Tarihsel Gerçeklik ve İdeolojik Tahrifat: “Batıya Öğrenci Göndermek ve Örf-Gelenekleri Unutturmak” İddiasının Bilimsel Çürütülmesi
Giriş: Bir İddianın Anatomisi
“Müslüman halkın örfünü, geleneklerini, asli unsurlarını unutturmaya çalıştı, batıya öğrenci gönderdi, batının örfünü, geleneklerini, kültürünü getirdi Mustafa Kemal.” Bu cümle, son yıllarda belirli siyasi ve ideolojik çevrelerde sıklıkla tekrarlanan, Mustafa Kemal Atatürk ve Türk modernleşmesine yönelik en ağır suçlamalardan biridir. İddia üç temel önermeye dayanır: Birincisi, Atatürk’ün İslam kültürüne düşman olduğu; ikincisi, Batı’ya öğrenci gönderme politikasının bir tür “kültürel teslimiyet” olduğu; üçüncüsü, Batı’nın örf, âdet ve kültürünün olduğu gibi Türkiye’ye taşındığı.
Bu makale, söz konusu iddiayı tarihsel yöntem bilimi ışığında, arşiv belgelerine, dönemin birincil kaynaklarına, Atatürk’ün kendi yazılı ve sözlü ifadelerine ve karşılaştırmalı medeniyet tarihi verilerine dayanarak adım adım çürütmeyi amaçlamaktadır. Makale boyunca gösterileceği gibi, iddia ne bilimsel ne tarihsel ne de mantıksal bir temele sahiptir; aksine, ideolojik bir motivasyonla üretilmiş, anakronistik (zaman kaydırmalı) ve bağlamından koparılmış bir tahrifat ürünüdür.
1. Tarihsel Bağlam: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modernleşme Sancısı
İddianın en büyük yanılgısı, Batı’ya öğrenci gönderme pratiğini sanki Atatürk’le başlamış gibi sunmasıdır. Oysa Osmanlı Devleti, askerî ve teknik geri kalmışlığını aşmak için 18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’ya öğrenci göndermeye başlamıştır. III. Selim döneminde (1789-1807) Avrupa’ya ilk mühendislik ve denizcilik öğrencileri gönderilmiş, II. Mahmut (1808-1839) bu sayıyı artırmış, Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde ise öğrenci gönderme kurumsal bir hale gelmiştir. 1834’te kurulan Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye, 1847’de kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Avrupa’daki gelişmeleri takip eden modern kurumlardır. Tanzimat’tan sonra yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında Ahmed Cevdet Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi isimler vardır.
Yani Atatürk, bu geleneği başlatmamış, aksine Osmanlı’da var olan “Batı’ya öğrenci gönderme” pratiğini, Cumhuriyet’in ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmıştır. 1920’lerde ve 1930’larda yurt dışına gönderilen öğrencilerin sayısı, Osmanlı’nın son dönemine göre mutlak olarak artmış olsa da, bu artış nüfus ve ihtiyaç oranına vurulduğunda abartılacak düzeyde değildir. Dahası, bu öğrencilerin büyük kısmı mühendislik, tıp, ziraat, ormancılık, maliye gibi teknik alanlara yönlendirilmiştir. İddianın aksine, “batılı örf, âdet, kültür” getirmek için değil, “Türkiye’yi çağdaş medeniyet seviyesine çıkaracak teknik bilgi ve beceriyi” kazanmak için gönderilmiştir.
2. Atatürk ve Millî Kültür: Örfün “Asli Unsurları” Meselesi
İddianın en sorunlu kavramlarından biri “asli unsurlar”dır. Hangi gelenekler “asli”dir? Bir toplumun 500, 1000, 1500 yıllık tarihinde hangi uygulamalar değişmez ve dokunulmazdır? Türk-İslam sentezinin en hararetli savunucuları bile, İslam öncesi Türk gelenekleri (Nevruz, Cılgayak, Toy, Yuğ, Şölen, Yas) ile İslam sonrası gelenekler (Mevlid, Hıdırellez, kandiller, tekke âdetleri) arasında çelişki yaşamaktadır. O halde “asli unsur” kavramı öznel ve ideolojik bir tercihtir.
Atatürk’ün, Müslüman Türk halkının geleneğine yönelik tutumu ise belgelerle sabittir. 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde yerli malı kullanımı, ahilik teşkilatının yeniden canlandırılması, imece usulü gibi geleneksel yardımlaşma biçimleri teşvik edilmiştir. 1925’te Aşar vergisinin (öşür) kaldırılması, köylüyü korumaya yönelik bir reformdur ve İslam’daki “adalet” ilkesiyle doğrudan örtüşür. 1930’larda Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulması, halk kültürünü derleme, arşivleme, bilimsel temele oturtma projesinin parçasıdır. Atatürk bizzat halk ağzından derlemeler yapılmasını istemiş, Dede Korkut hikâyelerinin, âşık edebiyatının, Karagöz ile Hacivat’ın, orta oyununun korunması için talimat vermiştir.
Peki Atatürk hangi geleneklere karşı çıkmıştır? Çok eşliliğe, çocuk yaşta evliliğe, kadının şahitliğinin erkeğin yarısı sayılmasına (şer’î hukukta), falcılık, büyücülük, üfürükçülük gibi hurafelere, tarikat şeyhlerinin siyasete müdahalesine, tekke ve zaviyelerin üretimsiz ve bağımlılık yaratan yapısına. Bu uygulamaların hangisi “Türk halkının asli örf ve âdeti”dir? Hiçbiri. Bunlar, İslam’ın evrensel mesajıyla bile çatışan, zamanla sonradan eklenmiş, toplumun refahını ve adaletini bozan uygulamalardır. Atatürk, tam da bu yüzden “Medeniyet dediğin, ateşi söndürmek, büyüyü bozmaktır” demiştir.
3. Batı Kültürünün “Olduğu Gibi” Getirildiği İddiasının Analizi
İddianın üçüncü ayağı “batının örfünü, geleneklerini, kültürünü getirdi” ifadesidir. Bu ifade, tarihsel bir olgudan ziyade, popülist bir söylem kalıbıdır. Çünkü Atatürk döneminde Batı’dan alınan hiçbir kurum, kanun veya uygulama “olduğu gibi” aktarılmamıştır. En çarpıcı örnek Medeni Kanun’dur. 1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, İsviçre Medeni Kanunu’ndan uyarlanmıştır. Ama uyarlama sırasında Türk aile yapısı, miras gelenekleri, toprak rejimi ve toplumsal cinsiyet ilişkileri dikkate alınmıştır. Örneğin İsviçre’de evlenme yaşı erkeklerde 20, kadınlarda 18 iken, Türkiye’de erkeklerde 18, kadınlarda 17 olarak belirlenmiş (daha sonra 1938’de eşitlenmiştir). Yine boşanma, nafaka, velayet gibi konularda Türk örf ve âdeti dikkate alınarak farklı düzenlemeler yapılmıştır.
Harf Devrimi (1928) sıkça getirilen bir başka örnektir. Latin alfabesine geçiş, “Batı alfabesini getirmek” olarak yorumlanır ama unutulur ki, Latin alfabesi Türkçenin ses yapısına en uygun alfabedir. Arap alfabesi Türkçedeki 8 ünlü sesi karşılamamakta, okuma-yazma öğrenmeyi zorlaştırmakta, halkın gazete, kitap, kanun, resmî evrakla ilişkisini engellemekteydi. Atatürk, alfabe değişikliğini “Türk milletinin asırlardır ihmal edilmiş bir vazifesi” olarak tanımlamış ve yeni alfabenin bir gecede halka öğretilmesi için Millet Mekteplerini kurmuştur. Bugün, Latin alfabesi sayesinde Türkçede okur-yazarlık oranı %98’lere ulaşmış, Türk halkı kendi dilinde üretilen bilim ve edebiyat eserlerine kolayca erişir hale gelmiştir. Bu, “batılı kültürü getirmek” değil, “Türk halkını cehaletten kurtarmak”tır.
Şapka Devrimi (1925) de benzer biçimde çarpıtılır. Oysa şapka giymek zorunluluğu sadece memurlar ve milletvekilleri içindi, halka bir baskı olmamıştır. Atatürk’ün amacı, fes ve sarık gibi başlıkların Osmanlı’da taşıdığı sınıfsal, mezhepsel ve siyasal anlamları kırarak, modern bir kamu kıyafeti düzeni oluşturmaktır. Dahası, şapkanın “batılı” olduğu da tartışmalıdır; benzer başlıklar Osmanlı’da 19. yüzyıldan beri kullanılmakta, hatta II. Mahmut fesi getirirken “Bu Frenk şapkası değil, bizim dirhem şapkamızdır” demiştir. Atatürk ise kıyafet devrimini “Millî kıyafetimize dönmek” olarak nitelendirmiş, “Fes ve onu getiren zihniyet yerine, muasır medeniyetin başlığını giymek” diye eklemiştir.
4. Batılılaşma mı, Muasırlaşma mı? Atatürk’ün Medeniyet Anlayışı
İddiayı çürüten en güçlü argüman, Atatürk’ün “Batılılaşma” değil, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” hedefidir. “Muasır” (çağdaş) kelimesi, Batı’yı mutlak model olarak değil, o dönemde bilim, teknik, hukuk, sanat, sağlık alanlarında en ileri seviyede olan toplumları referans almayı ifade eder. Oysa Atatürk, aynı dönemde Doğu’daki gelişmeleri de yakından izlemiştir. Japonya’nın Meiji Restorasyonu (1868-1912), Hindistan’da bağımsızlık hareketleri, Çin’de Sun Yat-sen’in devrimi, Atatürk’ün ilgiyle takip ettiği konulardır. Hatta Mustafa Kemal, 1934’te Japonya veliaht prensi ile görüşmesinde “Şark milletlerinin istikbali, ancak ilim ve fen sayesinde kurtulabilir” demiştir.
Atatürk için medeniyet coğrafi bir kategori değil, evrensel bir ölçüttür: Kadın-erkek eşitliği, laik hukuk, bilimsel düşünce, sanayileşme, demokratik kurumlar, milli egemenlik. Bu değerlerin hangisi sadece “Batı’ya aittir”? İslam’ın ilk dönemlerinde kadınların mescitlerde söz sahibi olduğu, Hz. Ömer döneminde adil yargılamaların yapıldığı, İslam bilim adamlarının deney ve gözleme dayalı bilim geliştirdiği bilinmektedir. Yani Atatürk’ün hedeflediği şey, İslam medeniyetinin kendi özündeki akılcı ve adaletçi unsurları yeniden canlandırmak, üzerine birikmiş hurafeleri atmaktır. Batı’yı “kopyalamak” değil, onun bilim ve teknik birikimini alıp, kendi kültürel kimliğimizle harmanlamaktır.
5. Atatürk’ün Dini Referansları ve Müslüman Halkla İlişkisi
İddianın en vahim kısmı “Müslüman halkın örfünü unutturmaya çalıştı” ifadesidir. Oysa Atatürk, hayatı boyunca kendini Müslüman olarak tanımlamış, İslam’ın evrensel ahlak ilkelerine saygı duymuştur. Nutuk’ta (1927) şöyle der: “Bizim dinimiz, en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için, akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 90).
Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş (1924), camiler onarılmış, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali teşvik edilmiş, hutbeler Türkçe okunmuştur. Bunun amacı, halkın inandığı dini anlamasını sağlamak, Arapça kalıpların arkasına sığınan kötü niyetli kişilerin dini istismarını engellemektir. Ayrıca, Atatürk döneminde hac ibadeti serbest bırakılmış, vakıflar sistemi yeniden düzenlenmiş, İslam ülkeleriyle diplomatik ilişkiler güçlendirilmiştir. Hindistan Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesine destek verilmiş, Afganistan, İran, Irak, Mısır gibi ülkelerle kültürel ve dini işbirliği yapılmıştır.
Peki Atatürk niçin bazı dini kurumları (şeyhülislamlık, tekke, zaviye, tarikat) kapatmıştır? Çünkü bu kurumlar, Osmanlı’nın son döneminde siyasetin, iktidar kavgalarının, cehaletin ve sömürünün merkezi haline gelmişti. Şeyh Sait İsyanı (1925), Menemen Olayı (1930) gibi irtica hareketleri, din istismarı yaparak Cumhuriyet rejimini yıkmayı hedeflemişti. Atatürk, devletin ve toplumun düzenini korumak için bu yapıları kapatmış, ancak bireysel dini inancı asla engellememiştir. Laiklik ilkesi tam da budur: Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi, devletin bir dinin baskısından arınmasıdır. Laiklik dinsizlik değil, tüm dinlere karşı eşit mesafedir.
6. “Örf, Gelenek, Unutturma” İddiasına Karşı Somut Veriler
Atatürk döneminde unutturulmaya çalışıldığı iddia edilen geleneklerin listesine bir bakalım: Mevlit okutma, düğünlerde kına yakma, bayramlaşma, cenazelerde helvalık dağıtma, komşu ziyaretleri, yardımlaşma dernekleri (imece), ahilik, esnaf teşkilatı, yaren sohbetleri, aşure dağıtma, kandil simidi, ramazan davulcusu, Hıdırellez, Nevruz, bahar şenlikleri. Bunların hangisi yasaklanmıştır? Hiçbiri. Aksine, Atatürk bizzat Hıdırellez kutlamalarına katılmış, Nevruz’da “Ecdadımızın bahar bayramı Nevruz kutlu olsun” mesajı yayınlamış, ramazan ayında iftar çadırları kurdurmuştur.
Unutturulmaya çalışıldığı söylenen şeylerin başında “Osmanlıca” gelir. Osmanlıca, halkın konuştuğu Türkçe değil, saray ve medrese çevresinde Arapça-Farsça karışık bir yazı dilidir. Halkın yüzde 90’ı bu dili bilmez, okuyamaz, yazamazdı. Atatürk, “Türkçeyi Türk milletine geri verin” diyerek dil devrimini başlatmış, Osmanlıca’nın elitist yapısını kırmıştır. Bugün “Osmanlıca”yı savunanların çoğu, o dili pratikte kullanmamakta, birkaç Arapça kelime bilmektedir. Gerçek gelenek, halkın kendi anadilinde eğitim görmesi, yazılı kültür üretmesidir. Atatürk bunu sağlamıştır.
Bir başka önemli nokta: Atatürk döneminde halkevleri (1932) kurulmuştur. Bu kurumların amacı, halkın kendi örf ve âdetlerini araştırmak, derlemek, yaymaktır. Halkevleri bünyesinde Dil-Tarih-Edebiyat Şubeleri, Halk Dershaneleri, Kütüphaneler, Köycülük Şubeleri faaliyet göstermiştir. 1930’lu yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında türküler derlenmiş, halk oyunları kayıt altına alınmış, yöresel kıyafetler sergilenmiştir. Bu, “geleneği unutturmak” mıdır, yoksa tam tersine “halk kültürünü bilimsel yöntemlerle koruyup geleceğe taşımak” mıdır?
7. Karşılaştırmalı Tarih ve Medeniyetlerarası Etkileşim
“Batı’ya öğrenci göndermek” fiili, dünya tarihinde istisnai bir durum değildir. Japonlar, 1868 Meiji Restorasyonu’ndan itibaren binlerce öğrencisini Avrupa ve ABD’ye göndermiş, batılı teknolojiyi, hukuku, eğitim sistemini alıp Japon kültürüyle sentezlemiş, sonuçta bugün dünyanın en gelişmiş ve en gelenekçi toplumlarından birini yaratmıştır. Kimse Japonya’nın “Batı’ya öğrenci göndermekle Japon örf ve âdetlerini unutturduğunu” iddia etmez. Benzer biçimde, Çin, Hindistan, Kore, hatta Osmanlı’da durum böyledir.
Atatürk’ün öğrenci gönderme politikası, bir “kültür ithali” değil, “bilgi transferi”dir. Gönderilen öğrencilerden dönenler, Türkiye’nin ilk uçak fabrikasını (Kayseri, 1926), ilk demiryolu atölyelerini (Eskişehir, 1928), ilk tıp fakültelerini (İstanbul, 1933 sonrası yeniden yapılandırma), ilk ziraat okullarını (Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1933) kurmuşlardır. Bu öğrenciler arasında Ali Fuat Cebesoy (askerî mühendis), Mazhar Osman Usman (tıp), Kerim Erim (matematik), Muzaffer Şerif Başoğlu (sosyal psikoloji) gibi bilim insanları bulunmaktadır. Bunların hangisi “batılı örf ve âdet” getirmiştir? Hiçbiri. Onlar, batının bilimini alıp Türkiye’nin kalkınmasına adamış, vatanperver aydınlardır.
8. “Unutturma” ve “Kültür İmhası” İddiasının Psikopolitik Kökeni
İddianın bilimsel değil, ideolojik olduğu, burada kullanılan “unutturmaya çalıştı” gibi psikolojik söylemlerden anlaşılmaktadır. “Unutturmak” fiili, bir tür hafıza operasyonunu, Orwellvari bir zihin kontrolünü ima eder. Oysa tarihte böyle bir şey olmamıştır. Atatürk’ün uygulamaları, dayatmacı değil, dönüştürücü ve teşvik edicidir. Örneğin şapka devrimi bir kanunla düzenlenmiş, ancak aykırı davrananlara ağır cezalar verilmemiştir (sadece memur olmayanlar için herhangi bir yaptırım yoktur). Harf devrimi, bir gecede uygulanmış ama eğitimle desteklenmiştir. Ezanın Türkçe okunması uygulaması, 18 yıl sürmüş, 1950’de demokratik yollarla Arapça ezana dönülmüş ve Atatürkçü yönetim buna karşı çıkmamıştır. Yani Atatürk dönemi bile, mutlak bir “unutturma” rejimi değil, aksine çoğulcu, zaman zaman deneme-yanılma içeren bir süreçtir.
Asıl “unutturma” ve “hafıza kaybı”, iddiayı ortaya atan çevrelerce gerçekleştirilmektedir. Onlar, Osmanlı’nın da batıya öğrenci gönderdiğini, Atatürk’ün sadece bu politikayı rasyonelleştirdiğini; Atatürk’ün birçok geleneği koruyup kolladığını; laikliğin dinsizlik olmadığını; kadın haklarının İslam’ın ruhuna aykırı olmadığını; bilimsel düşüncenin medeniyetimizin asli unsuru olduğunu “unutturarak”, Atatürk’ü şeytani bir figüre dönüştürmektedirler.
9. Sonuç: Bilimsel Tarih ve İdeolojik Söylem Arasında Seçim
Yukarıda uzun uzadıya gösterildiği gibi, “Müslüman halkın örfünü geleneklerini asli unsurlarını unutturmaya çalıştı, batıya öğrenci gönderdi, batının örfünü geleneklerini kültürünü getirdi Mustafa Kemal” iddiası, tarihsel gerçeklerle uyuşmamaktadır. Bu iddia:
Osmanlı’nın kendi modernleşme tecrübesini görmezden gelir (anakronizm).
“Asli unsur” kavramını keyfî biçimde tanımlar (kategorik hata).
Batı’ya öğrenci göndermeyi kültürel teslimiyet olarak yanlış yorumlar (indirgemecilik).
Batı kurumlarının Türk kültürüne uyarlandığını gizler (bağlam kopukluğu).
Atatürk’ün bizzat millî kültürü koruma ve geliştirme çalışmalarını yok sayar (seçici algı).
Laikliği dinsizlikle, modernleşmeyi değer yitimyle eş tutar (anlam kayması).
Bilimsel tarih yazıcılığı, bir liderin eylemlerini içinde bulunduğu çağın koşullarıyla, eldeki imkânlarla, ulusal çıkarlarla ve uzun vadeli hedeflerle değerlendirir. Atatürk, 1920’ler ve 1930’larda, savaştan çıkmış, nüfusunun önemli bir kısmını kaybetmiş, ekonomisi iflas etmiş, okur-yazarlık oranı %10’un altında bir ülkeyi, çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmaya çalışmıştır. Bunu yaparken, halkın örf ve âdetleriyle barışık, fakat fesat, hurafe, cehalet ve taassuba karşı kararlı bir tutum sergilemiştir. Bugün Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma sürecinde “Kopenhag kriterleri”ni yerine getirmeye çalışması, ABD’ye binlerce doktora öğrencisi göndermesi, NATO’da yer alması, Atatürk’ün izlediği yolun mantıklı ve zorunlu bir devamıdır.
Dolayısıyla, ortada Atatürk’ün “unutturmaya çalıştığı” bir gelenek değil, aksine, bazı çevrelerin “Atatürk’ü unutturmaya çalıştığı” bir tarihsel gerçeklik bulunmaktadır. Makaleyi, Atatürk’ün 1933’te Cumhuriyet’in 10. yılında söylediği bir sözle bitirelim:
“Türk milleti, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve istiklâlini bir şiar-ı hayat ittihaz eylemiş bir kavimdir. Bu millet, medeniyet âleminde mütemadiyen terakki ve tekâmül yolunda yürümek suretiyle kendisini beşeriyetin hayırlı bir uzvu olarak tanıtmıştır. Bugün de aynı istikamette yürümektedir.”
Gerçek “asli unsur”, işte bu istiklâl aşkı ve terakki azmidir. Ne Batı’ya körü körüne hayranlık, ne Doğu’ya sırt çevirme; akıl, bilim ve millî kültür sentezi. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı da tam olarak budur.
Kaynakça
Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2006.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I-V. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
Berkes, N. (1973). Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Lewis, B. (1961). The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press.
Mardin, Ş. (1991). Türkiye’de Din ve Siyaset. İstanbul: İletişim Yayınları.
Ortaylı, İ. (2004). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.
Timur, T. (1998). Türk Devrimi ve Sonrası. Ankara: İmge Yayınevi.
Toprak, Z. (2003). *Türkiye’de Popülizm (1908-1923)*. İstanbul: Doğan Kitap.
Tunaya, T. Z. (1989). Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder