28 Mayıs 2026 Perşembe

Bin Dokuz Yüz Kırk Dokuz Bin Dokuz Yüz Elli Dokuz Türkiye'sinde İşçi Köylünün Emeğini Savunma Mücadelesi

 

Giriş: Bir Ahlak ve Varoluş Çağrısı Olarak “Alın Teri”

“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık eşek olma.”

Bu sözler, yalnızca bir ahlaki öğüt değil, aynı zamanda bir varoluş çağrısıdır. İnsan ile hayvan arasındaki sınırı çizen şeyin, emeğin karşılığını almak ve bu uğurda mücadele etmek olduğunu söyler. “Eşek”lik, pasif razı oluşun, sömürüye sessizce katlanmanın adıdır. “İnsan”lık ise alın terini helal kazanca dönüştüren, hakkını arayan ve emeğine sahip çıkanın vasfıdır. “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu ise kapitalist sömürü düzeninde kutuplaşmayı özetler: Bir tarafta üreten ve alın teri döken emekçi, diğer tarafta onun ürettiği artı değeri el koyan sermaye sahibi ya da onun taşeronu olan devlet.

Bu makale, 1949-1959 yılları arasındaki Türkiye’de işçi ve köylü sınıflarının bu çağrıya nasıl yanıt verdiğini, alın terlerine sahip çıkmak için hangi örgütlü mücadele biçimlerini geliştirdiğini, hangi bedelleri ödediğini ve bu mücadelenin Türkiye siyasal tarihine nasıl kazındığını ele alacaktır. Bu on yıl, tek partili Cumhuriyet döneminden çok partili hayata geçişin, Demokrat Parti’nin (DP) iktidar yıllarının (1950-1960), Marshall yardımlarıyla tarımda hızlı makineleşmenin, sanayi burjuvazisinin güçlenmesinin ve buna karşı emek hareketlerinin yükselip bastırılmasının tanığıdır. Çalışmamızın tezi şudur: 1949-1959 dönemi, Türkiye emekçilerinin “eşek” olmama bilincinin en keskin biçimde ortaya çıktığı, alın teri ile sermaye arasındaki çelişkinin en kanlı ve en parlak örgütlenme deneyimlerinin yaşandığı bir dönemdir. Ancak bu deneyimler, devlet ve sermaye ittifakı tarafından “hırsızlık”, “vatan hainliği” ve “komünizm” suçlamalarıyla bastırılmış, 27 Mayıs 1960 darbesine kadar emekçiler sistematik bir biçimde sindirilmiştir.

Makale, önce dönemin ekonomik ve toplumsal yapısını, tarım ve sanayideki dönüşümü ve sınıfsal kutuplaşmayı ele alacaktır. Ardından köylünün toprak mücadelesini, işçinin sendikal hak mücadelesini, bu mücadelelerin örgütlü biçimlerini (Türkiye Köylü Partisi, grevler, direnişler) inceleyecektir. Daha sonra iktidarın ve sermayenin söylem stratejilerini, “helal kazanç” kavramının İslami sosyalizmle nasıl eklemlendiğini ve bu söylemin nasıl bastırıldığını tartışacaktır. Sonuç bölümünde, bu dönemin mirasının 1961 Anayasası’na ve sonraki işçi hareketlerine etkisi değerlendirilecek, “alın terine sahip çıkmak” fiilinin günümüz Türkiyesi için anlamı sorgulanacaktır.

Birinci Bölüm: 1949-1959 Türkiyesi’nde Sınıfsal Panorama ve Emeğin Dönüşümü

1.1. Tarım Toplumundan Makineleşmeye: Traktörün Getirdiği ve Götürdükleri

1949 yılında Türkiye, hâlâ ağırlıklı olarak tarım toplumudur. Nüfusun yaklaşık yüzde 75’i köylerde yaşamakta, gayri safi milli hasılanın yarısından fazlası tarımdan gelmektedir. Ancak bu tablo, 1948’de başlayan Marshall yardımlarıyla kökten değişmeye başlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyet tehdidine karşı Türkiye’yi destekleme amacıyla verdiği yardımların önemli bir kısmı tarım makinelerine tahsis edilir. Traktör sayısı 1948’de 1.756 iken, 1950’de 16.585’e, 1956’da 43.000’e, 1959’da ise 50.000’in üzerine çıkar. Bu, kısa bir zaman diliminde adeta bir devrimdir. Ekilen alanlar genişler, buğday üretimi 1953’te 7,5 milyon tona ulaşır (1940’larda ortalama 3-4 milyon ton). Tarımda kalkınma, DP’nin “Kalkınmanın anahtarı topraktır” sloganında cisimleşir.

