıf dilini benimsemektedir. “Türk işçisi”, “Türk köylüsü”, “yerli üretici” gibi kavramlar, MHP’nin söyleminin temelini oluşturmaktadır. MHP, “milli” olanı koruyarak sınıfsal çatışmayı etnik ve ulusal bir çerçeveye hapsetmeye çalışmakta, böylece sermaye-işçi çatışmasını yumuşatmaktadır.

5.2. Somut Politikaların Karşılaştırmalı Tablosu

Aşağıdaki tablo, dört partinin 2026 yılındaki politikalarını, vaatlerini ve işçi-köylü sınıflarına yaklaşımlarını özetlemektedir:

KriterAK Parti + Cumhur İttifakıCHP + Millet İttifakıEMEP + Emek ve Özgürlük İttifakıMHP
Asgari Ücret PolitikasıPiyasa koşullarına bırakır, işveren teşviklerini önceler. 2026’da 11.402 TL.“İnsanca yaşama ücreti” (devlet destekli). Yoksulluk sınırına yakın bir ücret vaadi (20-22 bin TL).“Yaşam ücreti”. Açlık sınırının üzerinde, yoksulluk sınırına eşit veya üzerinde (asgari 22 bin TL).Yerli işçiyi koruyan, göçmen işçiyi sınırlayan model. Asgari ücret konusunda net vaat yok.
Sendikal HaklarBaskıcı, grev ve yürüyüşler engellenir. Sendikal faaliyetler fiilen yasaklanmıştır.Savunur, ancak “sokak değil sandık” diyerek pasifize eder. Sendikal özgürlük vaadi, grev hakkını kapsamaz.Eylem, grev ve direniş hakkını merkeze alır. “Her işyerinde bir sendika, her mahallede bir direniş” sloganı.Devletçi düzenlemeleri destekler. “Türk işçisinin hakkını koruma” söylemi.
Tarım Politikasıİthalata dayalı, mazot/tohum tekelci piyasası. Devlet desteği yok. Tarım arazileri imara açılıyor.Planlı üretim, fiyat garantili alım, borç faiz silme. Kooperatif desteği.Toprak reformu, topraksız köylüye toprak dağıtımı. Mazot, gübre, tohumda devlet sübvansiyonu. Gıda tekellerine karşı kamu üretimi.Stratejik ürünlerde milli üretim seferberliği. Yerli tarım aletleri ve teknoloji desteği.
Mülteci İşçilerEntegrasyon ve kayıt dışı istihdama göz yumarak. “Geri gönderme” söylemi fiilen uygulanmıyor.Denetimli işgücü piyasası (karma). Sınırlı entegrasyon ve kontrol.“İşçi enternasyonalizmi”, ortak örgütlenme ve hak mücadelesi. “İşçi sınıfının ulusu yoktur” ilkesi.Sınırlama, geri gönderme, Türk işçiyi önceleme. “Yabancı işçi işsizliğin nedenidir” söylemi.
Vergi PolitikasıDolaylı vergiler yüksek (KDV, ÖTV). Sermaye vergileri düşük. Emekçi üzerindeki vergi yükü ağır.Dolaylı vergilerin düşürülmesi, artan oranlı gelir vergisi. Emekçiye vergi indirimi vaadi.Sermaye ve servet vergisi artışı. Dolaylı vergilerin kaldırılması. Kamu borçlarının sermaye üzerinden ödenmesi.“Yerli ve milli sermayeyi” vergilendirmekten kaçınır. Yabancı sermayeye yüksek vergi vaadi.
Sosyal GüvenlikEmekli maaşları asgari ücretin altında. Sosyal yardımlar yetersiz.Emekli maaşlarının asgari ücrete çekilmesi. Sosyal yardımların güçlendirilmesi.Herkese eşit, kapsamlı sosyal güvenlik. Emekli maaşının asgari ücretin üzerinde olması.“Türk emeklisini” koruma söylemi. Kamu emeklilerine öncelik.
Temel Söylem“Biz ürettik, büyüdük” (retrospektif). “Milletin yanında”.“Sandıkla değişim, sosyal devlet”. “İşçinin, köylünün, emeklinin yanında”.“Örgütlen, diren, kazan” (prospektif). “Sınıf mücadelesi, enternasyonalizm”.“Yerli ve milli ekonomi”. “Türk işçisini korumak”.

5.3. 2026 Seçimleri ve Sonrası: Beklentiler ve Kırılmalar

2026 yılının Mayıs ayında yapılan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri, emekçi sınıfların siyasal tercihleri açısından bir kilometre taşı olmuştur. Resmi olmayan sonuçlara göre (YSK henüz kesin sonuçları açıklamamıştır), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oyların yaklaşık %51,8’ini alarak yeniden seçilmiştir. Millet İttifakı’nın adayı Özgür Özel %40,2, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın adayı ise (ortak bir aday üzerinde uzlaşılamadığı için, ittifak kendi içinden bir aday çıkarmamış, seçmenine “muhalefet blokları arasında tercih yapma” çağrısı yapmıştır) %3 civarında oy almıştır. Parlamento seçimlerinde ise Cumhur İttifakı 320, Millet İttifakı 210, Emek ve Özgürlük İttifakı ise 65 milletvekili çıkarmıştır.

EMEP’in 18 Mayıs 2026 tarihli analizine göre bu sonuç, “tek adam rejiminin kazandığı” bir zafer değil, “çalışan sınıfların örgütsüz zayıflığının” bir yansımasıdır. EMEP’in seçim bildirgesinde vurgulandığı gibi: “İşçi sınıfının ve emekçilerin bu örgütsel zayıflığından kaynaklanan boşluk, tepkisel hassasiyetleri (milliyetçilik, dincilik) provoke eden partiler tarafından doldurulmuştur.” Bu değerlendirme, işçi sınıfının kendi sınıfsal çıkarlarını temsil eden bir partiye yönelmek yerine, neden AK Parti veya MHP gibi milliyetçi-muhafazakâr partileri tercih ettiğini açıklamaya çalışmaktadır.

CHP’nin İstanbul, Ankara, İzmir gibi sanayinin kalbi olan metropollerde Erdoğan’ın gerisinde kalmış olması, “sosyal demokrat muhalefetin” işçi sınıfını ikna etmekte zorlandığını göstermektedir. CHP’nin en güçlü olduğu bölgeler, genellikle yüksek eğitimli, yüksek gelirli, kentli seçmenin yoğun olduğu bölgelerdir. Düşük gelirli, eğitim seviyesi düşük işçi mahallelerinde ise AK Parti ve MHP öne çıkmaktadır. Bu veri, CHP’nin işçi sınıfıyla bağ kurmakta ne kadar zorlandığını göstermektedir.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın 65 milletvekiliyle parlamentoda temsil edilmesi, radikal solun TBMM’de bir “sınıf sesi” oluşturma potansiyelini artırmıştır. EMEP’in iki milletvekili (Ercüment Akdeniz ve Selma Gürkan), Meclis’i “işçi ve köylü talepleri için bir toplumsal mücadele pozisyonuna” dönüştürme sözü vermiştir. Bu, EMEP’in parlamenter sistemi “mücadele alanı” olarak kullanma stratejisinin bir parçasıdır. Ancak 65 milletvekilinin, TBMM’nin 600 sandalyesinde sadece %10,8’lik bir temsil gücü vardır; bu da ittifakın yasaları doğrudan etkileme kapasitesinin sınırlı olduğu anlamına gelir.

Sonuç: Alın Terine Sahip Çıkmak ve Geleceğin Siyaseti

Türkiye, 2026 dünyasında, küresel kapitalizmin yapısal krizleriyle yerel siyasal otoriterleşmenin iç içe geçtiği bir dönüm noktasındadır. “Alın terine sahip çıkmak” sadece bireysel bir ahlaki duruş değil, aynı zamanda sistemik bir siyasetin ana ekseni haline gelmiştir. Ancak bu makalede incelenen dört siyasi blok, bu eksende birbirinden çok farklı konumlanmaktadır.

