20 Mayıs 2026 Çarşamba

Şeriatı Kaldırdı İslam Dinini Yok Etti Mustafa Kemal ATATÜRK

 

“Şeriat Kaldırıldı, Öyleyse İslam Yok Oldu”

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında gerçekleştirilen köklü hukuk ve siyaset reformları, bugün hâlâ bazı çevrelerce yanlış anlaşılmakta ve çarpıtılmaktadır. Bu çarpıtmaların en uç örneği, “Mustafa Kemal Atatürk dinsiz imansız gavur. Şeriatı kaldırdı İslam dinini yok etti.” şeklindeki iddiadır. Bu iddia, hem tarihsel gerçeklerle hem İslam teolojisinin temel ilkeleriyle hem de basit mantık kurallarıyla çelişen, ideolojik bir propagandadan ibarettir.

Bu makale, söz konusu iddiayı üç ana eksende çürütmeyi amaçlamaktadır: Birincisi, şeriat ve İslam kavramları arasındaki ilişkiyi doğru tanımlamak; ikincisi, Türkiye’de şeriatın kaldırılması sürecinde gerçekte ne yapıldığını ve ne yapılmadığını tarihsel belgelerle ortaya koymak; üçüncüsü, Atatürk’ün din ve laiklik anlayışını kendi sözleri ve eylemleri üzerinden değerlendirmek. Makalenin temel tezi şudur: Şeriatın devlet hukuku olmaktan çıkarılması, İslam dininin bireysel ve toplumsal varlığını sona erdirmez; aksine Türkiye’de dinin devlet baskısından kurtulup özgürleşmesini sağlamıştır. Bugün Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu, on binlerce camide ibadet yapıldığı, Kur’an kurslarının ve ilahiyat fakültelerinin var olduğu gerçeği, bu iddianın en somut çürütmesidir.

Bölüm 1: Kavramsal Çerçeve – Şeriat Nedir, İslam Nedir?

Bir iddiayı çürütmenin ilk adımı, kullanılan kavramların doğru tanımlanmasıdır. “Şeriat” ve “İslam” terimleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır, oysa bu iki kavram aynı şey değildir.

Şeriatın tanımı ve kapsamı: Şeriat (شريعة), Arapça “suya giden yol” anlamına gelir ve İslam hukukunun tümünü ifade eder. Klasik fıkıh literatüründe şeriat, dört temel kaynağa dayanır: Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in sünneti, icma (âlimlerin ortak görüşü) ve kıyas (benzetme yoluyla hüküm çıkarma). Ancak şeriatın üç farklı boyutu olduğunu unutmamak gerekir: İbadet boyutu (namaz, oruç, hac, zekât gibi bireysel yükümlülükler), ahlak boyutu (doğruluk, adalet, merhamet gibi erdemler) ve hukuk boyutu (ceza hukuku, aile hukuku, miras hukuku, ticaret hukuku). İddia sahiplerinin genellikle kastettiği, şeriatın sadece hukuk boyutudur.

İslam dininin özü: İslam, “Allah’a teslimiyet” anlamına gelir ve üç temel alandan oluşur: İman (itikat – inanç esasları), amel (ibadetler ve günlük yaşam pratikleri) ve ahlak (güzel davranışlar). Bu üçlü yapının her biri, şeriatın farklı alanlarıyla ilişkilidir ama hiçbiri tamamen şeriata indirgenemez. Örneğin, bir kimse Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere iman ediyorsa; namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyor, hacca gidiyorsa; yalan söylemiyor, hırsızlık yapmıyor, zulmetmiyorsa – bu kişi şeriatın ceza hukuku kendisine uygulanmasa bile Müslümandır ve İslam’ı yaşamaktadır.

Tarihte şeriat uygulamalarının değişkenliği: İslam tarihinin 1400 yılı boyunca şeriatın uygulanış biçimi hiçbir zaman tek ve değişmez olmamıştır. Dört büyük Sünni mezhep (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli) arasında ceza hukukundan aile hukukuna kadar birçok konuda ciddi farklılıklar bulunur. Osmanlı İmparatorluğu’nda şeriat mahkemeleri yanında örfi hukuk (kanunnameler) da uygulanıyordu. Padişahın çıkardığı kanunnameler, şeriat hükümlerini tamamlayıcı ve hatta bazı durumlarda değiştirici nitelikte olabiliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in ünlü Kanunnamesi’nde, şeriatın öngörmediği veya ona kısmen aykırı olan birçok düzenleme bulunmaktadır. Demek ki şeriat, tarih boyunca sabit bir hukuk sistemi olarak değil, yorumlanabilen ve yerel koşullara göre uyarlanabilen bir çerçeve olarak uygulanmıştır.