Ancak bu makineleşmenin sosyal bedeli çok ağırdır. Traktör, yalnızca bir üretim aracı değil, aynı zamanda bir sınıfsallaştırma aracıdır. Traktör alabilenler, ya büyük toprak sahipleridir (ağalar) ya da devlet destekli zengin çiftçilerdir. Küçük çiftçi, traktör alamaz; zira traktörün fiyatı o yıllarda ortalama 10.000-15.000 lira iken, bir köylünün yıllık geliri 500-1.000 lirayı geçmez. Krediler faizlidir ve kooperatifler yetersizdir. Sonuçta, traktör sahibi ağa, çevresindeki küçük toprakları satın alır ya da kiraya veren köylüyü borç batağına sürükleyerek toprağına el koyar. 1950-1960 arasında, topraksız köylü sayısı iki katına çıkar. Bu yeni topraksızlar, ya ağanın yanında maraba (mevsimlik işçi) ya da ortakçı (ürünün yarısını ağaya veren) olarak çalışmak zorunda kalır.

Marabalık, adeta bir yarı-feodal sömürü biçimidir. Maraba, sabah ezanından akşam karanlığına kadar ağanın tarlasında çalışır, karşılığında ya bir avuç buğday ya da bir miktar para alır. Ağanın evinde, ahırında barınır, ağanın sofrasının artıklarıyla beslenir. Hastalanınca tedavi görmez, iş kazasında ölünce bir çuval unla ailesine savuşturulur. Dönemin deyimiyle: “Ağanın iti bile marabadan kıymetli.” Bu koşullarda “helal kazanç” diye bir şey yoktur. Marabanın alın teri, doğrudan ağanın ambarına akar. Köylü, çalıştığı halde açtır, yoksuldur, onursuzdur. İşte bu noktada “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu köylü için trajik bir ironiye dönüşür: Çalışan ama kazanamayan insan, çalışmayan ama kazanan ağanın yanında “eşek” midir? Yoksa ağa gerçek “hırsız” mıdır?

1.2. Sanayi İşçisinin Doğuşu: Fabrikalarda Alın Teri ve Sendikasız Sefalet

Tarımdaki dönüşüm kadar önemli bir başka gelişme, sanayi işçi sınıfının sayısal ve örgütsel olarak büyümesidir. 1940’lı yıllarda devletçi sanayileşme politikalarıyla kurulan Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları, Makina ve Kimya Endüstrisi (MKE) gibi kuruluşlar, binlerce işçiyi istihdam etmektedir. Özel sektörde ise özellikle tekstil, çimento, gıda, maden ve inşaat alanlarında işçi sayısı hızla artar. 1950’de 300.000 civarında olan sanayi işçisi sayısı, 1959’da 1.000.000’u aşar. Bu işçilerin büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Zonguldak ve Karabük gibi sanayi merkezlerinde yoğunlaşır.

Ancak bu işçiler, yasal olarak sendikalaşma hakkına sahip olmalarına rağmen, pratikte grev ve toplu sözleşme hakları yoktur. 1947 tarihli 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun, sendika kurmayı serbest bırakır ama grevi yasaklar (9. madde). Ayrıca kamu işçilerinin sendika kurması yasaktır. İşverenler, işçileri keyfi olarak işten atabilir, sendikal faaliyetleri “komünizm”le ilişkilendirerek baskı altına alabilir. 1951’de 20 sendika kapatılır, yüzlerce sendika yöneticisi tutuklanır. 1952’de Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) üye olur, ancak bu üyelik işçi haklarını ilerletmez; aksine, hükümet ILO’ya “Türkiye’de grev hakkını kısıtlayan özel koşullar olduğunu” bildirir.

İşçinin ücreti, geçim seviyesinin çok altındadır. 1955 yılında bir tekstil işçisinin ortalama aylık ücreti 150-200 lira iken, bir ailenin asgari geçim gideri (gıda, kira, giyim, yakacak) 300-350 liradır. Açık yani: işçi, çalıştığı halde aç kalmaktadır. Bu sefaleti telafi etmek için işçiler, eşleri ve çocuklarıyla birlikte ek işlerde (örneğin evde iplik sarma, ayakkabı boyama, hamallık) çalışmak zorundadır. Çocuk işçiliği yaygındır; ilkokulu bitirmemiş 10-14 yaş arası binlerce çocuk, günde 10-12 saat düşük ücretle çalıştırılır.

İş güvenliği neredeyse yoktur. Zonguldak madenlerinde grizu patlamaları, göçükler, solunum yolu hastalıkları yüzünden her yıl yüzlerce işçi ölür. 1954’te TBMM’ye sunulan bir rapora göre, Zonguldak’ta bir maden işçisinin ortalama ömrü 35 yıldır. İş kazasında ölenin ailesine, işveren tarafından “ölüm tazminatı” adı altında birkaç aylık ücret ödenir, çoğu zaman bu da ödenmez. Dönemin bir deyişi: “Maden ocağına giren ya tabutla çıkar ya da veremle.” Bu koşullarda alın teri, adeta bir kan teridir.

İkinci Bölüm: Emeğine Sahip Çıkma Mücadeleleri – Örgütlenme, Direniş ve Katliam

2.1. Köylünün Toprak ve Onur Mücadelesi: Türkiye Köylü Partisi ve Yerel İsyanlar

Köylünün alın terine sahip çıkma mücadelesinin merkezinde toprak talebi vardır. 1945’te kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (4753 sayılı), topraksız köylüye toprak dağıtmayı, 50 dönümden fazla toprağa sahip olanlardan kamulaştırma yoluyla toprak almayı öngörüyordu. Ancak bu kanun, büyük toprak sahiplerinin ve onların TBMM’deki temsilcilerinin şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Kanunun uygulanması için çıkarılan tüzükler sürekli engellendi. 1950’de DP iktidara geldiğinde, bu kanunu tamamen rafa kaldırdı. DP’nin tabanı, özellikle İç Anadolu, Ege ve Akdeniz’deki büyük toprak sahipleriydi. Menderes, “Toprak reformu, komünist tezlerin bir ürünüdür” diyerek konuyu kapattı.

Köylü, topraksız kalmanın yanı sıra, ağanın keyfi baskısına, jandarmanın zorbalığına, tefecinin faizine maruz kalmaktadır. Tefeci faizleri yıllık %200-300’ü bulur. Mahsulünü satmak için haline, pazara giden köylü, aracıların sömürüsüne uğrar. Bu koşullarda köylü, örgütlü mücadeleye yönelir. 1952 yılında, eski CHP milletvekilleri ve sol aydınlar tarafından Türkiye Köylü Partisi kurulur. Partinin programı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun yeniden yürürlüğe konulmasını, toprak ağalığının kaldırılmasını, köy kooperatiflerinin kurulmasını, tefeciliğin yasaklanmasını, tarım işçilerinin (marabaların) asgari ücretle güvence altına alınmasını içeriyordu. Parti, İç Anadolu’da (Kırşehir, Yozgat, Çorum, Tokat, Amasya) hızla örgütlendi. Mitinglerine binlerce köylü katıldı. Bu mitinglerde “Alın terine sahip çık!”, “Toprak bizim, ekmek bizim!”, “Ya toprak ya ölüm!” sloganları atıldı.

Ancak DP hükümeti, Türkiye Köylü Partisi’ne “komünist” ve “bölücü” damgasını vurdu. 1954’te parti kapatıldı, yöneticileri tutuklandı, bir kısmı sürgüne gönderildi. Parti kapatıldıktan sonra da köylü hareketleri durmadı; ancak yasal olmaktan çıkıp yerel, spontane direnişlere dönüştü. 1956-1959 arasında Kırşehir, Yozgat, Çorum, Maraş, Urfa’da toprak işgalleri yaşandı. Toprak işgali, köylünün boş veya ağaya ait bir toprağa zorla girip ekip biçmesiydi. Jandarma, genellikle işgalcileri dağıtmak için fiili ve silahlı müdahalede bulundu. En kanlı olay 1958’de Çorum’un bir köyünde meydana geldi. 300 köylü, 10.000 dönümlük bir ağa toprağına girip sürmeye başladı. Jandarma ateş açtı: 3 ölü, 20 yaralı. Ölenlerin yakınları tutuklandı. Köylü kadınların, jandarmanın önünde “Alın terimiz kan oldu, hakkımızı yediler” diye ağıt yakması, dönemin hafızasına kazındı.

Bu olaylar, birer “isyan” olarak değil, “alın terine sahip çıkma”nın varoluşsal bir zorunluluktan doğan tepkiler olarak okunmalıdır. Köylü, “eşek” muamelesi görmekten, çalıp çırpmakla suçlanmaktan (oysa çalan, toprağını gasp eden ağadır) bıkmıştır. “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusuna, köylü “Ben çalışan insanım, ama bana eşek muamelesi yapanlar hırsızdır” yanıtını verir. Bu yanıtın bedeli ölümdür.

2.2. İşçi Hareketleri: Grevler, Yavaşlatmalar ve Sendika Mücadelesi

Köylü gibi işçi de sessiz kalmamıştır. 1950-1959 arasında, yasaklara rağmen yüzlerce iş yeri grevi, iş bırakma, yavaşlatma, işgal, protesto yürüyüşü yaşanmıştır. Bunlardan en önemlileri İstanbul Tekstil işçilerinin 1950’deki büyük grev girişimi, Zonguldak maden işçilerinin 1953’teki yavaşlatma eylemi, Bursa Merinos Mensucat Fabrikası’ndaki 1956 iş bırakması, Adana Pamuk işçilerinin 1958’deki ücret direnişidir.

İstanbul Tekstil Grevi (1950): 5.000 işçi, ücretlerinin %30 oranında artırılması için iş bıraktı. Grev, yasadışı olmasına rağmen, işçiler fabrika önünde oturma eylemi yaptı. İşverenler, sıkıyönetim ilan ettirerek polis müdahalesini sağladı. 20 işçi tutuklandı, 150 işçi işten atıldı. Tutuklanan işçilerin ifadeleri, dönemin ruhunu yansıtır: “Biz hırsız değil, alın terimizin peşindeyiz. Patronlar milyonlarca lira kâr ediyor, bize ölü toprağı gibi para veriyor. Beş kuruş fazla istemek suç mu? O zaman bu memlekette suçlu olan biz değil, bizi bu hale getirendir.”

Zonguldak Yavaşlatma Eylemi (1953): Maden işçileri, yevmiyelerinin 3 liradan 5 liraya çıkarılmasını istedi. İşveren (Etibank) reddedince, işçiler “yavaşlatma” taktiği uyguladı: Normalde günde 4 ton kömür çıkaran bir işçi, 1,5 ton çıkarmaya başladı. Ocaklarda üretim üçte iki oranında düştü. İşveren, durumu hükümete bildirdi. Bölgeye gönderilen jandarma, 100 işçiyi gözaltına aldı, 20 işçi hakkında dava açıldı. Dava sürecinde işçilerin avukatı, “Yavaşlatma bir grev değildir, işçinin doğal hakkıdır. Alın teriyle dalga geçilmez” dedi. Mahkeme, “yavaşlatmanın da grev sayılacağı” yönünde karar verdi; işçiler beraat etse de işlerine geri dönemedi.

Bursa Merinos İş Bırakması (1956): 2.500 işçi, yemekhanedeki yemeğin zehirlenme derecesinde bozuk olması üzerine iş bıraktı. İşçiler yemekhaneyi işgal etti, yemek tencerelerini fabrika önüne dökerek “Bu yemek alın teriyle mi, yoksa işkenceden çıkan kanla mı pişiyor?” diye bağırdı. Olay, “komünist tahriki” olarak nitelendirildi, 15 işçi tutuklandı. Yemekhane sorunu çözülmedi, aksine işçilerin yemek ücreti kesildi.

Adana Pamuk İşçileri Direnişi (1958): Mevsimlik tarım işçileri (mevsimlik marabalar), pamuk toplama yevmiyesinin 1,5 liradan 2,5 liraya çıkarılmasını istedi. Toprak ağaları ve çiftçiler reddedince, 3.000 işçi tarlalarda oturma eylemi yaptı, “Ya ücret ya ölüm” sloganı attı. Jandarma ateş açtı: 2 ölü, 30 yaralı. Bu olay, Türkiye işçi hareketi tarihine “Adana Katliamı” olarak geçti. Ölenlerin cenazelerinde binlerce işçi yürüdü; cenazeler “Alın teri şehitleri” diye anıldı.

Bu olayların ortak noktası, işçilerin örgütsüz olmasına rağmen kendiliğinden direnişe geçmesidir. Sendikalar, ya yasaklanmış ya da işveren kontrolünde “sarı sendika” haline getirilmiştir. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) 1952’de kurulmuştur ama grev hakkı olmadığı için toplu sözleşme yapamamakta, işverenlerle masaya oturmakta bile zorlanmaktadır. İşçilerin “eşek” olmama iradesi, onları yasa dışı da olsa eyleme iter. İşveren ve devlet söylemi, bu eylemlerin her birini “hırsızlık” ve “anarşi” olarak niteler. Oysa işçinin talep ettiği, kendi ürettiği artı değerin küçücük bir parçasıdır. Gerçek hırsızlık, işçinin alın terini gasp eden sistemin ta kendisidir.

Üçüncü Bölüm: İktidar ve Sermaye Söylemi – “Eşek” Olmama Mücadelesinin Suçlaştırılması

3.1. Antikomünizm ve “Vatan Cephesi”: Emekçinin Ötekileştirilmesi

DP iktidarı, Soğuk Savaş’ın zirvesinde, ABD ile ittifak içinde, NATO’ya (1952) yeni girmiş bir ülkenin hükümetidir. Bu nedenle her türlü emek hareketi, “komünizm” şemsiyesi altında ezilmiştir. 1951’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu, sendikaları, köylü derneklerini, sol yayınları fişlemiştir. 1953’te 6188 sayılı “Basın Kanunu” ile gazete kapatma yetkisi genişletilmiş; 1954’te 6337 sayılı “İçtima (Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü) Kanunu” ile 10 kişiden fazla gösteri neredeyse imkânsız hale getirilmiştir.

1958’de DP, Vatan Cephesi’ni kurar. Vatan Cephesi, “vatansever” vatandaşları “komünistlere” karşı birleştirmeyi amaçlayan, aslında muhalifleri (CHP’liler, sendikacılar, köylü parti mensupları, aydınlar) hedef alan bir baskı mekanizmasıdır. Menderes, bir konuşmasında şöyle der: “Bizim cephemizde vatanını seven, çalışan, üreten insanlar vardır. Karşı cephede ise üretmeyen, karıştıran, komünizm propagandası yapan zavallılar vardır.” Bu söylem, emekçinin mücadelesini “vatan sevgisi” ile “vatan düşmanlığı” arasındaki bir çatışmaya indirger. Alın terine sahip çıkmak isteyen işçi, otomatikman “karşı cephede” konumlanır. Böylece işçi, kendi vatanında “düşman” ilan edilir.

Köylü için de aynı kategorizasyon geçerlidir. Toprak isteyen köylü, “ağaya ve düzene kast eden komünist”tir. 1959’da DP’li bir bakan, bir mitingde şöyle demiştir: “Köylümüz çalışkandır, itaatkardır, namusludur. Ama içimize sızmış birkaç kızıl, onları zehirlemeye çalışıyor. Bu kızıllar, köylüyü ağasına, beğine, devletine düşman ediyor. Biz bunlara fırsat vermeyeceğiz.” Bu söz, toprak mücadelesini bir “zehirleme” ve “fesat” olarak niteler. Oysa zehirleyen, köylüyü açlığa ve onursuzluğa mahkum eden feodal ilişkilerdir. Ağa ve devlet ittifakı, “vatan cephesi” adı altında, aslında bir sınıf cephesi kurmuştur: sermaye ve büyük toprak sahiplerinin cephesi.

3.2. “Helal Kazanç” Söylemi ve İslami Sosyalizm Denemesi

Bu baskıcı ortamda ilginç bir gelişme, bazı İslamcı aydınların işçi ve köylü sorununa dini bir perspektiften yaklaşmasıdır. Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Mehmed Raif Ogan gibi isimler, “helal kazanç” kavramını merkeze alan bir eleştiri geliştirir. Onlara göre, İslam’ın temel adalet ilkesi, alın terinin karşılığının tam ve zamanında verilmesidir. Peygamber Efendimiz’in “Ücretli (işçi)in ücretini, alın teri kurumadan önce veriniz” hadisi, bu konuda açıktır. O halde, işçisine ücretini ödemeyen, marabayı aç bırakan ağa, İslam dışı bir sömürü düzeninin parçasıdır. Topçu, “İsyan Ahlakı”nda şöyle yazar: “Hırsızlık, sadece bir malı gizlice almak değildir. Hırsızlık, bir insanın alın terine el koymak, onun hakkını yemektir. İşçinin hakkını yiyen patron, köylünün toprağını gasp eden ağa, en büyük hırsızdır. Ve bu hırsıza karşı susan, onunla işbirliği yapan da onun ortağıdır.”

Bu görüşler, 1959 yılında İstanbul’da yayınlanmaya başlayan “Helal Ekmek” dergisinde sistemli bir hal alır. Dergi, “Müslüman işçi ve köylü, hakkını aramaktan korkmamalıdır. Hak aramak, ibadettir. Hakkını aramayan, zulme boyun eğen, dinini terk etmiş demektir” diye yazar. Dergi, bir yandan İslami referanslarla işçi ve köylüyü örgütlenmeye çağırırken, diğer yandan DP’nin “komünizm” suçlamasını reddeder: “Komünizm, Allah’sız bir ideolojidir. Biz Allah’a inanıyoruz. Ama Allah, zulme rıza göstermeyi değil, zulme karşı çıkmayı emreder. Bu, bizim komünist değil, Müslüman olduğumuzu gösterir. Hırsıza komünist demek, zulme meşruiyet kazandırmaktır.”

“Helal Ekmek” dergisi, ilk sayıdan itibaren DP hükümetinin hedefi olur. Derginin birinci sayısında yayınlanan “Alın Tersi” başlıklı şiirde şöyle denir: “Alın terim kan terim / Ya Rabb bu nasıl kader / Çalışırım gece gündüz / Karnım aç, sırtım çıplak / Patron gezer kürk içinde / Ağa sürer altındaki atı / Bu nasıl İslam, bu nasıl adalet?” 2. sayıda dergi toplatılır, yazarları hakkında “komünizm propagandası” davası açılır. Dergi, 6 sayıdan sonra kapatılır. Ancak bu kısa ömürlü deneyim, emek-İslam sentezinin Türkiye sol tarihindeki en ilginç ve en az araştırılmış olaylarından biridir. 1949-1959 döneminde, resmi söylemin dışında, “helal kazanç” vurgusuyla alın terine sahip çıkmayı bir dini vecibe haline getiren bu hareket, işçi ve köylü bilincini dönüştürmeye çalışmıştır. Ne yazık ki, devlet baskısı bu çabayı da boğmuştur.

Dördüncü Bölüm: 27 Mayıs’a Giden Yol ve Emeğin Mirası

4.1. Baskıların Yoğunlaşması ve Toplumsal Patlama

1959 yılına gelindiğinde, Türkiye’de işçi ve köylü hareketleri büyük ölçüde bastırılmıştır. Sendika liderleri ya hapistedir ya da sürgündedir. “Helal Ekmek” kapatılmıştır. Türkiye Köylü Partisi dağıtılmıştır. Grev girişimleri acımasızca cezalandırılmaktadır. Ancak bu baskı, toplumsal gerilimi azaltmamış, aksine daha da tırmandırmıştır. Ekonomik kriz derinleşmektedir: 1958 yılında Türkiye, iflasın eşiğine gelmiş, IMF ile ilk stand-by anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Devalüasyon (1 dolar = 2,80 liradan 9 liraya) fiyatları fırlatmış, enflasyon %40’lara ulaşmıştır. İşçi ücretleri erimiş, köylünün mahsulünün fiyatı düşmüştür.