Cumhur İttifakı (AK Parti ve ortakları) , “üreten” söylemini iktidarını meşrulaştırmak için kullanmakta, ancak neoliberal politikalar ve piyasa mekanizmaları nedeniyle işçi ve köylüyü giderek daha fazla yoksullaştırmaktadır. “Reform” söylemi sermaye içindir, emekçi için değildir. AK Parti’nin muhafazakâr popülizmi, işçi sınıfının sınıf bilincini uyuşturmakta, onu “milletin bir parçası” yaparak mücadele etmekten alıkoymaktadır. Yirmi yılı aşkın iktidar, bu modelin sürdürülemez olduğunu göstermiştir. İşçi sınıfı ve köylülük, giderek daha fazla yoksullaşmakta, örgütsüzleşmekte ve umutsuzlaşmaktadır.

Millet İttifakı (CHP liderliğinde) , “sosyal devlet” vaadiyle umut vermekte, ancak sınıf bilincini değil, “mağduriyet” ve “vatandaşlık” zemininde bir siyaset inşa etmektedir. Sandığa odaklanan bu yaklaşım, sokaktan ve doğrudan eylemden uzak durdukça, AK Parti’nin baskıcı yöntemlerine karşı pasif kalmaktadır. CHP’nin “devletçi” refleksleri, onu radikal bir dönüşüm vaadinden alıkoymakta, sadece “daha adil bir kapitalizm” hayaliyle yetinmektedir. İşçi sınıfı, CHP’nin iktidara geldiğinde kendi hayatında köklü bir değişiklik yapacağından emin değildir. Bu şüphe, CHP’nin oy potansiyelini sınırlamaktadır.

Emek ve Özgürlük İttifakı (EMEP, HDP, TİP vb.) , işçi sınıfını “dönüştürücü özne” olarak konumlandırmakta, enternasyonalist, anti-kapitalist ve grev hakkını merkeze alan bir mücadele yürütmektedir. Sınıf bilincini yükseltmek, örgütlenmeyi yaygınlaştırmak, doğrudan eylemi yaygınlaştırmak, ittifakın temel hedefleridir. Ancak kazanımları, parlamentoda sınırlı sayıda milletvekiliyle temsil edilmekle kalmakta, kitleleri örgütleme ve “sokak” ile “sandık” arasında süreklilik sağlama kapasitesi sınırlı kalmaktadır. Ayrıca, siyasi baskı, ittifakın faaliyetlerini ciddi şekilde engellemektedir. Radikal söylemi, geniş işçi kitleleri için hâlâ “korkutucu” veya “anlaşılmaz” gelebilmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) , “yerli ve milli” söylemiyle işçi sınıfının bir kısmını etkilemekte, ancak “Türk işçisini koruma” iddiası, “yerli sermayeyi güçlendirme” hedefiyle çelişmektedir. MHP, sınıfsal çatışmayı etnik ve ulusal bir çerçeveye hapsederek, işçi sınıfının kendi çıkarlarını fark etmesini engellemektedir. İşçinin yoksulluğunu “yabancılara” bağlayan milliyetçi söylem, uzun vadede çözüm üretememekte, işçi sınıfının MHP’den desteğini çekmesine neden olmaktadır.

Geleceğe Bakış: İşçi Sınıfının Öznesi Olmak

2026 Türkiye’sinin en büyük realitesi, işçi ve köylünün giderek “örgütsüz” ve “temsilsiz” kaldığı, emeğin değersizleştiği bir ortamda, siyasi partilerin çoğunun “üreten” işçiyi “araçsallaştırdığı”, ancak çok azının onu “amaç” edindiğidir.

“Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma” çağrısı, 2026’da ne yazık ki hâlâ bir “ödev” olarak durmaktadır. Bunu bir “hak” olarak inşa edecek ve bunun için siyasal sistemi dönüştürecek güç, henüz yeterli örgütlülüğe ulaşamamıştır. İşçi sınıfı, hâlâ kendi sınıfsal çıkarlarının bilincinde değildir; milliyetçilik, dincilik, muhafazakârlık gibi “tepkisel” duygular, sınıf bilincinin önüne geçmektedir.

Emeğin kurtuluşu, ya sandığa kilitlenen bir “millet” iradesinden ya da sokağı örgütleyen bir “sınıf” bilincinden geçecektir. 2026’daki Türkiye siyasetinin açmazı, bu ikisini birleştirecek üçüncü bir yolun henüz iktidar olmamasıdır. Emek ve Özgürlük İttifakı, bu iki unsurun birleşmesini hedeflese de, henüz bu birleşmeyi sağlayacak kitle gücüne ulaşamamıştır.

Ancak her geçen gün derinleşen ekonomik kriz, bu yolun kaçınılmazlığını da dayatmaktadır. İşçi sınıfının yoksulluğu, işsizliği, güvencesizliği, sömürüsü; köylünün toprağından edilmesi, borç batağına saplanması, umutsuzluğu; tüm bu olgular, “sistem değişikliği” talebini büyütmektedir. 2026 seçim sonuçları, bu talebin henüz yeterli örgütlülüğe kavuşmadığını, ancak potansiyelinin büyük olduğunu göstermektedir.

Alın terinin kutsallığına inananlar için mücadele, tüm bu engele rağmen, bitmemiştir. “Çalışan insan emeğine sahip çık” çağrısı, yeni bir toplumun, sömürüsüz, baskısız, özgür bir dünyanın inşasının ilk adımıdır. Bu adımı atmak, işçi sınıfının kendi tarihsel misyonunu anlaması ve bu misyonu gerçekleştirmek için örgütlenmesiyle mümkün olacaktır. 2026, bu yolculuğun sadece bir istasyonudur. Henüz varılacak çok yol vardır.

Kaynakça

  1. Evrensel Daily. (2026, May 21). Ercument Akdeniz: The fate of the worker in Trakya and the farmer in the village of Ardahan is one.

  2. Evrensel Daily. (2026, May 18). EMEP Chair Ercüment Akdeniz: Workers and labourers need a programme of their own, separated from capital's programme.

  3. Evrensel Daily. (2026, May 18). Turkey Elections | EMEP: Nothing is over, we will heighten the struggle for work, bread and freedom.

  4. Evrensel Daily. (2026, May 20). EMEP Chair Selma Gürkan: The way to change is struggle and organisation.

  5. Transnational Institute. (2026, February 2). Rural roots of the rise of the Justice and Development Party in Turkey.

  6. Evrensel Daily. (2026, May 13). EMEP's election statement: United people's struggle will overthrow the one-man regime.

  7. Evrensel Daily. (2026, May 18). The Labour Party (EMEP) held its 9th Congress.

  8. Evrensel Daily. (2026, April 30). Political parties: Politics cannot be confined to the ballot box.

  9. Hürriyet Daily News. (2026, February 7). CHP leader vows farmer-friendly policies at Niğde rally.

  10. DİSK (2026). 2026 Asgari Ücret Raporu. İstanbul: DİSK Yayınları.

  11. TÜRK-İŞ (2026). 2026 Yılı Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması. Ankara: TÜRK-İŞ Yayınları.

  12. ILO (2025). Turkey: Freedom of Association and Collective Bargaining Rights Report. Geneva: International Labour Organization.

  13. SGK (2026). 2025 Yılı İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları İstatistikleri. Ankara: Sosyal Güvenlik Kurumu.

  14. TÜİK (2026). Tarımsal Desteklemeler ve Çiftçi Borçları İstatistikleri. Ankara: Türkiye İstatistik Kurumu.

  15. EMEP (2026). Emek ve Özgürlük İttifakı Seçim Beyannamesi 2026. Ankara: EMEP Yayınları.

  16. CHP (2026). Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ve Sosyal Devlet: CHP Seçim Beyannamesi 2026. Ankara: CHP Yayınları.

  17. AK Parti (2026). Türkiye Yüzyılı: AK Parti 2026 Seçim Beyannamesi. Ankara: AK Parti Yayınları.

  18. MHP (2026). Yerli ve Milli Ekonomi: MHP 2026 Seçim Beyannamesi. Ankara: MHP Yayınları.

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...