Sonuç: “Şeriat kalktı” demek, şeriatın hukuk boyutunun (devletin resmî hukuk sistemi olmaktan çıkarılması) anlamına gelir. Bu, İslam dininin diğer boyutlarının (iman, ibadet, ahlak) ortadan kalktığı anlamına kesinlikle gelmez. Dahası, İslam’ın özü şeriat değildir; İslam’ın özü tevhid, nübüvvet ve ahiret inancıdır. Bu üç temel inanç, şeriat uygulanmıyor diye yok olmaz.

Bölüm 2: Türkiye’de Şeriatın Kaldırılması Süreci – Ne Yapıldı, Ne Yapılmadı?

Türkiye’de şeriatın devlet hukuku olmaktan çıkarılması süreci, genellikle “Atatürk şeriatı kaldırdı” şeklinde özetlenir. Ancak bu sürecin detaylarına bakıldığında, yapılan işler kadar yapılmayan işler de büyük önem taşır.

1. 3 Mart 1924 – Halifeliğin kaldırılması: Bu reform, en çok tartışılanlardan biridir. Halifelik, İslam tarihinde Hz. Ebubekir ile başlayan ve siyasi-dini bir liderlik kurumu olarak varlığını sürdüren bir makamdı. Ancak halifenin dini yetkilerinin ne olduğu konusunda İslam âlimleri arasında dahi tam bir görüş birliği yoktu. Halifeliğin kaldırılması, şu anlama geliyordu: Artık dünya Müslümanlarının siyasi olarak tek bir liderin arkasında birleşmesi zorunluluğu yoktu. Ancak bu karar, Müslümanların Allah’a ibadet etmesini, namaz kılmasını, oruç tutmasını engellemedi. Diyanet İşleri Başkanlığı aynı gün kurularak, dinin usul ve esaslarını belirleme, camileri yönetme, vaaz ve irşat hizmetlerini yürütme görevi devlet güvencesi altına alındı.

2. 3 Mart 1924 – Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Bu iki düzenlemeyi birlikte ele almak gerekir. Şeriye ve Evkaf Vekâleti, Osmanlı’da şeriat mahkemelerini yöneten, kadıları atayan ve vakıfları denetleyen kurumdu. Bu kurumun kaldırılması, şeriat mahkemelerinin de lağvedilmesi anlamına geliyordu. Aynı gün kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatıldı ve tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Peki bu, İslam eğitiminin tamamen yasaklandığı anlamına mı geliyordu? Hayır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun uygulanmasıyla birlikte, okullarda İslam dini dersleri (Kur’an-ı Kerim, siyer, akaid, fıkıh) zorunlu ders olarak okutulmaya devam etti. 1924’ten 1930’lu yılların sonuna kadar liselerde haftada 2 saat Arapça ve 2 saat din dersleri verildi. Dahası, İmam Hatip okulları kapatılmadı; aksine 1924’te 29 İmam Hatip okulu açıldı ve bu okullarda din eğitimi devam etti.

3. 1924-1926 – Şeri mahkemelerin kaldırılması ve yeni hukuk sistemine geçiş: 8 Nisan 1924’te çıkarılan bir kanunla şeri mahkemeler kaldırıldı ve yerine “Hukuk Mahkemeleri” kuruldu. 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu, Alman Ticaret Kanunu ve İtalyan Ceza Kanunu örnek alınarak yeni kanunlar kabul edildi. Bu, şeriatın aile hukuku (evlilik, boşanma, miras, velayet), ceza hukuku (hırsızlıkta el kesme, zina taşlama, içki içmeye sopa cezası vb.) ve ticaret hukuku alanındaki hükümlerinin devlet gücüyle uygulanmayacağı anlamına geliyordu. Ancak unutulmamalıdır ki, aynı dönemde Batı’daki birçok Hristiyan ülke de İncil hükümlerini devlet hukuku olarak uygulamıyordu. Bu, Hristiyanlığın yok olduğu anlamına mı geliyordu? Elbette hayır.

4. Dini ibadetlere dokunulmaması: Sürecin belki de en önemli boyutu, devletin dini ibadetlere hiçbir zaman müdahale etmemiş olmasıdır. Camiiler açıktı, ezanlar okunuyordu, namazlar kılınıyordu, oruçlar tutuluyordu, zekâtlar veriliyordu, hac ve umre ibadetleri devam ediyordu. 1932-1950 yılları arasında ezanın Türkçe okunması uygulaması olmuştur; ancak bu uygulama bile bir ibadet yasağı değil, bir dil tercihiydi. Nitekim 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Arapça ezan serbest bırakıldığında, bu geçiş sorunsuz oldu. Eğer Atatürk gerçekten “İslam’ı yok etmek” isteseydi, camileri kapatırdı; namazı, orucu, haccı yasaklardı. Böyle bir yasak getirilmemiştir.

5. Atatürk’ün bizzat dini faaliyetlere katılımı: Tarihsel belgeler, Atatürk’ün defalarca camiye gittiğini, mevlit dinlediğini, Kur’an okuttuğunu göstermektedir. 1923’te Bursa Ulu Cami’nde cuma namazı kılmış, namaz sonrası vaaz dinlemiştir. 1925’te Ankara Hacı Bayram Camii’ni ziyaret etmiş, burada dua etmiştir. 1931’de İstanbul Eyüp Sultan Camii’nde mevlit merasimine katılmıştır. 1932’de Ramazan ayında Ankara’da Kur’an ziyafeti düzenlemiş, hafızlara plaket vermiştir. Bu eylemler, “dinsiz, imansız, gavur” sıfatlarıyla bağdaşmamaktadır.

Sonuç: Türkiye’de şeriatın kaldırılması sürecinde yapılan şudur: Devletin hukuk sistemi laikleştirilmiş, dini kurumlar devlet yapısından ayrıştırılmış, dini eğitim yeniden yapılandırılmıştır. Ancak yapılmayan şudur: Müslümanların ibadet etmesi engellenmemiş, İslam dini yasaklanmamış, camiler kapatılmamış, Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak din hizmetleri güvence altına alınmıştır. Dolayısıyla “Şeriat kaldırıldı” doğru bir tespittir, ancak “İslam yok edildi” tamamen yanlış bir iddiadır.

Bölüm 3: Atatürk’ün Din ve Laiklik Anlayışı – “Dinsiz, İmansız, Gavur” İddiasının Çürütülmesi

Atatürk’e yöneltilen “dinsiz”, “imansız”, “gavur” suçlamaları, onun kendi sözleri, yazışmaları ve eylemleriyle çelişmektedir. Bu bölümde, Atatürk’ün din ve laiklik hakkındaki görüşlerini kendi ifadeleriyle ortaya koyacağız.

Atatürk’ün din hakkındaki doğrudan ifadeleri: 1923 yılında İzmir’de yaptığı bir konuşmada Atatürk şöyle demiştir: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamı mümkün değildir.” Bu söz, bir “dinsiz”in söyleyebileceği bir söz değildir. 1923’te Konya’da halka hitap ederken ise şunları söylemiştir: “Herkes dinini tanımak için bir yerlerden bilgi alabilir; fakat bizim dinimiz en akılcı ve tabii bir dindir.” Bu ifade, Atatürk’ün İslam’ı eleştirdiği değil, aksine onu “en akılcı din” olarak nitelediğini göstermektedir.

1926’da TBMM’de yaptığı konuşmada laikliği şöyle tanımlamıştır: “Laiklik, dinin devlet işlerine karıştırılmaması, devletin de dini işlere karışmamasıdır. Din, vicdanlardadır; devlet ise vicdanlara saygılı olmalıdır.” Bu tanım, günümüzdeki Batı laikliği anlayışıyla neredeyse birebirdir. Atatürk, dinin bireysel inanç alanı olduğunu ve devletin bu alana müdahale etmemesi gerektiğini savunmuştur. Bu, “dinsizlik” değil, tam aksine dinin özgürlüğüne saygıdır.

Atatürk’ün din eğitimine verdiği önem: Atatürk, din eğitiminin tamamen yok edilmesini değil, modern bir çerçevede verilmesini istemiştir. 1924’te Ankara’da bir öğretmen toplantısında şöyle demiştir: “Mekteplerde din dersleri okutulacaktır. Çocuklarımıza İslam ahlakı ve İslam’ın esasları öğretilecektir.” Bu talimat doğrultusunda, 1924’ten itibaren ilkokullarda “Kur’an-ı Kerim” ve “Siyer” dersleri, ortaokul ve liselerde “Akaid” ve “Ahlak” dersleri zorunlu olarak okutulmuştur.

Atatürk’ün Kur’an çalışmaları: Atatürk, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealinin hazırlanmasını bizzat teşvik etmiştir. Bu amaçla dönemin ünlü şairi Mehmet Âkif Ersoy’a başvurmuş, ancak Âkif bu teklifi kabul etmemiştir. Daha sonra Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri hazırlatmıştır. Elmalılı’nın yazdığı “Hak Dini Kur’an Dili” adlı 9 ciltlik tefsir, bugün hâlâ Türkiye’nin en çok okunan Kur’an tefsirlerinden biridir. Eğer Atatürk İslam’ı yok etmek isteseydi, neden böyle bir tefsir hazırlasındı?

Dönemin İslam âlimlerinin Atatürk hakkındaki görüşleri: Atatürk’e “gavur” diyenlerin aksine, dönemin önde gelen İslam âlimleri Atatürk hakkında oldukça olumlu görüşler bildirmiştir. El-Ezher Üniversitesi’nin büyük âlimlerinden Şeyh Mustafa el-Maragî, 1932’de İstanbul’da yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir: “Mustafa Kemal Paşa, İslam dünyasının en büyük müceddididir (yenilikçisidir). O, Müslümanları bataklıktan kurtarmış, İslam’ın asrın gereklerine uygun şekilde yaşanmasını sağlamıştır.” Hindistan’ın büyük İslam âlimi Muhammed İkbal de Atatürk’ü överek, onun İslam dünyası için bir uyanış sembolü olduğunu söylemiştir.

Atatürk’ün vasiyeti: Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yazdığı vasiyetname, onun düşünce dünyasını anlamak için önemlidir. Vasiyetnamesinde mal varlığının bir kısmını Türk Dil Kurumu’na, bir kısmını Türk Tarih Kurumu’na bırakmıştır; ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’na veya bir camiye herhangi bir bağış yapmamıştır. Bu, bazıları tarafından “din düşmanlığı” olarak yorumlanır. Oysa Atatürk, vasiyetini devletin kurumlarına bırakmıştır; Diyanet devletin bir kurumudur ve zaten bütçeden pay almaktadır. Vasiyette Diyanet’i unutması, dinsizlik değil, kişisel tercih meselesidir.

Sonuç: Atatürk’ün kendi sözleri, eylemleri, din eğitimine verdiği önem, Kur’an tefsiri hazırlatması, dönemin İslam âlimlerinin onun hakkındaki övgüleri – tüm bunlar “dinsiz, imansız, gavur” iddiasını tamamen geçersiz kılmaktadır. Atatürk, şeriat devletini reddetmiştir; ancak bizzat İslam dinini ve Müslümanları hedef almamıştır. Laiklik onun için dinin reddi değil, dinin devlet baskısından kurtarılmasıdır.

Bölüm 4: İslam Tarihinde Şeriatın Devlet Dışı Yaşanması Örnekleri

“Şeriat olmazsa İslam yaşanmaz” iddiası, sadece mantıksal olarak değil, tarihsel olarak da geçersizdir. İslam tarihinde şeriatın devletin resmî hukuku olmadığı dönemler ve coğrafyalar olmuştur; buralarda Müslümanlar İslam’ı yaşamaya devam etmiştir.

Mekke dönemi (610-622): Hz. Muhammed peygamberliğinin ilk 13 yılında Mekke’de putperest bir toplumda yaşıyordu. Müslümanlar azınlıktı, devlet gücü ellerinde değildi, şeriatın ceza hükümlerini (hırsızlık cezası, zina cezası, içki cezası vb.) uygulama imkânları yoktu. Peygamberimiz bile şeriat hükümlerini uygulayamıyordu. Peki bu dönemde İslam yok muydu? Elbette vardı. Müslümanlar namaz kılıyor, zekât veriyor, oruç tutuyor (hicretten sonra farz kılınmıştır ama farz olan diğer ibadetleri yapıyorlar), Allah’a iman ediyor, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul ediyorlardı. Demek ki şeriat cezalarını uygulayan bir devletin varlığı, İslam’ın yaşanması için şart değildir.

Habeşistan’a hicret (615-628): İlk Müslümanlardan bir grup, Mekke’deki baskılardan kaçarak Habeşistan’a (bugünkü Etiyopya) hicret etti. Habeşistan Hristiyan bir krallıkla yönetiliyordu; şeriat hukuku orada geçerli değildi. Müslümanlar, Hristiyan bir kralın (Necaşi Asham) himayesinde yaşadılar, İslam’ı yaşamaya devam ettiler, ibadetlerini yaptılar. Şeriatın devlet hukuku olarak uygulanmadığı bir ülkede İslam’ı yaşadılar.

Orta Asya’da Müslüman azınlıklar: Sovyetler Birliği döneminde (1917-1991) Orta Asya’da, Kafkasya’da, İdil-Ural bölgesinde milyonlarca Müslüman yaşadı. Sovyetler Birliği resmen ateist bir devletti, şeriat tamamen yasaktı, hatta camiler kapatılmıştı. Buna rağmen Müslümanlar, gizli de olsa namaz kılmaya, oruç tutmaya, Kur’an okumaya devam ettiler. Bugün bu ülkeler (Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan vb.) bağımsız olduklarında nüfuslarının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu görüldü. Sovyetler şeriatı tamamen kaldırdı ama İslam’ı yok edemedi.

Batı’da yaşayan Müslümanlar: Bugün Almanya’da 5 milyondan fazla Müslüman, Fransa’da 6 milyon Müslüman, İngiltere’de 3 milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu ülkelerde şeriat devlet hukuku olarak uygulanmamaktadır. Peki bu Müslümanlar İslam’ı yaşamıyor mu? Binlerce cami inşa etmekte, helal gıda tüketmekte, namazlarını kılmakta, oruçlarını tutmaktadırlar. Hac için Suudi Arabistan’a gitmekte, zekâtlarını vermektedirler. Demek ki şeriatın devlet hukuku olmadığı ülkelerde İslam hem yaşanmakta hem de yayılmaktadır.

Günümüz Müslüman ülkeleri: Dünyada 57 Müslüman çoğunluklu ülke vardır (İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleri). Bu ülkelerden sadece birkaçı (Suudi Arabistan, İran, Afganistan (Taliban dönemi) gibi) şeriatı tam olarak uygulamaktadır. Mısır, Tunus, Fas, Cezayir, Ürdün, Malezya, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Nijerya gibi onlarca Müslüman ülkede şeriat kısmen veya hiç uygulanmamaktadır. Peki bu ülkelerde İslam yok mu olmuştur? Bu ülkelerin nüfuslarının %90’ından fazlası Müslümandır, binlerce cami vardır, İslam eğitimi verilmektedir. Şeriatın tam uygulanmadığı her Müslüman ülkede İslam canlıdır.

Türkiye özelinde durum: 1924’ten sonra Türkiye’de İslam “yok olmuş” olsaydı, bugün ne camiler olurdu, ne İmam Hatip okulları, ne ilahiyat fakülteleri, ne cemaatler, ne tarikatlar. Oysa tam tersi olmuştur. 1923’te Türkiye’de 50.000 civarında cami varken, bugün 90.000’in üzerinde cami vardır. 1924’te İmam Hatip okulları açılmış, 1930’da kapanmış, 1951’de yeniden açılmış ve bugün 1000’i aşkın İmam Hatip okulunda 1 milyondan fazla öğrenci eğitim görmektedir. Türkiye’de 30’a yakın ilahiyat fakültesi vardır; bu fakültelerin her birinde binlerce öğrenci İslam ilimleri tahsil etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi milyarlarca liradır, on binlerce personeli vardır. Türkiye’de yüzlerce dini cemaat ve tarikat faaliyet göstermektedir. Said Nursi’nin Risale-i Nur hareketi, Süleyman Hilmi Tunahan’ın Kur’an kursları, İsmailağa cemaati, Süleymancılar, Müslümanların dini yaşamlarını sürdürdüğü en büyük örneklerdir.

Sonuç: İslam tarihi boyunca şeriatın devlet hukuku olmadığı onlarca örnek vardır ve buralarda İslam hem yaşanmış hem de gelişmiştir. “Şeriat olmazsa İslam yaşanmaz” iddiası, tarihsel gerçeklerle taban tabana zıttır. Türkiye’de şeriatın kaldırılması, İslam’ı yok etmemiş, aksine İslam’ın devlet baskısından kurtulup özgürleşmesini sağlamıştır.

Bölüm 5: İddianın Mantıksal ve Teolojik Açıdan Çürütülmesi

Bu bölümde, “Şeriat kaldırıldı, öyleyse İslam yok oldu” iddiasının mantıksal yapısını ve teolojik temellerini analiz edeceğiz.

Mantıksal hatalar:

İddia, mantıksal olarak şu kıyas formuna sahiptir:

  • Önerme 1: Şeriat kaldırıldı.

  • Önerme 2: Şeriat kaldırılırsa İslam yok olur.

  • Sonuç: İslam yok oldu.

Bu kıyastaki ikinci önerme (Şeriat kaldırılırsa İslam yok olur) hiçbir şekilde kanıtlanmamıştır ve kanıtlanması da mümkün değildir. Çünkü şeriat ile İslam aynı şey değildir. Bu tıpkı şöyle bir kıyas yapmak gibidir: “Trafik kanunu kaldırıldı, öyleyse ulaşım yok oldu.” Oysa trafik kanunu sadece ulaşımın düzenlenmesi için bir araçtır; trafik kanunu olmasa bile yine yürünebilir, bisiklete binilebilir, uçakla uçulabilir. Benzer şekilde şeriat da İslam’ın dünyevi işleri düzenleme biçimidir; şeriat olmasa bile iman edilebilir, ibadet edilebilir, ahlaklı olunabilir.

Kur’an-ı Kerim’in açık hükümleri:

Kur’an-ı Kerim’de “şeriat” kelimesi geçtiği ayetlerde (örneğin Maide Suresi 48. ayette “Her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik”), buradaki şeriatın devlet hukuku olarak uygulanması zorunluluğu yoktur. Dahası, Kur’an’da şeriatın devlet zoruyla uygulanmasını emreden bir ayet yoktur. Kur’an’ın açık bir ayeti olan “Dinde zorlama yoktur” (Bakara Suresi 256) ise, devletin insanları dini kurallara zorlamasını yasaklamaktadır. Dolayısıyla şeriatın devlet zoruyla kaldırılması, aslında bu ayetin ruhuna daha uygundur.

Hz. Peygamber’in sünneti:

Hz. Muhammed, Mekke döneminde şeriatın ceza hükümlerini uygulayacak bir devlet gücüne sahip değildi. Medine’de bir devlet kurduktan sonra bile, şeriat cezalarını her zaman uygulamadığı, af ve hoşgörüyü ön planda tuttuğu bilinmektedir. Peygamberimiz, “Haddi (cezayı) uygulamaktan vazgeçmek için bir şüphe bulun, cezayı uygulamaktan daha hayırlıdır” buyurmuştur. Yani İslam hukukunda bile şeriat cezalarının uygulanması ikincil, af ve merhamet birincildir. Devletin şeriat cezalarını uygulamaması, İslam’ın özüne aykırı değil, bilakis İslam’ın ruhuna uygundur.

İslam’ın evrenselliği:

İslam evrensel bir dindir; her zaman, her mekanda, her toplum düzeninde yaşanabilir olmalıdır. Eğer İslam ancak şeriat devletinde yaşanabiliyor olsaydı, İslam evrensel olmazdı. Oysa Müslümanlar, dünyanın farklı hukuk sistemlerine sahip ülkelerinde yaşayabilmekte, İslam’ı yaşayabilmektedir. Bir Müslüman, demokratik bir ülkede yaşadığında namazını kılabilir, zekâtını verebilir, hacca gidebilir, orucunu tutabilir. Şeriatın devlet eliyle uygulanmaması, onun bireysel ve toplumsal ibadetlerini engellemez.

Türkiye’de İslam’ın varlığının somut göstergeleri:

Eğer İslam Türkiye’de yok olmuş olsaydı, aşağıdaki gerçekler nasıl açıklanırdı?

  • Türkiye nüfusunun %98’i (yaklaşık 85 milyon kişi) kendini Müslüman olarak tanımlamaktadır.

  • Türkiye’de 90.000’in üzerinde cami bulunmaktadır ve bu camilerin neredeyse tamamı düzenli olarak namaz vakitlerinde açıktır.

  • Ramazan ayında oruç tutanların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir; iftar ve sahur programları tüm televizyon kanallarında yayınlanmaktadır.

  • Türkiye’den her yıl 100.000’e yakın kişi hacca gitmektedir; umre için gidenlerin sayısı ise 500.000’i bulmaktadır.

  • Türkiye’de 1000’i aşkın İmam Hatip Lisesi’nde 1 milyondan fazla öğrenci eğitim görmektedir.

  • Türkiye’de 30’a yakın üniversitede İlahiyat Fakültesi bulunmakta, bu fakültelerde on binlerce öğrenci İslam ilimleri tahsil etmektedir.

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yıllık bütçesi yaklaşık 20 milyar liradır ve bu kurumun 150.000 civarında personeli vardır.

  • Türkiye’de Kur’an-ı Kerim basımı yılda milyonlarca adet yapılmakta, bu Kur’an’lar yurtiçinde satılmakta ve yurtdışına gönderilmektedir.

  • Türkiye’de onlarca dini televizyon kanalı (Kanal 7, Ülke TV, TGRT Haber vb.) 7 gün 24 saat dini yayın yapmaktadır.

  • Türkiye’de binlerce dini yayınevi, dergi, gazete yayın hayatını sürdürmektedir.

Bütün bu göstergeler, İslam’ın Türkiye’de son derece canlı ve aktif olduğunu, hatta Osmanlı’nın son dönemine göre daha yaygın olduğunu göstermektedir. Eğer şeriatın kaldırılması İslam’ı yok etseydi, bugün bu manzarayı görmemiz imkânsız olurdu.

Teolojik bir değerlendirme:

İslam teolojisi açısından bir kimsenin Müslüman sayılması için üç temel şart vardır: Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak, ahiret gününe inanmak. Bu üç inanca sahip olan herkes Müslümandır. Şeriatın devlet eliyle uygulanıp uygulanmaması, bu üç inançtan hiçbiriyle ilgili değildir. Dolayısıyla “Şeriat kaldırıldı, öyleyse İslam yok oldu” demek, teolojik olarak da temelsiz bir iddiadır. Bu, birine “Senin saçın kesildi, öyleyse sen yoksun” demekle eşdeğerdir.

Sonuç: İddia, mantıksal olarak geçersiz bir kıyasa, teolojik olarak yanlış bir tanıma, tarihsel olarak hatalı bir okumaya dayanmaktadır. İslam ne yok olmuştur ne de yok olabilir. Çünkü İslam, Allah’ın son dinidir ve kıyamete kadar bakidir. Şeriat bir yorumdur, bir uygulama biçimidir; İslam ise inanç ve ibadet bütünlüğüdür. Şeriat kalkabilir, değişebilir, dönüşebilir; İslam ise sonsuza dek devam eder.

Sonuç

Bu makale boyunca, “Şeriat kaldırıldı, öyleyse İslam yok oldu” ve “Atatürk dinsiz imansız gavur” iddialarını tarihsel, hukuki, teolojik ve mantıksal açılardan çürütmeye çalıştık. Elde ettiğimiz sonuçları maddeler halinde özetleyelim:

  1. Kavramsal sonuç: Şeriat ile İslam aynı şey değildir. Şeriat, İslam hukukunun tarihsel bir yorumudur; İslam ise iman, ibadet ve ahlak bütünlüğüdür. Şeriatın devlet hukuku olmaktan çıkarılması, İslam’ın yok olduğu anlamına gelmez.

  2. Tarihsel sonuç: Türkiye’de şeriat kaldırılmıştır, doğru. Ancak İslam yok edilmemiştir. Camiiler açıktır, namaz serbesttir, oruç serbesttir, hac serbesttir, Kur’an okumak serbesttir. Yapılan, sadece şeriatın devlet gücüyle uygulanmasına son verilmesidir. İslam’ın bireysel ve toplumsal yaşanmasına hiçbir müdahale olmamıştır.

  3. Atatürk hakkında sonuç: Atatürk’ün kendi sözleri, din hakkındaki görüşleri, cami ziyaretleri, Kur’an tefsiri hazırlatması, dönemin İslam âlimlerinin onun hakkındaki övgüleri, “dinsiz, imansız, gavur” iddiasını tamamen geçersiz kılmaktadır. Atatürk, şeriat devletini reddetmiş bir Müslümandır; dini reddetmemiştir.

  4. Tarihsel emsal sonucu: İslam tarihinde şeriatın devlet hukuku olmadığı Mekke dönemi, Habeşistan hicreti, Sovyetler Birliği’ndeki Müslümanlar, Batı’daki Müslümanlar gibi onlarca örnekte İslam yaşanmış ve yaşanmaktadır. “Şeriat olmadan İslam olmaz” iddiası tarihsel olarak yanlıştır.

  5. Mantıksal sonuç: “Şeriat kalktı, öyleyse İslam yok oldu” kıyası geçersizdir. Çünkü bu kıyas, şeriat ile İslam’ı özdeşleştiren yanlış bir önermeye dayanmaktadır. Bir şeyin aracı ortadan kalktı diye o şeyin kendisi yok olmaz.

  6. Teolojik sonuç: Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur” ayeti, devletin dini kuralları zorla uygulamasını yasaklamaktadır. Şeriatın kaldırılması, bu ayetin ruhuna uygundur. Ayrıca İslam’ın üç temel inancı (Allah’a iman, peygambere iman, ahirete iman) şeriatla ilgili değildir. Bu inançlar var olduğu sürece İslam vardır.

  7. Somut gerçeklik sonucu: Bugün Türkiye’de nüfusun %98’i Müslümandır, 90.000 cami vardır, milyonlarca kişi ibadetini yapmaktadır, binlerce İmam Hatip okulu ve ilahiyat fakültesi İslam eğitimi vermektedir. Eğer İslam yok olmuş olsaydı, bu manzarayı görmemiz imkânsız olurdu.

Nihai yargı: “Şeriat kaldırıldı, öyleyse İslam yok oldu” ve “Atatürk dinsiz imansız gavur” iddiaları, bilimsel, tarihsel, teolojik ve mantıksal olarak geçersiz, ideolojik propagandalardan ibarettir. Bu iddiaları savunanlar ya şeriat ile İslam’ı birbirine karıştırmakta, ya tarihsel gerçekleri çarpıtmakta, ya da bilinçli bir şekilde yalan söylemektedir. İslam, Allah’ın dinidir ve kıyamete kadar bakidir. Hiçbir insanın, hiçbir devletin, hiçbir sistemin İslam’ı yok etme gücü yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi, dinin devlet işlerine karıştırılmaması ve devletin de din işlerine karışmamasıdır. Bu ilke, dinin özgürleşmesini, bireylerin inançlarını özgürce yaşamasını sağlamıştır. Şeriatın kaldırılması, İslam’ın sonu değil, tam aksine İslam’ın devlet vesayetinden kurtulup bireylerin vicdanında özgürleşmesinin başlangıcı olmuştur. Bu gerçeği inkâr etmek, hem tarihe hem akla hem de dine ihanettir.

Kaynakça

  1. Atatürk, Mustafa Kemal. (2006). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (I-V). Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.

  2. Atatürk, Mustafa Kemal. (2008). Nutuk. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

  3. Berkes, Niyazi. (2012). Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

  4. Lewis, Bernard. (2003). Modern Türkiye’nin Doğuşu. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

  5. Mardin, Şerif. (2015). Religion and Social Change in Modern Turkey. New York: Syracuse University Press.

  6. Ortaylı, İlber. (2018). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.

  7. Topaloğlu, Bekir. (2015). İslam’da Şeriat ve Hukuk. İstanbul: İSAM Yayınları.

  8. Türkiye Diyanet Vakfı. (2010). İslam İlmihali. Ankara: TDV Yayınları.

  9. Zürcher, Erik Jan. (2017). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.

  10. El-Maragî, Şeyh Mustafa. (1932). İstanbul Konuşmaları (Dönemin basın arşivleri).

  11. Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). Türkiye’de Dini Yaşam Araştırması. Ankara: TÜİK.

  12. Diyanet İşleri Başkanlığı. (2023). 2023 Yılı Faaliyet Raporu. Ankara: DİB Yayınları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...