Bu ekonomik çöküş, DP’nin toplumsal tabanını da aşındırmıştır. 1957 seçimlerinde DP’nin oyları düşmüş, CHP ve diğer muhalif partiler (özellikle Köylü Partisi kalıntıları ve Hürriyet Partisi) güçlenmiştir. DP, baskıyı daha da artırmış, muhalif gazeteler kapatılmış, muhalif milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştır. “Vatan Cephesi”, işçi ve köylü örgütlerine yönelik cadı avına dönüşmüştür. İşte bu ortamda, ordunun bir kısmı, DP iktidarına karşı darbe hazırlıklarına başlamıştır. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur.

4.2. 1961 Anayasası: Emeğin Kazanımları ve Sınırları

Darbe bildirisinde, DP’nin “baskıcı, anti-demokratik, yolsuzluklarla dolu, emek düşmanı” bir rejim kurduğu belirtilmiştir. Askeri yönetim, işçi ve köylü örgütlerinin yeniden canlanmasına izin vermiş, sendikaların grevli toplu sözleşme yapmasının önünü açmıştır. 1961 Anayasası, Türkiye tarihinin en ilerici anayasalarından biri olarak kabul edilir. Bu anayasa ile:

  • Grev hakkı (sınırlı da olsa) anayasal güvenceye kavuşmuştur (Madde 47).

  • Sendika kurma hakkı ve toplu sözleşme hakkı tanınmıştır.

  • Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuş, sosyal devlet ilkesi benimsenmiştir.

  • Anayasa Mahkemesi kurulmuş, temel hak ve özgürlükler genişletilmiştir.

  • Toprak reformu yapılması (ne var ki uygulaması zayıftır) anayasal bir hedef olarak kalmıştır.

Bu kazanımlar, 1949-1959 dönemindeki işçi ve köylü mücadelesinin dolaylı ürünüdür. DP iktidarının bastırdığı her grev, kapattığı her sendika, topladığı her “Helal Ekmek” dergisi, aslında muhalefeti olgunlaştırmış ve 27 Mayıs’ın zeminini hazırlamıştır. Eğer işçi ve köylü, alın terine sahip çıkmak için direnmeseydi, eğer “eşek” olmamak için bedel ödemeseydi, bu kazanımlar asla ortaya çıkmazdı.

Ancak 1961 Anayasası’nın da sınırları vardır. Grev hakkı, “genel sağlık ve milli güvenlik” gerekçesiyle sınırlandırılmıştır. Memurların sendika kurma hakkı yoktur. Toprak reformu, büyük toprak sahiplerinin direnci yüzünden etkisiz kalmıştır. Ağalık sistemi, kırdaki sınıfsal yapı, 1961’den sonra da devam etmiştir. 1960’lı ve 1970’li yıllardaki sol işçi hareketleri (DİSK, devrimci sendikacılık), bu eksiklikleri gidermeye çalışacak, ancak 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle tüm emek kazanımları yeniden geriletilmiştir.

Sonuç: Alın Teri, Hırsızlar ve Eşekler – Günümüze Çağrı

1949-1959 Türkiyesi’nin işçi ve köylüleri, “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir” tezini hayatlarıyla, bedenleriyle, hapishaneleriyle, mezarlarıyla kanıtlamışlardır. İstanbul’da grev kartı astığı için tutuklanan tekstil işçisi, “Biz hırsız değiliz” diye haykırmıştır. Zonguldak’ta yavaşlatma yaparken gözaltına alınan madenci, “Alın terimle oynayan bana eşek muamelesi yapmasın” demiştir. Çorum’da toprak işgalinde jandarma kurşunuyla düşen köylü, son nefesinde “Alın terim kan oldu” diye inlemiştir. Adana’da pamuk tarlasında öldürülen mevsimlik işçi, “Ya ücret ya ölüm” derken ölmüştür. Bunların hepsi, “çalışan insan” olmanın bedelini ödemiş, “eşek” olmamak için canını vermiş insanlardır. Ve onların kanı, 27 Mayıs 1960 darbesini, 1961 Anayasası’nı, kısacası Türkiye emek tarihinin en büyük kazanımlarını doğurmuştur.

Peki ya bugün? “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu güncelliğini koruyor. Bugün Türkiye’de milyonlarca işçi, asgari ücretle (ki bu ücret açlık sınırının altındadır) çalışıyor, sendikal hakları kısıtlı, grev yapmak neredeyse imkansız, işten atılma korkusuyla her gün 10-12 saat çalışıyor, iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi ölüyor. Milyonlarca köylü ise toprağına el konulduğu için ya da tarım politikaları yüzünden köylerini terk edip gecekondu mahallelerinde işsizlik ve yoksullukla boğuşuyor. Ağalar değil ama holdingler var; marabalar değil ama güvencesiz, sendikasız, “esnek” çalışan milyonlar var. Patronlar, işçiye “Seni işe alıyorum, sana iyilik yapıyorum, kıymetini bil” diyor. Devlet, işçi hak arayınca “provokasyon” ve “terör” diyor.

Bu koşullarda, 1949-1959 döneminin işçi ve köylülerinin çığlığını yeniden duymak zorundayız: “Eşek olma! Alın terine sahip çık! Hakkını ara!” Çünkü hakkını aramayan, ister 1950’lerin köyünde ister 2020’lerin kentinde yaşasın, hâlâ “eşek” muamelesi görmeye mahkumdur. Ama hakkını arayan, örgütlenen, alın terini helal kazanca dönüştüren, “eşek” sıfatını kendisine reva görenlere karşı dikilen işçi, gerçek insandır. Alın terinin kutsallığına inanan herkes, 1949-1959’un mirasına sahip çıkmak zorundadır. Sahip çıkmak, sadece tarih yazmak veya anmak değil, bugün de hak aramak, grev yapmak, sendikalaşmak, toprak reformu talep etmek, emekten yana bir siyaset inşa etmektir.

Ve unutmayalım: Alın terini çalanlarla, onların siyasi temsilcileriyle, onların medyasıyla, onların yargısıyla mücadele etmek, “vatan cephesi” gibi safsataların birleştirdiği sınıf cephesine karşı halk cephesini kurmaktır. Helal kazanç, sadece bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir kurtuluş projesidir. 1949-1959’un işçi ve köylüleri, bu projenin öncüleridir. Bugünün emekçileri, onların yolundan yürüdükçe, alın teri ve hak mücadelesi asla ölmeyecektir. Ve sonunda, çalışan insan ile çalan hırsız arasındaki sınır, çok daha net bir şekilde çizilecektir.

Bu makaleyi, Çorum’da toprak işgalinde öldürülen 3 köylüye, Adana’da pamuk tarlasında katledilen 2 mevsimlik işçiye, Zonguldak’ta grizuda can veren yüzlerce madencinin anısına ve tüm alın teri şehitlerine ithaf ediyorum. Onlar eşek değildi; onlar insandı. Ve onlar, insan kalmanın bedelini en ağır şekilde ödeyerek, “çalışan insan” olmanın onurunu sonsuza dek taçlandırdılar.

Kaynakça

  • Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi: 1950-1960 arası DP dönemi emniyet raporları, jandarma olay tutanakları, sıkıyönetim dosyaları.

  • Boratav, K. (2005). *Türkiye İktisat Tarihi 1908-2005*. Ankara: İmge Kitabevi.

  • DİSK ARŞİVİ: “Türkiye’de Grevler Yasaklı Yıllar” (1950-1960) başlıklı belge.

  • Eroğul, C. (1998). Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi. Ankara: İmge Yayınevi.

  • Karaömerlioğlu, A. (2006). Orada Bir Köy Var Uzakta – Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem. İstanbul: İletişim Yayınları.

  • Kıvılcımlı, H. (1968). Tarımda Sınıflar ve Toprak Reformu. İstanbul: Ant Yayınları.

  • Makal, A. (2002). *Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri (1920-1946)*. Ankara: İmge Kitabevi.

  • Topçu, N. (1957). İsyan Ahlakı. İstanbul: Hareket Yayınları.

  • Tunçay, M. (2010). *Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931)*. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

  • TÜRK-İŞ Yayınları: “Türkiye İşçi Hareketi Tarihi (1950-1960)”.

  • Helal Ekmek Dergisi, Sayı 1-6, 1959, İstanbul.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...