Giriş
Demokrasi denildiğinde akla ilk gelen unsurlardan biri şüphesiz seçimlerdir. Halkın belirli aralıklarla sandığa giderek yöneticilerini belirlemesi, demokratik sistemin en görünür ve en temel ritüelidir. Ancak demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmadığı, sandığın demokrasinin başlangıcı olduğu, nihai hedefi olmadığı sıklıkla unutulmaktadır. Tarihsel deneyimler ve siyaset bilimi literatürü göstermektedir ki, düzenli seçimlerin yapıldığı pek çok ülkede demokrasi tam anlamıyla işlememekte, hatta seçimler bazen otoriter rejimlerin meşruiyet aracı haline gelebilmektedir. Bu makalenin temel tezi şudur: Demokrasinin gerçek ölçütü, seçimlerin varlığı değil; yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, sivil toplumun gücü, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kuvvetler ayrılığı gibi demokratik kurumların ne derece işlevsel olduğudur. Beş bölümden oluşan bu makalede öncelikle seçim merkezli demokrasi anlayışının sınırlılıkları tartışılacak, ardından demokratik kurumlar tek tek ele alınarak her birinin işlevselliğinin demokrasi için neden vazgeçilmez olduğu incelenecek, son bölümde ise Türkiye ve dünyadan güncel örneklerle bu argüman somutlaştırılacaktır.
Birinci Bölüm: Seçim Merkezli Demokrasi Anlayışının Sınırlılıkları
Demokrasinin en yalın tanımı “halkın yönetimi” olsa da, modern kitle toplumlarında halkın doğrudan yönetmesi mümkün olmadığı için temsili demokrasi modeli benimsenmiştir. Temsili demokrasinin özünde, halkın belirli aralıklarla yaptığı seçimler yoluyla kendi adına karar alacak kişileri yetkilendirmesi yatar. Bu anlamıyla seçimler, demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Ancak seçimlerin varlığı, demokrasinin varlığı için yeterli değildir.
1.1. Seçimlerin Otoriter Rejimler Tarafından Araçsallaştırılması
Siyaset biliminde “seçimsel otoriterizm” (electoral authoritarianism) olarak adlandırılan olgu, otoriter rejimlerin düzenli seçimler yaparak meşruiyet kazandığı durumları tanımlar. Bu rejimlerde seçimler vardır, sandıklar kurulur, hatta bazen uluslararası gözlemciler davet edilir; ancak seçimlerin sonucunu belirleyen halkın iradesi değil, iktidarın medya üzerindeki tekeli, muhalefete yönelik baskılar, seçim güvenliğinin sağlanamaması ve yargının taraflılığıdır. Rusya, Macaristan (Orbán rejimi altında) ve son yıllarda Venezuela bu duruma örnek gösterilebilir. Bu ülkelerde sandıklar düzenli olarak kurulur, ancak hiçbir muhalif aday eşit şartlarda yarışamaz, seçim sonuçları tartışmaya kapalıdır ve iktidarını kaybedeceğini hissettiği anda seçim kurallarını kendi lehine değiştirir. Bu durum, seçimlerin demokrasinin yegane ölçütü olamayacağını açıkça göstermektedir.
1.2. Seçimler Arası Dönemde Demokrasinin Boşluğa Düşmesi
Seçimler, belirli aralıklarla (genellikle dört veya beş yılda bir) yapılan anlık olaylardır. Oysa demokrasi, seçimler arasındaki dönemde de işlemek zorundadır. Seçilmiş yöneticilerin seçim vaatlerini unuttuğu, kendilerini bir daha seçilmeyecek gibi sorumsuzca davrandığı, kamuoyunun denetiminden kaçtığı bir sistemde demokrasiden söz edilemez. Bu noktada, seçimler arası dönemde demokrasiyi ayakta tutan mekanizmalar devreye girer: Özgür medya, güçlü bir muhalefet, bağımsız yargı, saydam bütçe süreçleri, denetim kurumları (sayıştay, ombudsman, kamu denetçiliği) ve sivil toplum örgütleri. Bu kurumlar işlevsel değilse, seçimler sadece birer “demokrasi tiyatrosu”na dönüşür.
1.3. Çoğunlukçuluk (Majoritarianizm) Tuzağı
Demokrasi, salt çoğunluğun istediğinin yapılması değildir. Aksi takdirde çoğunluk, azınlığın tüm haklarını gasp edebilir; bu durum, “çoğunluğun tiranlığı” olarak adlandırılır. Demokratik kurumlar, çoğunluğun iradesini sınırlayarak azınlık haklarını güvence altına almak için vardır. Bağımsız bir anayasa mahkemesi, güçlü bir insan hakları yapısı, yerel yönetimlerin özerkliği ve farklı toplumsal kesimlerin temsil edildiği kapsayıcı mekanizmalar olmadan, seçimler çoğunluğun azınlık üzerinde tahakküm kurmasına yol açar. Tarihte buna en çarpıcı örnek, Hitler’in 1933 seçimlerinde %43,9 oy alarak demokratik yollarla iktidara gelmesi ve ardından demokratik kurumları birer birer ortadan kaldırmasıdır. Sandık, demokrasinin tek başına garantörü değildir.
İkinci Bölüm: Demokratik Kurumlar ve İşlevsellikleri
Demokrasiyi sandığın ötesine taşıyan kurumlar, aslında demokrasinin “kurumsal altyapısı”nı oluşturur. Bu kurumların her biri, demokrasinin farklı bir boyutunu güvence altına alır. Aşağıda bu kurumlar tek tek ele alınacaktır.
2.1. Yargı Bağımsızlığı ve Anayasa Yargısı
Yargı bağımsızlığı, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarının başında gelir. Yargıçların tarafsız ve bağımsız karar verebildiği, yürütme organının baskısından uzak olduğu, atama ve terfilerinin liyakate dayandığı bir sistemde bireyler haklarını arayabilir. Yargı bağımsızlığının olmadığı yerde, seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar, kendisini yargılayacak hiçbir güç olmadığı için keyfi uygulamalara yönelebilir.
Anayasa yargısı ise, yasama ve yürütme organlarının anayasaya aykırı işlemlerini denetleyen mekanizmadır. Güçlü bir anayasa mahkemesi, çoğunluğun geçirdiği bir yasanın temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesi durumunda bu yasayı iptal edebilir. Bu işlev, demokrasinin sadece sandıkla sınırlı olmadığının en somut göstergesidir. Çünkü seçilmiş bir parlamento bile anayasa ile sınırlıdır ve bu sınırı aştığında anayasa mahkemesi tarafından durdurulabilir.
Ancak yargı bağımsızlığı sadece anayasal güvencelerle sağlanmaz; aynı zamanda yargı kültürü, yargıçların eğitimi, mesleki dayanışma ve kamuoyu desteği ile de ilgilidir. Dünyada yargı bağımsızlığı endekslerinde (World Justice Project Rule of Law Index) en üst sıralarda yer alan ülkeler (Danimarka, Norveç, Finlandiya, Almanya) aynı zamanda en sağlıklı demokrasilere sahip ülkelerdir.
2.2. İfade ve Basın Özgürlüğü
Demokrasi, kamuoyunun bilgilenmesi ve tartışması üzerine kuruludur. İfade özgürlüğü, bireylerin düşüncelerini korkusuzca ifade edebilmesi, hükümeti eleştirebilmesi ve alternatif görüşleri dile getirebilmesi demektir. Basın özgürlüğü ise, bu ifadelerin kitlesel olarak yayılmasını sağlayan medya kuruluşlarının bağımsız olması anlamına gelir.
Sandıkla demokrasiyi birbirine eşitleyen anlayışta, seçim döneminde medyada eşit yer alma gibi düzenlemeler yapılır, ancak seçimler bittiğinde medya tekrar iktidarın kontrolüne girebilir. Oysa gerçek demokrasilerde medya, sadece seçim döneminde değil, her zaman iktidarı denetler, yolsuzlukları ortaya çıkarır, kamuoyunu bilgilendirir. Bağımsız gazetecilerin hapse atıldığı, televizyon kanallarının hükümete yakın sermaye grupları tarafından satın alındığı, sosyal medyada “dezenformasyon” gerekçesiyle sansürün yaygınlaştığı bir ortamda seçimler ne kadar özgür olursa olsun, demokrasi eksiktir.
Sınırlı İfade Özgürlüğü ve Demokratik Gerileme: Macaristan örneği bu bağlamda öğreticidir. Viktor Orbán’ın Fidesz partisi, 2010’dan beri her seçimi kazanmıştır; ancak iktidara geldikten sonra bağımsız medyanın büyük kısmını kapatmış veya ele geçirmiş, muhalif gazetecileri işten çıkartmış, kamu yayıncısını tamamen hükümet kontrolüne almış ve “Avrupa’da en az medya özgürlüğüne sahip ülke” olarak anılır hale gelmiştir. Seçimler düzenli olarak yapılmaktadır, ancak hiç kimse bu ülkeye tam demokrasi diyemez.
2.3. Sivil Toplum Kuruluşları ve Katılımcılık
Demokrasi, sadece dört yılda bir oy vermekten ibaret değildir; aynı zamanda günlük hayatta karar alma süreçlerine katılımı gerektirir. Sivil toplum kuruluşları (sendikalar, meslek odaları, çevre dernekleri, insan hakları örgütleri, kadın platformları, gençlik kolları vb.), bireylerin kolektif taleplerini organize ettiği, kamuoyu oluşturduğu ve hükümet üzerinde baskı kurduğu mekanizmalardır.
Güçlü bir sivil toplumun olmadığı yerde, seçimler sadece siyasi partilerin rekabet alanına dönüşür ve seçimler arası dönemde halkın sesini duyuracak hiçbir kanal kalmaz. Otoriterleşme süreçlerinin ilk adımı, genellikle sivil toplum kuruluşlarının hedef alınması, yabancı fonlarının kesilmesi, hükümete yakın olmayan derneklerin kapatılması veya faaliyetlerinin engellenmesidir.
Türkiye örneğinde, 2016 sonrası OHAL (Olağanüstü Hal) KHK’ları ile on binlerce sivil toplum kuruluşu, sendika ve meslek odası kapatılmış veya yönetimlerine kayyum atanmıştır. Bu kuruluşların kapatılması, seçimlerin yapılmasını engellememiştir; ancak demokrasinin katılım boyutunu ciddi şekilde zedelemiştir. Demokratik bir ülkede, hükümetin politikalarını eleştiren bir çevre derneğinin kapatılması, sadece sandıkla ölçülemeyecek bir demokrasi zafiyetidir.
2.4. Şeffaflık, Hesap Verebilirlik ve Yolsuzlukla Mücadele
Demokrasinin temel ilkelerinden biri, kamu görevlilerinin yaptıkları işlerden dolayı hesap verebilir olmasıdır. Şeffaflık, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının, hangi ihalelerin kime verildiğinin, hangi kararların hangi gerekçelerle alındığının herkes tarafından görülebilmesidir. Hesap verebilirlik ise, bu kararların yanlış olması durumunda sorumluların yaptırımla karşılaşmasıdır.
Seçimler, hesap verebilirliğin sadece bir biçimidir: Seçmen, beğenmediği yöneticiyi bir sonraki seçimde cezalandırabilir. Ancak bu, çok kaba bir denetim mekanizmasıdır ve dört-beş yılda bir işler. Oysa günlük hayatta, parlamenter denetim (soru önergesi, gensoru, meclis araştırması), yüksek denetim kurumları (Sayıştay, Kamu Denetçiliği), bilgi edinme kanunları ve bağımsız yolsuzlukla mücadele komisyonları gibi mekanizmalar sürekli çalışır.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algısı Endeksi’ne göre, demokrasisi en sağlam ülkeler (Yeni Zelanda, Danimarka, Finlandiya, İsveç, Norveç, İsviçre) aynı zamanda yolsuzluğun en az olduğu ülkelerdir. Yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde (Somali, Suriye, Güney Sudan, Venezuela) ise seçimler yapılsa bile demokrasiden söz edilemez. Yolsuzluk, demokratik kurumların işlevsizliğinin hem nedeni hem de sonucudur.
2.5. Kuvvetler Ayrılığı ve Dengeler Sistemi
Montesquieu’nün Kanunların Ruhu adlı eserinde sistematikleştirdiği kuvvetler ayrılığı ilkesi, demokratik rejimlerin temel dayanaklarından biridir. Yasama (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) erklerinin birbirinden ayrılması ve her birinin diğeri üzerinde denetim mekanizmalarına sahip olması, gücün tek elde toplanmasını engeller.
Seçimle işbaşına gelen bir başkan veya başbakan, eğer yasamayı kontrol ediyor (parlamentoda çoğunluğa sahipse) ve yargıyı da etkileyebiliyorsa, kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalkar. Bu durumda seçimler, her dört-beş yılda bir tekrarlanan bir “onay referandumu”na dönüşür. Gerçek demokrasilerde, yürütmenin yetkileri anayasa ve yasalarla sınırlanmıştır; parlamentonun hükümeti düşürme yetkisi, yargının yürütme işlemlerini iptal yetkisi, anayasa mahkemesinin kanunları iptal yetkisi vardır.
Başkanlık sistemlerinde kuvvetler ayrılığı daha katıdır; parlamenter sistemlerde ise yasama ve yürütme iç içe geçmiştir ancak güvenoyu, gensoru, fesih gibi mekanizmalarla denge sağlanır. Hangi sistem olursa olsun, dengelerin fiilen çalışmaması durumunda demokrasi tehlikededir. Macaristan ve Polonya’da son yıllarda görüldüğü gibi, iktidar partisi anayasayı değiştirerek yargıyı kontrol altına aldığında, seçimler kendi kendini besleyen bir iktidar mekanizmasına dönüşmektedir.
Üçüncü Bölüm: Demokratik Kurumların İşlevsizliği Durumunda Ortaya Çıkan Patolojiler
Demokratik kurumlar işlevsel olmadığında, sandık var ama demokrasi yoktur. Bu durumun çeşitli patolojik biçimleri siyaset biliminde tanımlanmıştır.
3.1. Seçimsel Otoriterizm (Electoral Authoritarianism)
Levitsky ve Way’in tanımladığı bu kavram, düzenli seçimlerin yapıldığı ancak bu seçimlerin özgür ve adil olmadığı, muhalefetin rekabet etme şansının bulunmadığı, medyanın iktidar kontrolünde olduğu, yargının taraflı davrandığı rejimleri tanımlar. Bu rejimler, klasik diktatörlüklerden farklı olarak, meşruiyetlerini seçimlerden alır ve uluslararası toplum tarafından “en azından seçim var” diye kabul görürler.
Rusya (Putin), Macaristan (Orbán), Türkiye (Erdoğan sonrası tartışmalı), Sırbistan (Vučić), Venezuela (Maduro) seçimsel otoriterizmin güncel örnekleridir. Bu ülkelerin hiçbirinde muhalefet eşit şartlarda seçime girmez; iktidar tüm devlet imkanlarını kampanya için kullanır; muhalif siyasetçiler yargı baskısıyla saf dışı bırakılır; seçim sonuçları tartışmalıdır ve bağımsız gözlemciler ciddi usulsüzlükler rapor eder. Ancak yine de seçimler yapıldığı için, bu ülkeler kendilerini “demokrasi” olarak tanımlayabilmektedir.
3.2. İlliberal Demokrasi (Illiberal Democracy)
Fareed Zakaria’nın popülerleştirdiği bu kavram, seçimlerin özgür ve adil yapıldığı ancak liberal hak ve özgürlüklerin (ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, azınlık hakları, hukukun üstünlüğü) ciddi biçimde ihlal edildiği rejimleri tanımlar. Bu rejimlerde seçim vardır, ancak demokrasinin liberal boyutu eksiktir. “İlliberal demokrasi” aslında bir oksimorondur; çünkü demokrasi tanım gereği liberal hakları içerir. Ancak kavram, seçimlerin varlığına rağmen demokrasinin diğer kurumlarının işlemediğini vurgulamak için kullanışlıdır.
Orbán’ın Macaristan’ı, illiberal demokrasinin en sık atıf yapılan örneğidir. Orbán, açıkça “illiberal devlet” inşa ettiğini söylemiş, “liberal demokrasinin artık işlemediğini” iddia etmiştir. Macaristan’da seçimler düzenlidir, ancak medya özgür değildir, yargı bağımsız değildir, sivil toplum baskı altındadır ve AB fonları yolsuzlukla ilişkilendirilmektedir. Buna rağmen Orbán her seçimi kazanmaktadır. Bu durum, seçimlerin demokrasi için yeterli olmadığının en çarpıcı kanıtıdır.
3.3. Delegatif Demokrasi (Delegative Democracy)
Guillermo O’Donnell’in tanımladığı delegatif demokrasi, seçimleri kazanan kişinin artık seçimler arası dönemde hiçbir kurumsal sınırlama olmadan yönetme hakkına sahip olduğu anlayışına dayanır. Bu anlayışta, seçmenler temsilcilerini seçtikten sonra “ellerini taşın altına koyar” ve seçilen kişi, kurumları, yargıyı, medyayı ve sivil toplumu hesaba katmadan istediği gibi yönetebilir. Delegatif demokraside hesap verebilirlik yatay değil, sadece dikeydir (bir sonraki seçim).
Bu model, Latin Amerika’da 1980’ler ve 1990’larda yaygındı (Alberto Fujimori, Carlos Menem gibi liderler). Lider, “halkın sesi” olduğunu iddia ederek kurumların üzerine çıkar. Günümüzde bu eğilim, popülist liderlerin yükselişiyle birlikte birçok ülkede gözlenmektedir. Seçimle işbaşına gelmiş bir liderin, anayasayı askıya alması, yargıyı tasfiye etmesi veya medyayı kapatması, delegatif demokrasi anlayışının bir sonucudur.
Dördüncü Bölüm: Demokratik Kurumların İşlevselliğini Ölçmek: Uluslararası Endeksler ve Göstergeler
Demokratik kurumların işlevselliğinin soyut bir tartışma olmadığını, ölçülebilir göstergeler olduğunu göstermek açısından uluslararası endeksler önemlidir. Bu endeksler, demokrasinin sadece sandıkla ölçülemeyeceğini, çok boyutlu bir kavram olduğunu nicel olarak ortaya koyar.
4.1. Economist Demokrasi Endeksi
The Economist Intelligence Unit (EIU) tarafından yıllık olarak yayınlanan Demokrasi Endeksi, dört ana kategori üzerinden ülkeleri puanlar: Seçim süreci ve çoğulculuk, sivil özgürlükler, hükümetin işleyişi, siyasal katılım ve siyasal kültür. Dikkat edilirse, “seçim süreci” sadece beş kategoriden biridir. Bir ülke seçimler konusunda yüksek puan alsa bile, sivil özgürlükler düşükse tam demokrasi sayılmaz.
2024 endeksine göre, “tam demokrasi” kategorisinde yer alan ülkeler (Norveç, Yeni Zelanda, İzlanda, İsveç, Finlandiya, Danimarka, İrlanda, İsviçre, Almanya, Avustralya) sadece seçimlerde değil, tüm kurumsal göstergelerde yüksek puan almaktadır. “Kusurlu demokrasi” kategorisindeki ABD, Fransa, İtalya gibi ülkelerde seçimler genel olarak özgürdür ancak kurumsal zafiyetler (kutuplaşma, medyanın taraflılığı, yargıya güvensizlik) vardır. “Hibrit rejim” ve “otoriter rejim” kategorilerindeki ülkelerde ise seçimler olsa bile diğer göstergeler çok düşüktür.
4.2. Freedom House Dünyada Özgürlük Raporu
Freedom House, her yıl yayınladığı raporda ülkeleri “özgür”, “kısmen özgür” ve “özgür değil” olarak sınıflandırır. Rapor, siyasal haklar ve sivil özgürlükler olmak üzere iki ana başlık altında toplam 25 göstergeyi değerlendirir. Siyasal haklar başlığı altında seçimler var olsa da, sivil özgürlükler başlığında ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, din özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi kurumsal göstergeler ağırlıklıdır.
Freedom House’un yıllık raporları, seçimlerin varlığına rağmen sivil özgürlüklerin gerilediği ülkelerde demokrasinin “ötelenmiş” olduğunu göstermektedir. Örneğin, Macaristan 2000’li yılların başında “özgür” iken, 2010 sonrası Orbán döneminde “kısmen özgür” kategorisine düşmüş ve puanları her yıl gerilemiştir. Seçimler aynen devam ettiği halde, Freedom House’un puanlaması demokratik kurumların işlevsizliğini net biçimde yansıtmaktadır.
4.3. Dünya Adalet Projesi Hukukun Üstünlüğü Endeksi
Dünya Adalet Projesi (World Justice Project), hukukun üstünlüğünü sekiz alt başlıkta ölçer: Hükümet yetkilerinin sınırlandırılması, yolsuzluğun olmaması, açık hükümet, temel haklar, düzen ve güvenlik, düzenleyici icraat, sivil adalet ve ceza adaleti. Bu endeks, doğrudan demokrasinin kurumsal boyutuna odaklanır.
Endekse göre, hukukun üstünlüğünün en güçlü olduğu ülkeler (Danimarka, Norveç, Finlandiya, İsveç, Almanya, Hollanda, Yeni Zelanda) aynı zamanda en sağlıklı demokrasilere sahiptir. Hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu ülkelerde (Venezuela, Kamboçya, Afganistan, Myanmar, Suriye) seçimler ya yoktur ya da birer formaliteden ibarettir. Endeksin en önemli katkısı, seçimlerle hukukun üstünlüğü arasındaki korelasyonu (ilişkiyi) değil, nedenselliği ortaya koymasıdır: Hukukun üstünlüğü olmadan seçimler anlamlı değildir.
Beşinci Bölüm: Türkiye ve Dünyadan Güncel Örneklerle Kurumsal İşlevsellik Analizi
Bu bölümde, demokratik kurumların işlevselliğinin seçimlerden daha belirleyici olduğu somut örneklerle ortaya konacaktır.
5.1. Türkiye Örneği: Seçimler Yapılıyor, Ama Kurumlar İşliyor mu?
Türkiye, demokratik kurumların işlevselliği açısından tartışmalı bir örnektir. Seçimler düzenli olarak yapılmaktadır, katılım oranları yüksektir (genellikle %85-90 arası) ve sandık başında usulsüzlük iddiaları sınırlıdır. Ancak demokratik kurumların işlevselliği sorgulanmaktadır:
Yargı Bağımsızlığı: HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) yapısı nedeniyle yürütmenin yargı üzerinde önemli bir etkisi olduğu eleştirisi yaygındır. Anayasa Mahkemesi ile Danıştay arasındaki yetki çatışmaları, bazı kararların uygulanmaması (örneğin AYM’nin Can Atalay kararı sonrası), yargı bağımsızlığına gölge düşürmektedir. Uluslararası yargı bağımsızlığı endekslerinde Türkiye alt sıralarda yer almaktadır.
İfade ve Basın Özgürlüğü: Türkiye, dünyada gazetecilerin en çok tutuklandığı ülkeler arasındadır (Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 149. sırada - 2024 verileri). Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) yayınlara müdahaleleri, sosyal medya düzenlemeleri (dezenformasyon yasası) ifade özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Seçim dönemlerinde muhalif kanalların frekanslarının kesilmesi veya yayınlarının engellenmesi gibi uygulamalar yaşanmıştır.
Sivil Toplum: 2016 OHAL döneminde kapatılan sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve meslek odalarının sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Günümüzde de barolar, doktor odaları, mühendis odaları gibi geleneksel sivil toplum kuruluşları üzerinde baskı devam etmektedir. Yabancı fon alan insan hakları dernekleri sıklıkla hedef alınmaktadır.
Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Sayıştay denetim raporlarının kamuoyuyla yeterince paylaşılmaması, kamu ihalelerinde şeffaflık eksikliği, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararlarının gerekçesiz olması gibi eleştiriler mevcuttur.
Sonuç olarak, Türkiye’de seçimler yapılmakta ve meşru hükümetler işbaşına gelmektedir; ancak yukarıda sıralanan kurumsal zafiyetler, birçok uluslararası gözlemci tarafından Türkiye’nin “seçimsel otoriterizm” veya “hibrit rejim” olarak sınıflandırılmasına yol açmaktadır. Bu durum, demokrasinin sandıktan ibaret olmadığının en somut örneğidir.
5.2. Macaristan Örneği: Demokrasinin Sökülüşü Seçimlerle Nasıl Meşrulaştırıldı?
Macaristan, demokratik kurumların nasıl adım adım işlevsiz hale getirildiğini ve buna rağmen seçimlerin nasıl devam ettiğini göstermesi açısından ders niteliğindedir. Viktor Orbán’ın Fidesz partisi 2010’da anayasal çoğunlukla iktidara geldiğinde yaptığı ilk iş, yeni bir anayasa hazırlamak ve yargı sistemini yeniden yapılandırmak oldu. Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri daraltıldı, yargıçların emeklilik yaşı düşürülerek çoğu görevden alındı, yerlerine hükümete sadık isimler getirildi. Ardından medya düzenleyici kurumu ele geçirildi, bağımsız radyo ve televizyon kanalları kapatıldı, kamu yayıncısı tamamen hükümet sözcüsüne dönüştü. Sivil toplum kuruluşları “yabancı ajan” yasasıyla hedef alındı, CEU (Central European University) gibi prestijli bir üniversite ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.
Ancak Macaristan’da seçimler düzenli olarak devam etti. Orbán her seçimi kazandı, çünkü muhalefet ne medyada eşit yer bulabiliyor ne de adli baskılardan kurtulabiliyordu. Macaristan örneği, demokratik kurumlar işlevsizleştikten sonra seçimlerin nasıl boş bir formaliteye dönüştüğünü gösteren en çarpıcı vakadır. Avrupa Birliği, Macaristan’ı “illiberal demokrasi” olarak tanımlamış, hatta AB bütçesinden fon kesme yoluna gitmiştir. Ancak seçimler yapıldığı için, Orbán hükümeti meşruiyetini korumuştur.
5.3. Venezuela Örneği: Sandık Var Ama Seçim Yok
Venezuela, daha da uç bir örnektir. Ülkede düzenli olarak cumhurbaşkanlığı, parlamento ve yerel seçimler yapılmaktadır. Ancak seçimlerin hiçbiri özgür ve adil değildir. Muhalefetteki liderlerin çoğu ya hapistedir ya da sürgündedir. Seçim kurulları hükümet kontrolündedir. Medyanın tamamı devlet elindedir. Seçim gözlemcileri ülkeye alınmaz veya alınsalar bile sahte sonuçlarla karşılaşırlar. Nicolás Maduro, 2018 seçimlerini %68 oyla kazandığını iddia etmiştir; oysa bağımsız araştırmalar katılımın çok düşük olduğunu ve muhalefetin oy kullanmasının fiilen engellendiğini göstermiştir.
Venezuela örneği, seçimlerin tek başına hiçbir anlam ifade etmediğini, demokratik kurumların tamamen çöktüğü bir ortamda sandığın sadece bir “tiyatro” olduğunu göstermektedir.
5.4. Olumlu Örnek: Almanya – Kurumlar Seçimlerden Önemlidir
Almanya, demokratik kurumların işlevselliğinin seçimlerden daha belirleyici olduğunu gösteren olumlu bir örnektir. Almanya’da seçimler düzenli, özgür ve adildir; ancak demokrasinin asıl gücü kurumlardan gelir. Federal Anayasa Mahkemesi (Bundesverfassungsgericht), yasama ve yürütme organlarının anayasaya aykırı işlemlerini iptal edebilir ve bu kararlar tartışmasız uygulanır. Basın özgürdür; hükümeti en ağır biçimde eleştiren gazeteler ve dergiler günlük olarak yayın yapar. Sivil toplum güçlüdür; sendikalar, dernekler, vakıflar aktif biçimde çalışır. Hukukun üstünlüğü endekslerinde Almanya üst sıralardadır.
Almanya’da bir hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından bir yasası iptal edildiğinde bunu kabul eder; hiçbir şansölye “ben halkın sesiyim, mahkeme bana karışamaz” diyemez. Bu durum, demokrasinin sadece seçimlerle değil, kurumlarla işlediğinin kanıtıdır.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu makalenin başında ortaya konan tez, detaylı biçimde tartışılmış ve örneklerle desteklenmiştir: Demokrasi sadece sandıkla olmaz; demokratik kurumların işlevselliğiyle ölçülür. Seçimler demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur, ancak yeterli değildir. Seçimlerin olduğu ama yargının bağımsız olmadığı, medyanın özgür olmadığı, sivil toplumun baskı altında olduğu, şeffaflık ve hesap verebilirliğin bulunmadığı, kuvvetler ayrılığının işlemediği her sistemde demokrasi eksiktir.
Tarihsel deneyimler göstermiştir ki, demokratik kurumların tasfiyesi çoğu zaman seçimle işbaşına gelen popülist liderler eliyle gerçekleştirilmiştir. Hitler 1933’te seçimle geldi; ardından demokratik kurumları birer birer yıktı. Orbán seçimle geldi; yargıyı, medyayı, sivil toplumu tasfiye etti. Seçimlerin demokrasinin sigortası olmadığını, aksine iyi işleyen kurumların sigorta olduğunu anlamak zorundayız.
Bu makalenin sonuç bölümünde, demokrasinin güçlendirilmesi için şu öneriler sunulabilir:
Anayasal güvenceler: Yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi temel haklar anayasada sadece “tanımlanmamalı”, aynı zamanda bu hakları ihlal eden iktidarlara karşı yaptırımlar öngörülmelidir.
Kuvvetler ayrılığının kurumsallaşması: Yürütme organının yargı atamalarına müdahalesi engellenmeli, yasamanın yürütmeyi denetleme yetkileri güçlendirilmelidir.
Medya çoğulculuğu: Medya mülkiyetinde yoğunlaşmayı önleyecek yasalar, kamu yayıncılığının bağımsızlığı, siyasi partilerin medyada eşit temsilini sağlayacak düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
Sivil toplumun korunması: Sivil toplum kuruluşlarına yönelik baskılar sona erdirilmeli, fonlamaların şeffaflığı sağlanırken keyfi kapatmaların önüne geçilmelidir.
Uluslararası mekanizmalar: Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlar, demokratik kurumları işlevsiz hale getiren ülkeler karşısında daha etkin yaptırımlar uygulamalıdır. Sadece seçimlerin yapılıp yapılmadığına değil, seçimler arası dönemdeki kurumsal işleyişe de bakmalıdır.
Son olarak, vatandaşlara düşen sorumluluk da büyüktür. Demokrasinin sadece seçim günü hatırlanan bir şey olmadığını, her gün kurumları izlemek, talep etmek, eleştirmek ve gerektiğinde sokakta, mahkemede, basında, sivil toplumda mücadele etmek olduğunu unutmamalıyız. Seçimler demokrasinin nabzıdır ama asıl hayati organlar kurumlardır. Nabız atıyor diye hastanın sağlıklı olduğuna hükmetmek, demokrasiyi sandığa indirgemek kadar yanıltıcıdır.
Kaynakça
Diamond, L. (2015). Demokrasinin Ruhu: Demokrasinin Yaygınlaşması ve Gerilemesi. İstanbul: Timaş Yayınları.
Levitsky, S. & Ziblatt, D. (2018). Demokrasiler Nasıl Ölür?. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Zakaria, F. (2003). The Future of Freedom: Illiberal Democracy at Home and Abroad. New York: W.W. Norton.
O’Donnell, G. (1994). “Delegative Democracy”. Journal of Democracy, 5(1), 55-69.
Freedom House (2024). Freedom in the World 2024 Report.
The Economist Intelligence Unit (2024). Democracy Index 2024.
World Justice Project (2024). Rule of Law Index 2024.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) (2024). Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder