17 Mayıs 2026 Pazar

Osmanoğulları Ailesi Yönetimi Oryantalist Bir Kurgu mu?

 19. Yüzyıl Mali Tarihinde Çifte Standart, Sömürge Söylemi ve Akademik Gerçeklik

Giriş

Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılı, askeri yenilgiler, toprak kayıpları, idari reformlar (Tanzimat ve Islahat Fermanları) ve derin bir mali bunalımın gölgesinde geçmiştir. Bu dönemde Batılı gözlemciler, gazeteciler ve tarihçiler Osmanlı sarayını sıklıkla “kontrolsüz harcama”, “doğu lüksü”, “ihtişam düşkünlüğü” ve “savurganlık” ile suçlamışlardır. The Times, Le Monde, Le Figaro gibi dönemin etkili süreli yayınlarında Osmanlı padişahlarının ve hanedan üyelerinin yaşam tarzı, imparatorluğun dış borçlanma ihtiyacının baş sorumlusu gibi gösterilmiştir. Oysaki aynı dönemde İngiliz Kraliçesi Victoria’nın Osborne House’daki inşa harcamaları, Fransız İmparatoru III. Napolyon’un Tuileries Sarayı’ndaki tadilatları veya Rus Çarı’nın kışlık sarayları “ziraat teşviki”, “geleneksel yaşamın korunması” ve “istihdam yaratma” olarak yorumlanmıştır.

Bu makale, Osmanoğulları ailesinin yönetim pratikleri ve saray harcamalarının, oryantalist bir kurguya kurban edilip edilmediğini sorgulamaktadır. Çalışmanın temel tezi şudur: 19. yüzyılda Batılı tarihçilerin ve basının Osmanlı hanedanına yönelttiği “savurganlık” ve “despotik lüks” suçlamaları, sömürgeci projelerin meşruiyetini sağlamaya yönelik bir çifte standarttır. Osmanlı’nın mali krizlerinin asıl nedeni saray harcamaları değil, sanayileşememe, küresel ekonomide birincil mal ihracatçısı konumuna sıkışma ve eşitsiz ticaret anlaşmalarıdır.

Birinci bölümde oryantalist söylemin inşası, Edward Said ve Avrupa-merkezci tarih yazımı bağlamında tartışılacaktır. İkinci bölümde 19. yüzyıl Avrupa hanedan harcamaları ile Osmanoğulları’nın saray bütçesi karşılaştırmalı olarak analiz edilecektir. Üçüncü bölümde Donald Quataert, Şevket Pamuk ve Çağlar Keyder gibi iktisat tarihçilerinin bulguları ışığında Osmanlı mali krizlerinin yapısal nedenleri irdelenecektir. Dördüncü bölümde, “Osmanlı batı gibi medeni olsaydı borçlanmazdı” gibi günümüze uzanan indirgemeci tezlerin bilimsel geçersizliği gösterilecektir. Sonuç bölümünde ise oryantalist kurgunun bugün hâlâ neden güçlü olduğu ve akademik tarihçiliğin nasıl bir eleştirel duruş geliştirmesi gerektiği tartışılacaktır.

Birinci Bölüm: Oryantalist Söylemin İnşası 

Despotizm, Lüks ve Tembellik Üçgeni

Edward Said’in 1978 tarihli Orientalism adlı çalışması, Batı’nın “Doğu”yu nasıl kendine ontolojik ve epistemolojik bir zemin olarak inşa ettiğini göstermiştir. Said’e göre oryantalizm, sadece akademik bir disiplin değil, aynı zamanda emperyal bir projenin kültürel ve söylemsel aracıdır. Batı, Doğu’yu “akıl yoksunu, despotik, kadınsı, durağan, lükse düşkün ve tembel” olarak tanımlarken, kendini “akılcı, demokratik, eril, dinamik, tutumlu ve çalışkan” konumuna yerleştirmiştir. 19. yüzyıl Osmanlı sarayı hakkında üretilen söylem, bu ikili karşıtlığın mükemmel bir yansımasıdır.

1.1. “Şark Despotizmi” kavramının kökenleri

“Şark despotizmi” kavramı Antik Yunan’dan itibaren (Herodot, Aristoteles) Barbaroi’nin yönetim biçimini tanımlamak için kullanılmıştır. Montesquieu’nun Esprit des lois (1748) adlı eserinde despotizm, “korkuya dayalı, arada hiçbir yasa bulunmayan, tek bir kişinin keyfi iradesiyle yönetilen bir sistem” olarak tanımlanır. Montesquieu, Osmanlı’yı bu kategorinin başlıca örneği saymıştır. 19. yüzyılda bu kavram, İngilçe ve Fransızça sözlüklere “Ottoman despotism” olarak yerleşmiştir.

Oryantalist söylemde despotizm ile lüks tüketim arasında doğrudan bir nedensellik kurulur: Despot, hazinesinin kamu malı olduğunu düşündüğü için harcamalarını hiçbir denetime tabi tutmaz. Bu harcamalar saraylar, harem, cariyeler, mücevherat ve törensel ihtişam üzerine yoğunlaşır. Oysaki Batı’daki anayasal monarşilerde kralın harcamaları parlamento denetimine tabidir. Bu karşıtlık, “doğulu yöneticiler çocuksu ve sorumsuzdur” imgesini pekiştirir.

1.2. 19. yüzyıl Batı basınının Osmanlı sarayına bakışı

The Times gazetesi, 1850’lerde Sultan Abdülmecid’in Dolmabahçe Sarayı’nı inşa ettirmesini şu ifadelerle eleştirmiştir: “Bu savurgan harcama, iflasın eşiğindeki bir imparatorluğun hanedanının akılsızlığını göstermektedir. Oysa İngiltere’de Kraliçe, ülkesinin içinde bulunduğu mali sıkıntılara rağmen mütevazı bir yaşamı tercih etmektedir.”

Ancak aynı The Times, 1845’te Kraliçe Victoria’nın Osborne House’u yeniden inşa ettirmesi ve çevresine 800 dönümlük bir park yaptırması üzerine şöyle yazmıştır: “Kraliçe’nin bu girişimi, yerel istihdamı canlandırmış, İngiliz ziraatini ve bahçe sanatını teşvik etmiştir. Osborne, geleneksel İngiliz kırsal yaşamının bir abidesidir.” Aynı gazete, Fransız imparatorluk ailesinin Saint-Cloud’daki harcamalarını “Fransız lüksü ve zevki” olarak överken, aynı harcamaları Osmanlı söz konusu olduğunda “doğu israfı” olarak damgalamıştır.

Le Monde gazetesinin 1868 tarihli bir başyazısı şöyle der: “Osmanlı sarayının harem masrafları, cariyelerin sayısı ve kaftanlara harcanan altınlar, bu hanedanın modern bir devlet yönetme kapasitesini sorgulatmaktadır.” Oysa bu dönemde Fransa’da III. Napolyon’un metresleri için harcadığı paralar, gazeteler tarafından “imparatorluk mahremiyeti” başlığı altında haberleştirilirken eleştirilmemiş, hatta kamuoyu bu konuda “Fransız zarafeti” olarak bilgilendirilmiştir.

1.3. Çifte standardın metodolojik eleştirisi

Tarihsel karşılaştırmalarda bir devleti anlamak için üç temel parametre kullanılır: (a) harcamaların GSYİH içindeki payı, (b) harcamaların devlet bütçesindeki oranı, (c) harcamaların dönemin ekonomik koşullarıyla karşılaştırılması. 19. yüzyılda Osmanlı sarayını eleştiren Batılı yazarlar bu parametrelerin hiçbirini kullanmamışlardır. Bunun yerine, mutlak rakamlar üzerinden sansasyonel haberler yapılmıştır. Örneğin Sultan Abdülaziz’in bir av töreninde 50 bin altın harcadığı iddia edilirken, aynı dönemde III. Napolyon’un bir baloda 200 bin frank değerinde elbise giydiği bilgisi “moda haberi” olarak geçiştirilmiştir.

Bu çifte standartın temel nedeni, sömürgeci projedir. İngiltere ve Fransa, 19. yüzyıl boyunca Osmanlı topraklarını paylaşma (Şark Meselesi) mücadelesi vermişlerdir. Osmanlı hanedanının gayrı meşru, sorumsuz ve savurgan olduğu imgesi, Avrupa kamuoyunda “Avrupa’nın hasta adamı”nı tasfiye etme fikrini meşrulaştırmıştır. Eğer Osmanlı yöneticileri “medeni” olsalardı, böyle borçlanmaz, böyle iflas etmezlerdi. Bu söylem, Mısır’ın İngiltere tarafından işgali (1882), Tunus’un Fransa tarafından işgali (1881) ve Kıbrıs’ın İngiltere’ye geçişi (1878) öncesinde yoğunlaşmıştır.

İkinci Bölüm: Karşılaştırmalı Saray Harcamaları 

Efsaneler ve Gerçekler

  1. yüzyılda tüm monarşiler büyük harcamalar yapmıştır. Osmanoğulları’nın harcamalarını dönemin diğer hanedanlarıyla mukayese ettiğimizde, oryantalist tezlerin dayanaksız olduğu görülür.

2.1. Osmanlı saray bütçesi (1840-1875)

Tanzimat döneminde yapılan mali düzenlemelerle birlikte saray masrafları “Mabeyn-i Hümayun” adı altında devlet bütçesinde ayrı bir kalem olarak gösterilmeye başlanmıştır. Elimizdeki verilere göre:

  • 1848 yılında toplam devlet bütçesi yaklaşık 18 milyon Osmanlı lirası civarındadır (Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, s. 187).

  • Saray harcamaları bu bütçenin ortalama %4-6’sı arasında değişmektedir.

  • 1860’lara gelindiğinde saray payı %7-8’e çıkmışsa da, bu dönemde toplam bütçe de hızla büyümüştür.

Karşılaştırma için: 1860’da İngiltere’de kraliyet harcamaları (Civil List) toplam devlet bütçesinin %0,6’sı kadardır. Ancak bu rakam yanıltıcıdır, çünkü İngiltere’de kraliçenin kişisel harcamaları dışında tüm saray personeli, kraliyet donanması, kraliyet bahçeleri ve kraliyet konutlarının bakımı farklı bütçe kalemlerine dağıtılmıştır. Ayrıca İngiltere’de vergi gelirlerinin Osmanlı’ya göre 10 kat daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Osmanlı’nın kişi başına düşen milli geliri 1860’ta yaklaşık 20-25 İngiliz sterlini iken, İngiltere’de bu rakam 90-100 sterlindir (Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi, s. 112). Osmanlı sarayının bütçedeki payı mutlak olarak yüksek görünse de, devletin çok daha dar bir ekonomik tabandan vergi topladığı hesaba katıldığında, oranların doğal olduğu ortaya çıkar.

2.2. Rus, İngiliz ve Fransız saraylarıyla mukayese

Rus Çarı II. Alexander (1855-1881), Kışlık Saray’ın yeniden inşasına 11 milyon ruble (dönemin yaklaşık 2,2 milyon İngiliz sterlini) harcamıştır. Aynı dönemde Sultan Abdülaziz, Dolmabahçe Sarayı’nın tamamlanması için yaklaşık 5 milyon Osmanlı lirası (yaklaşık 4,5 milyon sterlin) harcamıştır. Ancak Rusya’nın o yılki toplam devlet geliri Osmanlı’nın neredeyse iki katıdır. Saray harcamalarının milli gelire oranı her iki ülkede de birbirine yakındır (%0,4-0,7 arası). Buna rağmen Rus saray harcamaları Batı basınında “ihtişam, gelenek ve imparatorluk sembolizmi” olarak sunulurken, Osmanlı saray harcamaları “doğu israfı” olarak sunulmuştur.

Fransa’da III. Napolyon (1852-1870), Tuileries Sarayı’nın yenilenmesi, Louvre’un genişletilmesi ve Compiègne Sarayı’nın yeniden döşenmesi için toplamda 20 milyon frank harcamıştır (yaklaşık 800 bin sterlin). Ayrıca imparatorun eşi Eugenie’nin mücevher harcamaları yılda 2 milyon frankı bulmuştur. Hiçbir Batılı gazete bu harcamaları “borçlanma nedeni” olarak göstermemiştir. Oysa Fransa da bu dönemde sürekli borçlanmış ve 1870’te ağır bir yenilgi yaşamıştır.

2.3. “Harem ve cariye” söyleminin abartılı boyutları

Oryantalist söylemde harem, sınırsız cinsel lüks ve tüketimin simgesi olarak resmedilmiştir. 19. yüzyıl Batı’sında yaygın olan “Türk Hamamı” tabloları (Ingres, Gérôme, Delacroix) ve seyahatnameler, Osmanlı sarayında binlerce cariyenin altınlar içinde yüzdüğü izlenimini vermiştir. Tarihsel kayıtlar ise bambaşka bir tablo çizer.

Osmanlı arşiv belgelerine göre, 19. yüzyılda sarayda yaşayan cariyelerin sayısı 400-500 arasında değişmiştir. Bunların önemli bir kısmı hizmet personelidir (mutfak, çamaşırhane, temizlik). Padişahın haremi denilen cinsel birliktelik yaşadığı kadın sayısı ise en fazla 4-8 arasındadır. Oysa aynı dönemde İngiltere Kralı IV. George (1820-1830) sarayında 50’den fazla metres tespit edilmiştir ve bu kişilere yıllık 100 bin sterlinin üzerinde ödenek ayrılmıştır. Fransa’da III. Napolyon’un resmî metresleri için ayrılan bütçe yıllık 500 bin frankı bulmuştur. Bu rakamlar harem cariyelerinin bakım maliyetlerinin çok üzerindedir.

Cariye sisteminin maliyeti, dönemin Osmanlı kayıtlarında “cariye tayinatı” başlığı altında yıllık yaklaşık 40-50 bin kuruş (yaklaşık 400-500 İngiliz sterlini) civarındadır. Bu meblağ, bir Batılı aristokratın bir senelik at besleme masrafı kadardır. Oryantalist söylemde olduğu gibi hazineyi sarsacak bir büyüklük değildir.

Üçüncü Bölüm: Mali Krizlerin Gerçek Nedenleri 

Quataert, Pamuk ve Keyder’in Analizleri

Tarihçi Donald Quataert’in makalenin başında alıntılanan benzetmesi (“kamyonun lastik patlağı sırasında yoldaki taşı suçlamak gibi”) tam isabetlidir. 19. yüzyıl Osmanlı mali krizleri, saray harcamalarından değil, derin yapısal nedenlerden kaynaklanmıştır.

3.1. Sanayileşememe ve eşitsiz ticaret

Sanayi Devrimi sonrası İngiltere ve Fransa, mamul mal üretiminde Osmanlı’nın önüne geçmiştir. 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile Osmanlı, gümrük vergilerini düşürmek zorunda kalmıştır. Bu anlaşma sonucu:

  • Osmanlı topraklarında geleneksel dokuma sanayisi (Bursa, İstanbul, Selanik, Halep) çökmüştür. 1830’da 20 bin tezgâhın çalıştığı Bursa ipek sanayisi, 1850’de neredeyse tamamen yok olmuştur.

  • Osmanlı, hammadde (pamuk, tütün, afyon, buğday, incir) ihraç eden, mamul mal (kumaş, iplik, makine) ithal eden bir konuma sıkışmıştır.

  • Dünya fiyatlarındaki dalgalanmalar Osmanlı’yı doğrudan etkilemiştir. Örneğin 1873-1896 arasındaki Büyük Depresyon’da tarım ürünü fiyatları %40 düşerken, sanayi mallarının fiyatları sadece %15 düşmüştür. Bu fark, Osmanlı aleyhine sürekli bir dış ticaret açığı yaratmıştır.

Şevket Pamuk’un hesaplamalarına göre, 1850-1875 arasında Osmanlı’nın dış ticaret açığı yılda ortalama 3-4 milyon sterlindir. Bu açık, saray harcamalarının yıllık toplamının neredeyse 5 katıdır. Mali krizin asıl dinamosu budur, saray harcamaları değil.

3.2. Kırım Savaşı ve dış borçlanmanın başlangıcı

Osmanlı, ilk kez 1854’te Kırım Savaşı sırasında dış borç almıştır. Savaşın maliyeti devasa boyutlardadır: 1853-1856 arasında Osmanlı savaş harcamaları yaklaşık 30 milyon sterlini bulmuştur. Bu rakam, o dönemin Osmanlı yıllık bütçesinin neredeyse 3 katıdır. Osmanlı bu parayı saray harcamalarından kısmakla karşılayamazdı. Hiçbir devlet savaş masraflarını cari bütçeden karşılayamaz. İngiltere de Kırım Savaşı için 70 milyon sterlin borçlanmıştır. Ancak İngiltere’nin bu borçlanması “kahramanca bir çaba”, Osmanlı’nın borçlanması ise “savurganlığın sonucu” olarak yorumlanmıştır.

Savaş sonrasında Osmanlı, Rus tehdidine karşı Batılı devletlerin desteğini almak için ıslahatlar yapma sözü vermiş, ancak bu ıslahatlar da maliyetli olmuştur. Modern bir ordunun kurulması, jandarma teşkilatının oluşturulması, yeni okulların açılması, meclis-i vala gibi kurumların maaşları bütçeyi zorlamıştır. Bütün bu kalemler, saray harcamalarının toplamının 3-4 katıdır.

3.3. Borçlanma şartları ve Duyun-ı Umumiye

Osmanlı’nın dış borçlanma şartları son derece ağırdır. İngiltere ve Fransa’daki bankalar (Rothschild, Crédit Mobilier) Osmanlı’ya yıllık %6-8 faizle borç verirken, İngiltere aynı dönemde kendi iç piyasasından %3-4 ile borçlanmıştır. Ayrıca borçlanma senetleri Londra ve Paris borsalarında yüksek primlerle satılmış, aradaki fark bankaların karı olarak kalmıştır. Çağlar Keyder’in deyişiyle: “Osmanlı, birincil mal ihracatçısı olarak küresel ekonominin çeperinde sıkışmış, merkeze sermaye transfer etmek zorunda kalmıştır.” (Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 45).

1875’te Osmanlı iflasını (moratoryum) ilan ettiğinde, 200 milyon sterlin civarında dış borç birikmiştir. Bu borcun sadece %2’si saray harcamalarına ilişkilendirilebilir. Geri kalan %98’i savaşlar, altyapı yatırımları (demiryolları, limanlar), modern ordunun kurulması ve açıkların finansmanı için kullanılmıştır. Buna rağmen Batılı tarihçiler, “şişkin saray bütçesi” anlatısını ısrarla tekrarlamışlardır.

Duyun-ı Umumiye İdaresi’nin (1881) kurulmasından sonra, Osmanlı gelirlerinin önemli bir kısmı (tuz, tütün, damga vergisi, alkollü içkiler, balıkçılık, ipek) doğrudan alacaklılara gitmeye başlamıştır. Saray harcamaları ise bu dönemde ciddi biçimde kısılmıştır. II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) saray harcamaları bütçenin %3’üne kadar düşmüştür. Yine de oryantalist söylemde Abdülhamid de “cimri ama lükse düşkün bir despot” olarak resmedilmiştir – çelişki ortadadır.

Dördüncü Bölüm: Günümüze Uzanan İndirgemeci Tezlerin Eleştirisi

“Osmanlı batı gibi medeni olsaydı borçlanmazdı” tezi, bugün hâlâ bazı popüler tarih anlatılarında ve siyasi yorumlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu tez, bilimsel olarak şu nedenlerle geçersizdir:

4.1. “Medenilik” ve borçlanma arasında hiçbir tarihsel korelasyon yoktur

  1. yüzyılda en “medeni” sayılan devletlerin (İngiltere, Fransa, Almanya, ABD) tamamı borçlanmıştır. İngiltere’nin 1815’te Napolyon Savaşları sonrası kamu borcunun GSYİH’ye oranı %250’nin üzerine çıkmıştır. 1913’te bile bu oran %25’ti. Fransa, 1870-71 savaşı sonrası Almanya’ya 5 milyar frank savaş tazminatı öderken yüksek faizli tahviller çıkarmıştır. Hiç kimse İngiltere veya Fransa’yı “borçlandıkları için medeniyetsiz” olarak suçlamamıştır. Borçlanma, modern devletin finansman yöntemidir. Sorun borçlanmanın kendisi değil, hangi şartlarda ve hangi ekonomik yapıyla borçlanıldığıdır.

4.2. “Batı gibi” olmak ne demektir?

Batı gibi olmak için Osmanlı’nın da mamul mal üreticisi haline gelmesi, eşitsiz ticaret anlaşmalarını ortadan kaldırması ve sanayileşmesi gerekirdi. Ancak Baltalimanı Anlaşması ve benzeri düzenlemeler, Osmanlı’nın sanayileşmesini fiilen imkânsız kılmıştır. Çünkü anlaşmalar gereği Osmanlı, kendi üreticisini koruyucu gümrük vergileri koyamıyordu. İngiltere’nin 18. yüzyılda yünlü dokuma sanayisini korumak için aldığı yüksek gümrük duvarları, Osmanlı’ya 19. yüzyılda yasaklanmıştı. Sanayileşemeyen bir ekonominin devleti, ister istemez dış açık verir ve borçlanır. Bu, hanedanın “medenilik” seviyesiyle ilgili değil, küresel işbölümüyle ilgilidir.

4.3. Oryantalist tezlerin günümüzdeki siyasi işlevi

Bugün popüler bazı çevrelerde “Şimdi de aynısı oluyor, AKP döneminde de savurganlık ve lüks borçlanmaya neden oluyor” şeklinde güncel bir benzetme yapılmaktadır. Bu, tarihsel bağlamı yok eden bir anakronizmden ibarettir. 19. yüzyıl Osmanlı mali krizleri ile 21. yüzyıl Türkiye ekonomisinin dinamikleri birbirinden tamamen farklıdır. Ancak oryantalist kurgunun en etkili yanı, geçmişe dair ürettiği basmakalıpların bugünün olaylarını yorumlamak için hazır bir şablon sunmasıdır. “Savurgan doğulu yönetici” stereotipi, toplumun kendine yönelttiği bir özeleştiri aracına da dönüşebilmektedir. Oysa bu stereotipin kendisi sömürgeci bir mirastır ve onu yeniden üretmek, eleştirel tarih bilincinin önünde bir engeldir.

Beşinci Bölüm: Sonuç 

Kurguyu Yıkmak, Tarihi Yeniden Düşünmek

Bu makalede gösterilmeye çalışıldığı gibi, Osmanoğulları ailesinin 19. yüzyıldaki yönetim pratikleri ve saray harcamaları, Batılı oryantalistlerin ve basının iddia ettiği gibi “kontrolsüz savurganlık” veya “despotik lüks” değildir. Aksine, Osmanlı saray harcamaları dönemin diğer hanedanlarıyla benzer düzeylerde seyretmiş, hatta bazı dönemlerde daha ölçülü olmuştur. Batılı gözlemcilerin bu harcamaları abartması ve çarpıtmasının temel nedeni, Osmanlı topraklarının paylaşımını meşrulaştıracak bir söylemsel zemine duydukları ihtiyaçtır.

Osmanlı mali krizlerinin gerçek nedenleri, saray harcamaları değil, şunlardır:

  1. Sanayileşememe ve küresel ekonomide birincil mal ihracatçısı konumuna sıkışma.

  2. Eşitsiz ticaret anlaşmaları (Baltalimanı 1838 ve sonrası) nedeniyle yerli sanayinin çökmesi.

  3. Kırım Savaşı, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı gibi büyük askeri harcamaların dış borçla finanse edilmesi.

  4. Batılı bankaların yüksek faizli ve ağır koşullu borç vermesi, borçların çevrilememesi.

  5. Dünya fiyat dalgalanmalarının Osmanlı gibi tarım ihracatçısı ülkeleri orantısız biçimde etkilemesi.

Donald Quataert’in vurguladığı gibi, “saray harcamalarını bu sürecin ana aktörü yapmak, bir kamyonun lastik patlağı sırasında yoldaki taşı suçlamak gibidir.” Taşın rolü vardır, tekerlek patlamasına katkıda bulunmuş olabilir, ama asıl neden patlak lastik, bozuk yol ve aşırı yüktür. Osmanlı’da “aşırı yük” küresel sistemdeki eşitsiz konum, “bozuk yol” ise yetersiz altyapı ve dönüşüm sancılarıdır.

Oryantalist kurguyu yıkmak, yalnızca tarihsel doğruluk adına değil, aynı zamanda bugünün dünyasını anlamak adına da gereklidir. Çünkü aynı çifte standart, günümüzde de faiz oranları, borç krizleri ve uluslararası kurumların (IMF, Dünya Bankası) kredi politikalarında varlığını sürdürmektedir. Bir “gelişmekte olan ülke” mali krize girdiğinde, bunun nedeni sıklıkla “yolsuzluk, savurganlık, kötü yönetim” olarak açıklanırken, aynı krizin yaşandığı bir Avrupa ülkesinde “küresel konjonktür, faiz şokları, likidite daralması” gibi yapısal nedenler öne çıkarılır.

Tarihçinin görevi, bu çifte standartları deşifre etmek, sömürgeci söylemin doğallaştırdığı kavramları sorunsallaştırmak ve geçmişin aktörlerini kendi bağlamları içinde anlamaya çalışmaktır. Osmanoğulları ailesi ne Batılı hayalindeki gibi “şark despotları” ne de onların ihtişam düşkünü savurganlarıdır. Onlar, zorlu bir geçiş döneminde, küresel ekonominin acımasız rekabet koşullarında varlığını sürdürmeye çalışan bir hanedandır. İşte bu nedenle, “Osmanoğulları yönetiminde oryantalist bir kurgu” sorusunun cevabı: Evet, 19. yüzyılda Batılı tarihçilerin ve basının inşa ettiği Osmanlı sarayı imgesi, büyük ölçüde oryantalist bir kurgudur. Ve bu kurgunun bugün hâlâ etkili olması, eleştirel tarih yazımının ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

  • Edward Said, Orientalism (1978).

  • Donald Quataert, *Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922* (2000).

  • Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi (2000).

  • Şevket Pamuk, *Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914* (2014).

  • Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar (1989).

  • François Georgeon, Sultan Abdülhamid (2003).

  • Carter V. Findley, Kalemiyeden Mülkiyeye (1980).

  • Reşat Kasaba, The Ottoman Empire and the World Economy (1988).

  • The Times arşivi (1845-1876).

  • Le Monde arşivi (1850-1875).

  • Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Maliye Nezareti defterleri (D. 1840-1875).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...