7 Mayıs 2026 Perşembe

Türkiye’nin Yerli ve Milli Ekonomi Macerası (1923-2024)

Giriş: Benzetmenin Arkasındaki Gerçeklik

Bir ekonominin ayakta durması, tıpkı bir binanın ayakta durması gibidir. Tarım, hayvancılık ve madencilik, ekonominin sac ayağıdır; çünkü bunlar olmadan ne hammadde çıkar ne ham madde işlenir ne de bir artı değer yaratılır. Bu üç sektör, ekonominin toprağa, suya, havaya ve yeraltına kazılan ilk kazmadır. Fabrikalar ise sacdır – hammaddeyi alır, yoğurur, biçimlendirir, katma değer katar. Sac ayağı olmadan sac olmaz; sac olmadan ticaret olmaz; ticaret olmadan finans, bankacılık, sigortacılık olmaz; tüm bunlar olmadan da yerli ve milli ekonomiden bahsedilemez.

Bu benzetme, iktisat biliminin temel bir gerçeğini özetler: Bir ülkenin zenginliği, doğal kaynaklarını nasıl işlediğine, onları nasıl mamule dönüştürdüğüne ve bu mamulleri hangi finansal araçlarla yurtiçinde ve yurtdışında değerlendirdiğine bağlıdır. 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda, Anadolu’da bu sac ayağı büyük ölçüde harap haldeydi. Osmanlı’nın son yüzyılında tarım gerilemiş, hayvancılık göçerliğe terk edilmiş, madenlerin çoğu yabancı şirketlerin elindeydi. Fabrika denebilecek tesisler yok denecek kadar azdı. Ticaret, gayrimüslim tebaa ve yabancıların kontrolündeydi; bankacılık ise Osmanlı Bankası gibi yabancı sermayeli kurumların insafına kalmıştı.

Yerli ve milli ekonomi macerası, işte bu noktada başladı. Yüz yıllık bu yolculukta inişler ve çıkışlar, büyük atılımlar ve ağır krizler, coşkulu millî kalkınma hamleleri ve derin hayal kırıklıkları yaşandı. Bu makale, 1923’ten günümüze Türkiye’nin ekonomi politikasını, sac ayağı (tarım-hayvancılık-madencilik) ile sac (imalat sanayi) arasındaki gerilimli ve tamamlayıcı ilişki üzerinden anlatmayı amaçlamaktadır.

Birinci Bölüm: Cumhuriyetin Devraldığı Miras ve İlk Adımlar (1923-1929)

1.1 Harap Bir Memleket

Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 13 milyondu. Bu nüfusun yüzde 80’i köylerde yaşıyor, geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlıyordu. Ancak on yıl süren savaşlar (Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı) nüfusu kırmış, erkek nüfusunu azaltmış, hayvan varlığını yarıya indirmişti. At, katır, öküz gibi çeki hayvanlarının telef olması, tarla sürmeyi neredeyse imkânsız hale getirmişti.

Osmanlı’dan devralınan sanayi mirası içler acısıydı. 1915’te sayısı 270’i bulan küçük işletmeler, savaşın sonunda yağmalanmış, yıkılmış, makinaları sökülüp götürülmüştü. 1923’te fabrika ölçeğinde üretim yapan tesisler bir elin parmaklarını geçmiyordu: Hereke Fabrika-i Hümayunu, Bakırköy Bez Fabrikası, Feshane, Zonguldak Kömür İşletmeleri, birkaç un fabrikası ve küçük dokuma tezgâhları. Demiryolu ağı yetersizdi; 1923’te Türkiye’de 4.000 km’den daha az demiryolu vardı ve bunun büyük kısmı yabancı şirketlerin elindeydi. Karayolları neredeyse yoktu.

1.2 İzmir İktisat Kongresi: Zihniyet Devrimi

17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde toplanan İzmir İktisat Kongresi, Kurtuluş Savaşı’nın askerî zaferini iktisadi bir zafere dönüştürme iradesinin tezahürüydü. Kongreye çiftçiler, tüccarlar, sanayiciler ve işçiler temsilciler gönderdi. Mustafa Kemal Paşa kongreyi açarken şu tarihi sözleri söyledi: “Siyasi, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferlerin ömrü kısa olur.”

Kongrenin kabul ettiği Misak-ı İktisadi (Ekonomik And) kararları, özetle şu ilkeleri içeriyordu: Aşar vergisi kaldırılmalı; çiftçiye ucuz kredi sağlanmalı; sanayiyi teşvik edecek kanunlar çıkarılmalı; gümrük tarifeleri yerli üretimi korumalı; milli bankalar kurulmalı; yabancı sermayeye ihtiyaç duyulan alanlarda devlet denetimi şart koşulmalı. Bu kararlar, sonraki yüzyıl boyunca inişli çıkışlı da olsa Türk ekonomi politikasının temel referans çerçevesini oluşturacaktı.

1.3 Tarım ve Hayvancılıkta İlk Reform Çabaları

Cumhuriyetin ilk yıllarında en acil mesele, halkın beslenmesi ve tarımsal üretimin yeniden canlandırılmasıydı. 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Aşar (öşür) vergisi –Osmanlı’dan devralınan mahsulün onda biri oranındaki tarım vergisi– kaldırıldı. Bu, köylüyü rahatlatan önemli bir adımdı. Aynı dönemde Ziraat Bankası yeniden yapılandırılarak köylüye ucuz kredi vermeye başladı.

Hayvancılık alanında ilk iyileştirmeler de bu yıllarda yapıldı. 1926’da Haralar (devlet üreme çiftlikleri) kurulmaya başlandı. Karacabey Harası’nda Arap atları, Yetiştirme Çiftlikleri’nde merinos koyunları yetiştirilmesi için çalışmalar başladı. Ancak bu girişimler köylü düzeyinde yaygınlaşmadı; hayvancılık büyük ölçüde ilkel yöntemlerle yapılmaya devam etti.

1.4 Madencilikte Durum ve İlk Hamleler

1923’te Türkiye’de maden işletmeciliği yabancı sermayenin tekelindeydi. Zonguldak kömür havzası Fransızların elindeydi; bakır, krom, kurşun, çinko madenleri yabancı şirketler tarafından işletiliyordu. 1926’da çıkarılan Maden Kanunu, devlet hakkı ve rödövans (işletme hakkı) sistemini düzenledi. Bu kanun, devletin madenler üzerindeki egemenlik haklarını pekiştirmeyi amaçlıyordu. Ancak ilk yıllarda devletin maden işletme tecrübesi sınırlıydı; madencilik alanındaki en önemli gelişme, 1927’de kurulan Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu idi.

1.5 Ticaret ve Finansın Yetersizliği

Lozan Antlaşması’nın ekonomiyle ilgili hükümleri, Türkiye’nin millî iktisat politikasını uygulamasını bir süre geciktirdi. Antlaşmaya göre, kapitülasyonlar kalkıyordu ancak gümrük tarifeleri 1929 yılına kadar bağlanmıştı. Bu tarihe kadar Türkiye, Osmanlı döneminin düşük gümrük duvarlarını değiştiremiyor, yabancı mallarının akınına engel olamıyordu.

Bankacılık alanında durum da iç açıcı değildi. Osmanlı Bankası (1856’da kurulan, İngiliz ve Fransız sermayeli banka) fiilen merkez bankası işlevi görüyor, ancak Türkiye’nin kalkınma ihtiyaçlarını karşılamaktan çok, kendi hissedarlarının çıkarlarını kolluyordu. Yerli sermayeli İş Bankası 1924’te, Sanayi ve Maadin Bankası 1925’te kurulduysa da, bu bankaların sermayeleri yetersizdi. Sigortacılık ise tamamen yabancı şirketlerin tekelindeydi; Anadolu’da yangın, kaza, hayat sigortası gibi kavramlar henüz yaygınlık kazanmamıştı.

Değerlendirme: 1923-1929 dönemi, sac ayağının (tarım-hayvancılık-madencilik) yeniden ayağa kaldırılmaya çalışıldığı, ancak sacın (fabrikalar) henüz olmadığı, ticaret ve finans yapılarının da kurulmadığı bir geçiş dönemiydi. Yerli ve milli ekonomi bilinci yüksekti, ama maddi imkânlar çok sınırlıydı.

İkinci Bölüm: Devletçilik Dönemi ve Sanayileşme Hamlesi 

(1930-1945)

2.1 Dünya Buhranı ve Devletçilik Doktrini

1929 Dünya Ekonomik Buhranı, tarıma dayalı ekonomileri derinden sarstı. Tarım ürünleri fiyatları düştü, Türkiye’nin ihracatı azaldı, döviz gelirleri neredeyse durdu. Liberal ekonomi anlayışıyla bu krizle baş edemeyeceğini gören Cumhuriyet kadroları, 1930’larda devletçilik ilkesini benimsedi. 1931’de CHP’nin programında devletçilik resmen yer aldı: “Devlet, millî ekonomiyi ve özel teşebbüsü gözetir, ancak özel sektörün yapamadığı veya yeterince yapamadığı işleri bizzat üstlenir.”

2.2 Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (1934-1938)

Bu plan, Türkiye’nin modern anlamda ilk sanayileşme hamlesidir. Planın mimarı Sovyetler Birliği’nden davet edilen Prof. Orloff ve ekibiydi. Planın hedefi, hammaddesi yurtiçinde bulunan ve tüketim maddesi üreten sanayi dallarını kurmaktı. Kapsamda şu tesisler yer alıyordu:

  • Kayseri Bez Fabrikası (Sümerbank bünyesinde)

  • Nazilli Basma Fabrikası

  • Malatya, Ereğli, Isparta, Konya iplik ve bez fabrikaları

  • Gemlik Suni İpek Fabrikası

  • Zonguldak Kömür İşletmeleri’nin modernizasyonu

  • Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası

  • İzmir Çırçır Prese ve Yağ Fabrikası

Plan beş yılda tamamlandı. Bu tesisler, Türkiye’nin “sac”ıydı (imalat sanayisiydi) artık. Tekstil alanında yurtiçi talebin büyük bir kısmı karşılanır hale geldi.

2.3 İkinci Beş Yıllık Plan ve Karabük Demir Çelik

Birinci planın başarısı üzerine İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı (1938-1942). Bu planın en büyük projesi, Karabük Demir ve Çelik Fabrikaları’ydı. Demir-çelik, ekonominin belkemiğidir; makine, inşaat, otomotiv, altyapı gibi tüm diğer sanayilerin temel girdisidir. Karabük’te temel 1937’de atıldı, üretime 1939’da başlandı. III. Reich’tan sağlanan kredi ve teknoloji desteğiyle kurulan tesis, yılda 300 bin ton pik demir, 200 bin ton çelik üretecek kapasitedeydi. Karabük, “sac”ın sembolü haline geldi.

Ancak İkinci Dünya Savaşı nedeniyle planın diğer projeleri (nitrojen fabrikası, kauçuk fabrikası, ağır makine sanayi) savaş sonrasına ertelendi.

2.4 Etibank ve Madenciliğin Millileştirilmesi

1935’te kurulan Etibank (Eti: Hititlerin demir işlemesine ithafen; bank: kurum), devlet maden şirketi olarak tasarlandı. Etibank’ın kuruluşuyla birlikte, stratejik madenler devlet eliyle işletilmeye başlandı:

  • 1936’da Krom Madenleri işletmeye açıldı (II. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya krom satışı önemli gelir getirdi).

  • 1939’da Divriği Demir Madeni işletmeye alındı; buradan çıkan cevher, Karabük’te işleniyordu.

  • 1940’larda bor madenleri üzerinde incelemeler başladı; ancak büyük bor tesisleri çok sonra kurulacaktı.

Etibank sadece maden çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda enerji üretiyordu (Çatalağzı Termik Santrali). Böylece sac ayağı olan madencilik ile sac olan sanayi arasında ilk entegrasyon kurulmuş oluyordu.

2.5 Tarım ve Hayvancılıkta Devletçi Yaklaşım

Sanayileşme hamlesi sürerken tarım ihmal edilmedi. 1937’de kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), hububat fiyatlarını istikrara kavuşturmak, üretici ile tüketici arasında dengeli bir fiyat oluşturmak amacıyla kuruldu. TMO, devlet alım garantisi vererek çiftçiyi destekliyor, aynı zamanda buğday stoklarıyla iç pazarı koruyordu. 1938’de Et ve Balık Kurumu kurularak hayvancılık ürünlerinin değerlendirilmesi ve kırmızı ette fiyat istikrarı sağlanması hedeflendi.

Bu yıllarda Türk tarımı toprak reformu bekliyordu. 1937’de çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu taslağı tartışıldıysa da Meclis’ten geçmedi. Büyük toprak sahipliği (ağalık) sistemi devam etti, topraksız köylü sorunu çözülemedi.

2.6 Finansal Yapılanma: TCMB ve Milli Bankalar

En önemli finansal gelişme, 11 Haziran 1930’da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) kurulmasıydı. TCMB, banknot ihraç etme yetkisine sahip, devletin hazine işlemlerini yürüten ve para politikasını belirleyen kurum oldu. TCMB’nin kurulmasıyla Osmanlı Bankası’nın merkez bankası işlevi sona erdi.

1930’lu yıllarda birçok devlet bankası kuruldu: Sümerbank (sanayi yatırımları), Etibank (maden ve enerji), Belediyeler Bankası (daha sonra İller Bankası), Denizbank (denizcilik). Bu bankalar, piyasa koşullarından bağımsız, kalkınma hedefli kredi dağıttılar. Kamu bankacılığı, Türk finans sisteminin belkemiği haline geldi.

Sigortacılık alanında da millileşme eğilimi vardı. 1929’da kurulan Milli Reasürüans, yabancı reasürans şirketlerine bağımlılığı azaltmayı hedefliyordu. 1939’a gelindiğinde, devlete ait sigorta şirketleri (Milli Sigorta, Türk Ticaret Bankası Sigorta Şubesi vb.) faaliyete geçmişti.

2.7 Savaş Yılları (1939-1945): Ekonomide Fedakârlık

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmadı ancak savaşın etkilerini derinden hissetti. Orduyu seferber eden Türkiye, savunma harcamalarını artırmak zorunda kaldı. Milli Korunma Kanunu (1940) ile hükümet, temel tüketim mallarının fiyatlarını belirleme, üretim ve dağıtımı kontrol etme yetkisi aldı. Varlık Vergisi (1942) ve Toprak Mahsulleri Vergisi (1943) gibi olağanüstü uygulamalar, özellikle gayrimüslim vatandaşlar ve çiftçiler üzerinde ağır yükler yarattı.

Savaş boyunca sanayi tesisleri kapasitenin altında çalıştı, hammadde sıkıntısı baş gösterdi, enflasyon hızla yükseldi. Ancak savaş sona erdiğinde, Türkiye’nin sanayi altyapısı savaşta yıkılan Avrupa ülkelerine kıyasla nispeten sağlamdı. Karabük, Kayseri, Nazilli, Gemlik tesisleri hâlâ üretim yapıyordu.

Değerlendirme: 1930-1945 dönemi, sac ayağı ile sacı (imalat sanayisini) birleştiren bir irade sergilendi. Tarım bir ölçüde desteklendi, madencilik millileştirildi, fabrikalar kuruldu, finansal altyapı oluşturuldu. Türkiye, bir yandan ithal ikamesi yapıyor, bir yandan da dış dengeyi gözetiyordu. Ancak bu sistem, “kendi kendine yeten” bir otarşiye dönüşme riskini de taşıyordu. Dış rekabete kapalı, devlet koruması altında büyüyen sanayi, ileride verimlilik ve kalite sorunu yaşayacaktı.

Üçüncü Bölüm: Çok Partili Dönem ve Liberal Dönüşün Başlangıcı (1946-1960)

3.1 Demokrat Parti’nin Yükselişi ve Marshall Yardımları

1946’da çok partili hayata geçildi; 1950 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) ezici bir zaferle iktidara geldi. DP, devletçi uygulamalara karşıydı; özel sektörün önünü açmayı, tarımı teşvik etmeyi ve Batı ile yakın işbirliği yapmayı vaat ediyordu.

Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte ABD, Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı müttefik olarak görmeye başladı. 1947’de ilan edilen Truman Doktrini kapsamında Türkiye’ye askeri yardım verildi. 1948’de başlayan Marshall Planı çerçevesinde ise Türkiye’ye 1948-1952 arasında toplam 225 milyon dolar yardım yapıldı. Bu yardımın büyük bir kısmı tarım ekipmanı (traktör, biçerdöver, pulluk) ve altyapı yatırımlarına (yol, liman, baraj) harcandı.

3.2 Tarımda Makineleşme Patlaması

Marshall yardımlarının en somut etkisi, tarımda makineleşmenin hızlanması oldu. 1950’de Türkiye’de 17.000 traktör varken, 1960’a gelindiğinde bu sayı 45.000’e ulaştı. Biçerdöver sayısı da aynı dönemde 2.000’den 15.000’e çıktı. Tarımda makineleşme, ekili alanların genişlemesine ve üretimin artmasına yol açtı. 1953’te buğday rekoltesi tarihi rekor kırdı.

Ancak makineleşmenin bir bedeli oldu: Toprak sahipleri daha fazla toprağı işleyebilmek için küçük çiftçilerin topraklarını satın aldı veya kiraladı. Topraksız köylüler ya da az topraklı çiftçiler ya tarım işçisi oldular ya da büyük şehirlere göç etmeye başladılar. 1950’ler, Türkiye’de “köyden kente göçün” ilk büyük dalgasına sahne oldu.

Hayvancılık da mera alanlarının daralmasından olumsuz etkilendi. Traktörle sürülen topraklar, merayı azalttı. Karma tarım (hem bitkisel üretim hem de hayvancılık yapmak) yerine ticari tarım (sadece buğday, pamuk, tütün gibi pazarlanabilir ürünler) yaygınlaştı. Hayvan sayısı 1950-1960 arasında önemli ölçüde azaldı.

3.3 Madencilik ve Enerji: Yeni Arayışlar

DP iktidarında madencilik alanında en önemli gelişme, 1954’te çıkarılan Petrol Kanunu oldu. Bu kanun, petrol arama ve işletme ruhsatlarının yabancı şirketlere verilmesine imkân tanıyordu. 1955-1960 arasında Mobil, Shell ve İngiliz Petrolü gibi şirketler Türkiye’de petrol aramaya başladı. 1956’da Raman’da (Batman) petrol bulundu; 1960’a kadar üretime geçilemedi ancak altyapı hazırlandı.

Krom madenciliği, Soğuk Savaş döneminde stratejik önem kazandı. NATO üyesi Türkiye, krom satarak döviz kazandı. Ancak krom işleme sanayi kurulmadığı için ihraç edilen krom, ham maden olarak satıldı, yani katma değer düşük kaldı.

3.4 Sanayide Gerileme ve Özel Sektörün Yükselişi

DP, KİT’leri (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) fazla büyümüş, verimsiz ve özel sektörün önünde engel olarak görüyordu. Karabük, Sümerbank gibi kuruluşların özelleştirilmesi, kamuya ait işletmelerin küçültülmesi gündeme geldi. Ancak bu konuda radikal adım atılamadı; KİT’ler varlığını korudu, ama yeni yatırım yapılmadı.

Özel sektör ise daha çok tüketim malları üretimine yöneldi: dokuma, un, şeker, çimento gibi sektörlerde özel fabrikalar kuruldu. Ancak ağır sanayi, demir-çelik, makine imalatı gibi sermaye yoğun alanlarda özel sektör yatırım yapmadı. Sonuçta 1950’ler Türkiye’sinde sanayileşme durakladı, hatta bazı alanlarda geriledi.

1955’te çıkarılan Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ile yabancı yatırımcılara çeşitli kolaylıklar sağlandı. Ancak bu dönemde Türkiye’ye gelen yabancı sermaye sınırlı kaldı; çünkü altyapı, hukuki güvence ve vasıflı işgücü yetersizdi.

3.5 Ticaret ve Finans: Dışa Açılma ve Krizler

DP, dış ticarette liberal bir politika izledi. İthalat kotaları hafifletildi, lüzumsuz ithalat yasakları kaldırıldı. Sonuç: 1950-1953 arasında ithalat patladı. Ancak ihracat aynı hızla artmadığı için dış ticaret açığı büyüdü. Döviz rezervleri tükendi, döviz kuru baskı altında kaldı.

1958’de Türkiye ekonomisi bir krizin eşiğine geldi. Dış borçlar ödenemez hale gelmiş, enflasyon yüzde 20’leri aşmış, sanayi tesisleri döviz yetersizliğinden yedek parça ithal edemez duruma düşmüştü. bu kriz, IMF ile ilk kez bir “stand-by” anlaşması imzalanmasına yol açtı (1958). IMF’nin istekleri doğrultusunda Türk lirası devalüe edildi (2.8 TL’den 9 TL’ye çıkarıldı), dış ticaret rejimi daha da serbestleştirildi.

Bankacılık sektörü DP döneminde canlandı. Özel sermayeli Garanti Bankası (1946), Yapı Kredi Bankası (1944) büyüdü; bunlara DP’ye yakın iş adamlarının kurduğu yeni bankalar (İstanbul Bankası, Türkiye İmar Bankası vb.) eklendi. Sigortacılıkta da özel şirketler çoğaldı. Ancak bu bankaların kredi vermede önceliği ithalata bağımlı ticaretti; sanayi yatırımlarına kredi akışı sınırlı kaldı.

Değerlendirme: 1950-1960 dönemi, sac ayağının (tarım) kısa süreli bir canlanma yaşadığı, ancak sacın (sanayi) ihmal edildiği, finans ve ticaretin ise giderek dışa bağımlı ve spekülatif hale geldiği bir dönemdi. Yerli ve milli ekonomi söylemi, Batılı müttefiklik ve serbest piyasa anlayışı karşısında zayıfladı. 1958 Krizi, Türkiye’yi IMF’nin kucağına itti; bu kucaklaşma, ileride daha da derinleşecekti.

Dördüncü Bölüm: Planlı Kalkınma Dönemi ve İthal İkamesi Sanayileşmesi (1960-1980)

4.1 1960 Darbesi ve Planlı Kalkınma Fikri

27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, DP iktidarının ekonomi yönetimindeki başarısızlıkları, enflasyonu, dış borçlanmayı ve gelir adaletsizliğini gerekçe gösterdi. Askeri yönetim, ekonominin “plansız ve programsız” olduğunu, kalkınmanın hızlandırılması için bir plana ihtiyaç duyulduğunu ilan etti. 1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), bu anlayışın kurumsallaşmış halidir.

1963’te yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967), temel olarak “ithal ikameci sanayileşme” stratejisini benimsedi. Bu stratejinin mantığı şuydu: Döviz kazanmak için ihracata odaklanmak yerine, yurtiçinde üretilmeyen malları (özellikle ara malları ve sermaye malları) da yurtiçinde üretmeye başlamak. Böylece döviz ihtiyacı azalacak, sanayi tamamlanmış bir hale gelecekti.

4.2 Sanayide Büyük Atılım: Ağır Sanayi Yatırımları

Planlı dönemde Türkiye’de daha önce hiç görülmemiş ölçekte sanayi yatırımları yapıldı. Bunlardan bazıları:

  • Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (ERDEMİR): 1965’te temeli atılan, 1975’te üretime başlayan tesis, Karabük’ün aksine, sürekli döküm teknolojisiyle donatılmıştı. ERDEMİR, yılda 1.5 milyon ton çelik üretecek kapasiteyle, Türkiye’nin demir-çelik ihtiyacının büyük kısmını karşılamaya başladı.

  • Petrokimya Tesisleri: 1965’te kurulan Petkim, İzmir Aliağa’da petrokimya kompleksini inşa etti. Naylon, polietilen, PVC gibi plastik hammaddeleri üretilmeye başlandı. 1975’te üretime geçen tesis, ithalat bağımlılığını ciddi ölçüde azalttı.

  • Makine ve Kimya Endüstrisi (MKEK): Savunma sanayi girdisi üreten MKEK, sivil alanda da döküm, takım tezgâhları, silah üretiminde yerliliği artırdı.

  • Otomotiv Sanayi: 1966’da kurulan Otosan, Ford lisansıyla kamyonet üretimine başladı. 1969’da TOE, Türk Otomobil Fabrikası olarak kuruldu. Ardından Tofaş (1971), Oyak-Renault (1974) geldi. Ancak bu tesisler tamamen ithal parçalarla montaj yapıyordu; yerlilik oranı düşüktü.

  • Beyaz Eşya, Elektronik: Arçelik (1955’te kurulmuştu ama büyük atılımını 1970’lerde yaptı), Profilo, Vestel gibi firmalar bu dönemde teşviklerle büyüdü.

Bu fabrikalar, ekonominin “sac”ı oldu. Artık Türkiye, sadece pamuk ekip bez dokumuyor, aynı zamanda demir eritiyor, petrokimya üretiyor, araba montajlıyor, buzdolabı yapıyordu.

4.3 Tarım ve Hayvancılıkta Planlı Yaklaşım

Planlı dönemde tarım da düzenlemeye tabi tutuldu. 1960’ta çıkarılan Toprak ve Tarım Reformu Kanunu taslağı yine Meclis’ten geçemedi, ancak fiyat desteklemeleri sistematik hale getirildi. TMO, Çaykur, Tekel, Et ve Balık Kurumu gibi kurumlar, üreticiden ürün alıp fiyat istikrarı sağlamaya devam etti.

1970’lerde tarımda dikkat çeken bir gelişme, Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) hazırlık çalışmalarına başlanması oldu. 1977’de DPT bünyesinde GAP koordinasyon birimi kuruldu. Adıyaman, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerini kapsayacak dev sulama projesi, henüz yapım aşamasına geçmemişti ama tasarım aşaması tamamlandı.

Hayvancılıkta ise merayı koruma bilinci oluşmaya başladı. 1960’larda çıkarılan Mera Kanunu ile mera vasfındaki arazilerin tarla açılarak işgal edilmesi yasaklandı. Ancak uygulama zayıf kaldı; köylüler, özellikle Doğu ve İç Anadolu’da, kendi merasını sürmeye devam etti.

4.4 Madencilikte Yeni Keşifler ve Etibank’ın Rolü

Planlı dönem en önemli madencilik hamlelerine sahne oldu:

  • Bor madeni: 1960’larda Eskişehir-Kırka’da dünyanın en büyük bor yatakları keşfedildi. Etibank bünyesinde Bor İşletmesi kuruldu. İlk aşamada ham bor (konsantre) ihraç edildi, 1970’lerde ise bor asidi ve rafine ürünlere geçildi. Türkiye, bor rezervinde dünyada yüzde 70 paya sahip hale geldi.

  • Azot Sanayii: 1967’de kurulan Azot Sanayii T.A.Ş., Kütahya, Samsun, Elazığ’da gübre fabrikaları kurdu. Bu fabrikalar, yurtiçinde üretilen amonyak ve üre ile tarımın yapay gübre ihtiyacını karşılamaya başladı.

  • Alüminyum: 1973’te Seydişehir Alüminyum Tesisleri üretime başladı. Bu tesis, yurtiçinden çıkarılan boksitten alüminyum üretiyordu.

  • Kükürt, Bakır: Küre (Kastamonu) bakır işletmesi, Murgul (Artvin) bakır tesisleri kapasite artırımına gitti.

Etibank, bu dönemde dev bir holdinge dönüştü; maden, enerji, gübre, metalürji alanlarında faaliyet gösteriyordu.

4.5 Finansal Derinleşme ve Sigortacılık

Planlı dönemde bankacılık sistemi hem kamu hem özel sektörde büyüdü. Devlet yatırım bankaları (Sümerbank, Etibank, Türkiye Kalkınma Bankası) plan hedeflerine uygun kredi dağıttı. TCMB, döviz kuru baskısını yönetmek için giderek daha aktif bir rol oynadı; Türk lirası aşırı değerli tutularak ithal ara mallarının uygun fiyatla yurtiçine girmesi sağlandı.

1970’lerde sigortacılık sektörü de gelişti. Zorunlu Trafik Sigortası (1963) ile bireysel sigortacılık tabana yayılmaya başladı. Sigorta şirketlerinin sayısı arttı, ancak sektör hâlâ yabancı reasüransa bağımlıydı.

1970’lerin sonunda Türk bankacılık sistemi şu tabloyu arz ediyordu: Kamu bankaları (Ziraat, Halkbank, Vakıfbank, Emlak Bankası) toplam mevduatın yüzde 65’ini, özel bankalar yüzde 30’unu, yabancı bankalar yüzde 5’ini elinde tutuyordu. Bu yapı, “yerli ve milli” bir finansal mimarinin inşa edildiğini gösteriyordu.

4.6 1970’lerde Kriz: Petrol Şoku, Döviz Darboğazı ve Enflasyon

1970’lerin başında her şey yolunda gidiyor gibiydi. Ancak 1973 ve 1979 petrol şokları, Türkiye’yi ciddi şekilde sarstı. Türkiye, petrol ithal eden bir ülkeydi; petrol fiyatları dört katına çıkınca döviz ihtiyacı patladı. İthal ikameci sanayi, ara mallarını ve yedek parçalarını ithal ettiği için döviz sıkışınca fabrikalar yarı kapasite çalışmaya başladı. Kuyruklar oluştu, karne uygulaması (şeker, yağ, benzin) yeniden geldi.

1977-79 arasında Türkiye adeta bir dış borç batağına saplandı. Alacaklı ülkeler ve IMF, “yapısal reform” dayattı. 1979’da kısa bir süre başbakanlık yapan Bülent Ecevit, zorunlu tasarruf önlemleri aldı, ancak ekonomiyi düzeltemedi. Enflasyon üç haneli rakamlara (yüzde 100’ün üzerine) çıktı. İşsizlik patladı.

Planlı kalkınma dönemi, 1970’lerin sonunda iflas noktasına gelen bir ekonomiyle sona erdi. Yerli ve milli ekonomi anlayışı, döviz bulamadığı için tıkanmıştı. İthal ikamesi stratejisi, dış şoklara karşı son derece kırılgan olduğunu göstermişti.

Değerlendirme: 1960-1980 dönemi, “sac”ın (imalat sanayinin) en güçlü biçimde genişlediği, ülke içinde demir-çelikten petrokimyaya, gübreden alüminyuma kadar birçok alanda kapasite yaratıldığı dönemdir. Tarım ve madencilik –sac ayağı– da plan dahilinde desteklenmiştir. Ancak bu sistem, dünya piyasalarından kopuk, korumacı bir yapıda olduğu için verimlilik artışı sağlayamamıştır. Finans sistemi, döviz sıkıntısı içinde kıvranan sanayiyi besleyememiştir. 1970’lerin sonundaki kriz, Türkiye’yi yeni bir dönüşüme zorlamıştır.

Beşinci Bölüm: 24 Ocak Kararları ve Dönüşüm (1980-1990)

5.1 12 Eylül 1980 Darbesi ve Ekonomik Program

24 Ocak 1980’de (darbeden sekiz ay önce) Demirel hükümeti, Turgut Özal’ın hazırladığı “24 Ocak İstikrar Malleri” adı verilen ekonomik programı yürürlüğe koydu. Bu program, ithal ikameci, devletçi, korumacı modeli terk ederek, ihracata dayalı, serbest piyasa ekonomisine geçişi hedefliyordu. 12 Eylül askeri darbesi, bu programı uygulamakta kararlı bir siyasi irade yaratınca, dönüşüm hızlandı.

24 Ocak programının ana hatları:

  • Döviz kuru serbest bırakıldı; TL fiilen devalüe edildi.

  • İthalat rejimi serbestleştirildi; ithalat kotaları kaldırıldı, gümrük vergileri düşürüldü.

  • İhracata sübvansiyon verildi; ihracatçılar döviz kazancının bir kısmını serbest piyasadan satma hakkı elde etti.

  • Faizler serbest bırakıldı; bankalar mevduat faizini piyasaya göre belirlemeye başladı.

  • KİT ürünlerine yapılan zamlar, bütçe açığını kapatmaya yönelikti.

  • Yabancı sermaye yatırımlarının önündeki engeller kaldırıldı.

5.2 İhracat Patlaması ve “Sac”ın (İmalat Sanayinin) Kan Kaybetmesi

24 Ocak programı, kısa vadede başarılı gibi göründü. İhracat 1980’de 2.9 milyar dolarken, 1985’te 7.9 milyar dolara, 1990’da 13 milyar dolara yükseldi. İhracatın kompozisyonu değişti: tarım ürünlerinin payı düştü, sanayi ürünlerinin payı arttı (özellikle hazır giyim, tekstil, konfeksiyon, otomotiv yan sanayisi).

Ancak bu “ihracat patlamasının” sakıncaları da büyüktü:

  • Sanayi ürünlerinin içindeki yerlilik oranı hızla düştü. Tekstil fabrikaları yerli pamuk yerine Mısır, Özbekistan pamuğu ithal etmeye başladı (kalite gerekçesiyle). Otomotiv montaj tesisleri, yedek parçayı İtalya, Almanya, Japonya’dan ithal ediyordu. Yani sac (imalat sanayi), sac ayağından ayrıştı.

  • İhracatta marka değeri yoktu; Türkiye, fason üretim (out-sourcing) merkezi oldu. Katma değer düşük, işçilik ucuzdu.

  • İç pazar, ithal mallarının akınına uğradı. Birçok yerli malı, kalite ve fiyat olarak rekabet edemeyerek üretimden kalktı. Örneğin, 1970’lerde yerlisi üretilen traktör, buzdolabı motoru, bilgisayar gibi ürünler, ithal markalar karşısında tutunamadı.

5.3 Tarım ve Hayvancılığın Tasfiyesi

24 Ocak politikalarının en ağır yıkımı tarım ve hayvancılıkta yaşandı. Desteklemeler (prim, taban fiyat, sübvansiyon) “bütçe açığını kapatmak” gerekçesiyle kesildi. TMO, 1980’de buğday alım fiyatını düşük tuttu, çiftçi zarar etti. Gübre, tohum, ilaç sübvansiyonları kaldırıldı. Tarım kredileri faizleri yükseltildi.

Sonuç: Çiftçi toprağını ekmez oldu. 1980’lerde milyonlarca köylü (resmî rakamlara göre 3.5 milyon, gayriresmî tahminlere göre 5 milyon kişi) köyünü terk ederek İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Bursa gibi büyük şehirlere göç etti. Bu göç, gecekondu patlamasına, işsizliğin artmasına ve sosyal gerilimlerin derinleşmesine yol açtı.

Hayvancılık daha da ağır darbe aldı. Meralar üzerinde baskı azaldı (köyden göç olunca hayvanlar da sahipsiz kaldı), ama destekleme kesilince besicilik kârsız hale geldi. Kırmızı et üretimi hızla düştü; et fiyatları yükseldi. 1980’ler boyunca Türkiye, sığır etinde dışa bağımlı hale gelmeye başladı.

5.4 Madencilikte Özelleştirme Eğilimi

1980’lerde madencilikte de yapısal değişim yaşandı. Etibank’ın bazı tesisleri özelleştirildi veya kapatıldı. Krom üretimi düştü. Altın madenciliği için yabancı şirketlere ruhsat verilmesi bu dönemde hız kazandı. 1986’da Bergama (Ovacık) altın madeni için ilk ruhsat başvuruları yapıldı; tesis 1990’larda faaliyete geçecekti.

Bor, stratejik olarak devlet elinde tutuldu; ancak bor ürünlerinin işlenmesi daha çok yurt dışında yapıldığı için katma değer yine düşük kaldı.

5.5 Finansal Serbestleşme: Bankacılık ve Sigortacılıkta Yeni Dönem

1980’lerde finans sektörü, sanayinin gerisinde değil, önünde koşuyordu. Bankacılık serbestleşti, faizler piyasada oluşmaya başladı. Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) 1986’da kuruldu. Türkiye’ye sıcak para (portfolio yatırımları) girişi başladı.

Tanık olduğumuz bir gelişme de sigortacılıkta yabancılaşmadır. 1980’lerin sonunda çıkarılan düzenlemelerle, yabancı sigorta şirketleri Türkiye’de doğrudan şube açabilme hakkı elde etti. 1990’a gelindiğinde, Türk sigortacılığı büyük ölçüde yabancı şirketlerin kontrolüne girmişti (Axa, Generali, Allianz, Zurich vb.). Bu, yerliliği oldukça zayıflatan bir gelişmeydi.

Değerlendirme: 1980’ler, sac ayağının (tarım-hayvancılık-madencilik) çözüldüğü, sacın (imalat) ise ithal girdi bağımlı ve montaj ağırlıklı hale geldiği bir dönemdir. Ticaret ve finans patlama yaşamış, ancak bu patlama ekonomiyi üreten değil, aracılık yapan bir yapıya dönüştürmüştür. “Yerli ve milli ekonomi” söylemi neredeyse tamamen yok olmuştur.

Altıncı Bölüm: 1990’lar Krizler, Özelleştirme ve Kayıp On Yıl

6.1 Kriz Yılları: 1994 ve 1999

1990’lar, Türkiye ekonomisi için bir felaketler dizisiydi. 1991 Körfez Savaşı, turizm ve ihracatı vurdu. 1994 Krizi (5 Nisan Kararları), ertelenmiş bir çöküştü: Aşırı sıcak para girişi, yüksek faiz, kamu açıkları ve artan enflasyon birbirini tetikledi. 1994’te TL bir gecede yüzde 30’dan fazla devalüe oldu, faizler fırladı, bankalar battı. İşsizlik yüzde 15’leri aştı. 1999 Krizi ise Marmara depreminin (17 Ağustos 1999) ekonomik etkileri ve art arda gelen hükümet değişiklikleriyle birlikte patlak verdi.

Bu krizlerin temelinde, serbest piyasa ekonomisinin kurallarının yerleşmemiş olması, denetimsiz bankacılık, aşırı kamu borçlanması ve kronik enflasyon vardı. 1990’lar boyunca enflasyon yıllık yüzde 70-100 arasında dalgalandı. Enflasyon, tasarrufları eritti, uzun vadeli yatırımı imkânsız hale getirdi.

6.2 Sanayide Özelleştirme ve Bozulma

1990’lar, KİT’lerin büyük ölçekte özelleştirildiği yıllardır. Sümerbank’ın birçok tekstil fabrikası satıldı; çoğu kapandı. Etibank’ın sanayi tesisleri özelleştirildi; Etibank, 1993’te kapatılıp yerine Eti Holding kuruldu. Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Petkim, TÜPRAŞ, Erdemir, TEDAŞ gibi dev kuruluşların özelleştirilmesi bu on yılda başladı (çoğu 2000’lerde tamamlandı).

Özelleştirmenin olumlu yönleri (verimlilik artışı, rekabet) olsa da, olumsuz sonuçları da ağır bastı: Yabancı şirketler, KİT’leri ucuza kapattı, istihdam düştü, üretim kapasitesi daraldı, yerli sermaye birikimi yabancılar lehine eridi.

Sanayi tesislerinin kapanması ya da daralması, sacın (imalatın) zayıflaması anlamına geliyordu. Öte yandan otomotiv ve beyaz eşya montaj sanayi, yabancı ortaklıklar sayesinde büyüdü, ancak bu büyüme AR-GE’siz, markasız ve ithal bağımlıydı.

6.3 Tarım ve Hayvancılıkta Çözülme Derinleşiyor

1990’larda tarımın milli gelir içindeki payı yüzde 18’den yüzde 12’ye, istihdam payı ise yüzde 45’ten yüzde 35’e düştü. Köyden kente göç devam etti; “topraksızlaşma” hızlandı. Dünya Bankası’nın dayattığı “Tarım Reformu” kapsamında destekleme alımları daha da azaltıldı; çiftçi doğrudan gelir desteğine yönlendirilmeye çalışıldı, ancak bu destek sistemi oturmadı.

Hayvancılık çöktü. Meralar işgal edildi ya da terk edildi. 1996’da “Şap hastalığı” salgını büyük zarar verdi. Kırmızı et üretimi, tüketimin altında kalmaya başladı; Türkiye et ithal etmek zorunda kaldı (başlangıçta küçük miktarlarda). Süt üreticileri, fiyat düşüklüğü nedeniyle sütlerini döktü.

6.4 Madencilikte Altın ve Bor

1990’larda madencilikte iki önemli gelişme oldu: Altın üretimi ve bor işleme.

Bergama-Ovacık altın madeni (Eurogold şirketi tarafından işletilen) 1990’ların sonunda faaliyete geçti. Siyanürlü altın üretimi nedeniyle büyük çevre protestoları yaşandı; ancak maden açıldı. Bugün Türkiye, altın üretiminde Avrupa’da birinci sıradadır.

Bor madeninde ise 1998’de kurulan Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü (Etibank’ın devamı), bor rafinasyonunda yeni tesisler kurdu. Kırka Bor İşleme Tesisi (Eskişehir) ile boraks dekahidrat, bor asidi gibi yüksek katma değerli ürünler üretilmeye başlandı.

6.5 Finans ve Sigortacılık: Batık Bankalar Krizi

1990’larda bankacılık sektörü en büyük yarayı aldı. Siyasi iktidarların himayesinde kurulan –ve daha sonra batırılan– özel bankalar (İmar Bankası, Egebank, Yurtbank, Esbank, Bayındırbank, vb.) mevduat toplayıp, bu mevduatı Hazine bonosu alarak veya grup şirketlerine usulsüz kredi vererek kullandı. 1999’a gelindiğinde bu bankaların batması kaçınılmazdı. 1999-2001 arasında 20’den fazla banka TMSF’ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) devredildi. Batık bankaların maliyeti 50 milyar doları aştı.

Sigortacılıkta ise yabancı istilası hızlandı. Yerli sigorta şirketleri ya satıldı ya da rekabet edemeyerek kapanmaya başladı. Zorunlu Trafik Sigortası havuzu 1990’ların sonunda kuruldu, ancak sistem sürekli krizdeydi.

Değerlendirme: 1990’lar, “sac”ın (sanayinin) en fazla özelleştirme ve daralma yaşadığı, “sac ayağı”nın (tarım-hayvancılık-madencilik) neredeyse tamamen çözüldüğü, finans ve ticaretinse kronik krizlerle boğuştuğu bir “kayıp on yıl”dır. Yerli ve milli ekonomi sadece bir nostalji konusu olmuştur. Dönemin sonunda, Şubat 2001’de patlayacak en büyük krizin tohumları atılmıştır.

Yedinci Bölüm: 2001 Krizi ve Yeni Yüzyılın Dönüşümü (2001-2018)

7.1 2001 Krizi: Çöküş ve Yeni Başlangıç

Şubat 2001’de dönemin Cumhurbaşkanı ile Başbakanı arasındaki gerilim, piyasaların tepki vermesine, faizlerin fırlamasına ve bankacılık sisteminin çökmesine yol açtı. Bu kriz, Türkiye’nin yaşadığı en ağır ekonomik krizdi (milli gelir yüzde 9.5 daraldı, işsizlik yüzde 16’ya çıktı). Kriz sonrası devreye giren Kemal Derviş’in hazırladığı “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, Türkiye’yi tam bağımsız bir Merkez Bankası, dalgalı kur rejimi, kamu maliyesinde disiplin, bankacılıkta sıkı düzenlemeler ve IMF desteğiyle yeniden yapılandırdı.

2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi), bu programı aynen devraldı. 2002-2008 arasında Türkiye, borçlanma faizlerinin düşmesi, enflasyonun tek hanelere inmesi, bankacılık sisteminin güçlenmesi sayesinde bir “istikrar dönemi” yaşadı. Bu dönemde yıllık büyüme oranları ortalama yüzde 6-7 seviyesindeydi.

7.2 Sanayide Yerlilik Arayışı: Savunma Sanayi Hamlesi

2000’lerin en önemli gelişmesi, savunma sanayiinde yerlilik oranının artırılması oldu. 2004’ten itibaren yürütüyen projelerle Türkiye:

  • ANKA İnsansız Hava Aracı (TUSAŞ): 2010’da ilk uçuşunu yaptı, 2014’te envantere girdi.

  • Altay Ana Muharebe Tankı (OTOKAR, BMC): Prototip 2012’de tamamlandı, seri üretimde aksamalar oldu ama motor ve transmisyonda yerlilik çalışmaları sürüyor.

  • MİLGEM (Milli Gemi): Ada sınıfı korvetler (Heybeliada, Büyükada) 2011’de denize indirildi. Bu gemi, savaş yönetim sisteminden radara kadar yüzde 85 yerlilik oranına ulaştı.

  • Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA) Bayraktar TB2: 2014’ten itibaren kullanılmaya başlanan bu araç, özellikle Suriye, Libya, Karabağ ve Ukrayna’da dünya çapında ün kazandı.

Savunma sanayi, “sac”ın en karmaşık, en ileri alanıdır. Bu alanda kazanılan yetenekler, sivil sanayiye de transfer edilebilir. Örneğin, MİLGEM’de kullanılan yazılım, sivil gemi otomasyonuna; SİHA’lardaki kamera teknolojileri, sivil gözetleme ve tarıma uyarlanabilir.

7.3 Tarım ve Hayvancılıkta İkilemli Politikalar

AK Parti, 2000’lerde tarım ve hayvancılığa yönelik iki zıt eğilimi bir arada uyguladı:

Bir yandan çiftçiye doğrudan gelir desteği verilmeye devam edildi; Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) ile desteklemeler düzenli hale geldi. Taban fiyat uygulamaları (buğday, arpa, ayçiçek, çay, fındık, tütün gibi ürünlerde) yeniden canlandırıldı. Ziraat Bankası, düşük faizli tarım kredileri sağladı.

Öte yandan, tarımda yapısal reform adı altında, tarım arazilerinin toplanması, sözleşmeli tarım, tarım sigortasının (TARSİM) yaygınlaştırılması gibi adımlar atıldı. Bu reformlar, büyük tarım işletmelerini teşvik ediyor, küçük çiftçiyi dışlıyordu. Sonuç değişmedi: Köyden kente göç yavaşlamadı.

Hayvancılıkta 2000’lerde bir “milli” atılım görmek mümkündür. 2005’te başlatılan “Hayvancılık Strateji Belgesi” ile besicilere prim, anaç hayvan desteği, suni tohumlama desteği verildi. Et ve Balık Kurumu (EBK) yeniden yapılandırıldı. Ancak 2010’a gelindiğinde, kırmızı et fiyatlarındaki aşırı artışlar nedeniyle hükümet “canlı hayvan ve et ithalatı”na izin verdi. Bu karar, yerli besiciyi olumsuz etkiledi; hayvancılık tekrar geriledi.

7.4 Madencilikte Stratejik Hakimiyet ve Bor

Madencilik alanında 2000’lerde en başarılı politika, bor madeninde izlendi. 2005’te çıkarılan “Bor Stratejisi” ile Eti Maden, ham bor ihraç etmeyi bırakıp, sadece işlenmiş bor ürünü (bor asidi, boraks dekahidrat, borik asit, çinko borat vb.) satmaya başladı. Türkiye, bor piyasasında fiyat belirleyici konuma geldi. Bugün dünya bor rezervinin yüzde 73’ü Türkiye’dedir ve Türkiye, dünya işlenmiş bor pazarının yüzde 60’ından fazlasını kontrol etmektedir.

Diğer madenlerde ise durum farklıdır. Altın madenciliği özel sektör eliyle büyüdü; 2023’te Türkiye 40 ton civarında altın üretti. Bakır, krom gibi madenlerde üretim arttı ancak işleme tesisi yatırımları yetersiz kaldı.

7.5 Finansta Kamu Ağırlığı ve Sigortacılık

2000’lerde bankacılık sisteminde kamu bankalarının (Ziraat, Halkbank, Vakıfbank) payı arttı. Özel bankalar içinde yabancı ortaklıklar çoğaldı (Garanti BBVA, Yapı Kredi Koç-UniCredit, Akbank Citigroup vb.). Ancak kamu bankaları, özellikle 2010 sonrası kredi hacmini hızlı artırarak, sanayiciye ve KOBİ’ye ucuz kredi sağlama misyonunu üstlendi.

Sigortacılık, 2000’lerde yabancı egemenliğinde daha da yoğunlaştı. Bugün Türkiye sigorta pazarında ilk 5 şirketten dördü yabancı sermayelidir (Axa, Allianz, Generali, Zurich). Yerli sermayeli Anadolu Sigorta ve Türkiye Sigorta (kamu) ise belirli paylara sahiptir. Zorunlu Deprem Sigortası sistemi (DASK) 2000 yılında kuruldu, bu sistem afet riskini yönetmede kısmen başarılı oldu.

Değerlendirme: 2001-2018 dönemi, krizden çıkış için “yerli ve milli” olmaktan ziyade, IMF kurallarıyla yapılandırılmış bir ekonomik yönetimin hâkim olduğu bir dönemdir. Bununla birlikte, savunma sanayi ve bor madeninde stratejik bağımsızlık hamleleri dikkat çekicidir. Tarım ve hayvancılık ise hep bir ikilemde kalmıştır: yerli üreticiyi koruma ile ithalat serbestisi arasında gidip gelinmiştir. Sac ayağı ile sac arasındaki kopukluk devam etmiştir.

Sekizinci Bölüm: 2018 Sonrası – Yerli ve Milli Vurgusunun Yükselişi ve Yeni Sac (İmalat Sanayi) Arayışı

8.1 Döviz Krizleri ve Finansal Baskı

2018 yılı, önceki yıl yaşanan kur şoklarının (dolar 3.70’ten 4.90’a fırlamıştı) ardından daha ağır bir krize sahne oldu. Ağustos 2018’de ABD ile Türkiye arasında yaşanan siyasi gerginlik (Pastör Andrew Brunson krizi), ABD’nin bazı Türk bakanlarına yaptırım uygulaması ve gümrük vergilerini artırmasıyla döviz kuru bir günde yüzde 20’den fazla yükselerek 6.80 TL’yi aştı. 2020 ve 2021’de kur dalgalanmaları devam etti; dolar 2021 sonunda 13 TL’ye, 2023 başında 19 TL’ye dayandı. 2024 itibarıyla resmî kur yaklaşık 30 TL civarındadır.

Kur şoklarının temel nedeni, “düşük faiz” politikası ile sıcak paranın kaçması, cari açığın yüksekliği, rezerv erimesi ve enflasyonun kontrolden çıkmasıdır. 2022-2023 yıllarında enflasyon yıllık yüzde 80’lere kadar çıkmış, ardından yüzde 40-50 seviyelerinde istikrara kavuşmuştur. Bu tablo, finansal istikrarın yerli ve milli ekonomi için ön koşul olduğunu bir kez daha göstermiştir: yüksek enflasyon ve belirsiz kur, yatırımı durdurur, üretimi baltalar.

8.2 Tarımda “Milli” Söylem ve Gerçek

2018 sonrası hükümet, tarım ve hayvancılıkta “yerli ve milli” vurgusunu artırdı. “Tarım Arazilerinin Korunması” kapsamında, imara açılamayacak, bölünemeyecek mutlak tarım arazileri belirlendi. Stratejik ürünler (buğday, arpa, mısır, ayçiçek, çay, fındık, zeytinyağı, süt, et) için taban fiyat ve prim desteği artırıldı.

Ancak gözlem, bu desteklemelere rağmen üretim maliyetlerinin (gübre, mazot, ilaç, yem) enflasyon karşısında daha hızlı arttığı yönündedir. Çiftçi, ayçiçek ektiğinde tohum-mazot-gübre maliyetini zar zor çıkarabilmektedir. Hayvancılıkta da et ve süt fiyatları üretici için yetersiz kalmakta; bu nedenle besicilerin sayısı her yıl azalmaktadır. 2023’te Türkiye, koyun-keçi varlığında artış kaydetse de sığır varlığı gerilemiştir.

Tarımda bir diğer sorun, sulama altyapısının yetersizliğidir. GAP tamamlanmamış, DSİ’nin gölet ve baraj projeleri bütçe kısıtları nedeniyle ağır ilerlemektedir. İklim değişikliği ile birlikte kuraklık riski artmakta, bu da tarımın sac ayağı olma özelliğini tehdit etmektedir.

8.3 Madencilikte Yeni Umut: Sakarya Gaz Sahası

2020 yılında Karadeniz’de Sakarya Gaz Sahası’nın keşfi, madencilik tarihinin en büyük olayıdır. Keşfedilen doğalgaz rezervinin 710 milyar metreküp olduğu açıklanmış (güncellemelerle 850 milyar metreküpe çıktığı iddia ediliyor) ve 2023’te Filyos’ta (Zonguldak) karadaki işleme tesisinin devreye girmesiyle evsel doğal gaz kullanılmaya başlanmıştır. 2024 itibarıyla günde 10 milyon metreküp üretim yapılmakta, 2025’te bu miktarın 40 milyon metreküpe, 2030’da 60 milyon metreküpe çıkarılması hedeflenmektedir. Bu, Türkiye’nin yıllık doğal gaz ithalatının (yaklaşık 45-50 milyar metreküp) yaklaşık yarısını karşılayabilecek potansiyele işaret etmektedir.

Sakarya Gazı, ekonominin sac ayağındaki (madencilik) en büyük kazanımdır. Bununla birlikte, çıkarılan gazın boru hatlarıyla dağıtılması ve tüketiciye ulaşması için yıllardır ihmal edilen şebeke altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir.

Diğer madenlerde ise işleme sanayi konusunda hâlâ mesafe alınmamıştır. Türkiye, çıkardığı kromu genellikle ham olarak Çin’e satar; bakır külçe halinde, alüminyum ise yarı mamul olarak ihracat edilir. “Yerli ve milli” olmak, sadece madeni topraktan çıkarmak değil, ondan en yüksek katma değerli mamulü (kablo, levha, profil, boru, elektronik parçası) üretebilmektir.

8.4 Sanayide Yeni Sac (İmalat Sanayi): TOGG ve Teknoloji Hamlesi

Yakın dönemde sanayi alanında en büyük “yerli ve milli” hamle, TOGG (Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu) projesidir. 2017’de kurulan ve beş büyük holdingin (Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu, Turkcell, Zorlu Holding) ve TOBB’un ortaklığıyla hayata geçirilen girişim, 2022’de Gemlik (Bursa) kampüsünde üretime başladı. İlk elektrikli SUV modeli T10X, Nisan 2023’te yollara çıktı. 2024 itibarıyla satış adedi 30.000 civarındadır.

TOGG, “sac”ın (imalat sanayinin) bir sonraki evresini temsil eder: Elektrikli araç, yazılım, batarya, sürüş dinamikleri, otonom teknolojiler, dijital ekosistem… Ancak eleştiriler de vardır: TOGG’un batarya hücreleri Çin’den (Farasis Energy), çip seti Alman, yazılım mimarisi lisanslıdır. Yerlilik oranı yüzde 50-60 civarındadır. Bu oranı artırmak için batarya fabrikası (SiRo: TOGG-Çinli ortak) 2024’te temel atmıştır, ancak tam yerlilik yıllar alacaktır.

Savunma sanayi ise ivmesini sürdürmektedir. KIZILELMA insansız savaş uçağı, HÜRJET jet eğitim uçağı, ÖZGÜR elektronik harp sistemi gibi projelerle hava platformlarında da yerlilik artmaktadır. Bu projelerin ekonomiye yansıması şudur: Savunma sanayi harcamaları, aynı zamanda yüksek katma değerli bir iç talep yaratarak, ileri teknoloji üretimini teşvik eder.

8.5 Finans ve Sigortacılıkta Yerli Arayış

Finans alanında “yerli ve milli” vurgusunu en fazla taşıyan uygulama, katılım bankacılığının (faizsiz finans) teşvik edilmesidir. 2015 sonrası katılım bankalarının aktif büyüklüğü hızla artmış; kamu sermayeli Ziraat Katılım, Vakıf Katılım, Halk Katılım kurulmuştur. 2023 itibarıyla katılım bankalarının toplam bankacılık sistemindeki payı yaklaşık yüzde 10’a yükselmiştir. Katılım finansının prensipleri (faiz yok, reel işlem dayanağı var) teorik olarak ekonominin sac ayağı ve sac (imalat sanayi) ile daha uyumludur, ancak uygulamada katılım bankaları da ticari bankalara benzer şekilde kamu kağıdı alıp likidite yönetmektedir.

Sigortacılıkta ise TARSİM (Tarım Sigortaları Havuzu) yerli ve milli bir başarı öyküsüdür. 2005’te kurulan TARSİM, devlet prim desteğiyle tarım sigortasını yaygınlaştırmıştır. 2023’te 2.5 milyon çiftçi TARSİM güvencesinde, 30 milyar TL’nin üzerinde teminat sağlanmıştır. Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve Otomatik Katılım (OKS) ile yurtiçi tasarrufların finansmana yönlendirilmesi hedeflenmiştir; ancak BES fonlarının büyük kısmı borsa ve kamu kağıtlarına yatırıldığı için reel sektörü yeterince beslediği söylenemez.

Değerlendirme: 2018 sonrası dönem, özellikle enflasyon ve krizler nedeniyle sıkıntılı olsa da, “yerli ve milli” kavramı siyasi ve iktisadi söylemde yeniden canlanmıştır. TOGG ve Sakarya Gazı gibi projeler, sac (imalat sanayi) ile sac ayağını birleştirme potansiyeli taşımaktadır. Ancak hâlâ kat edilmesi gereken çok yol vardır: Tarım ve hayvancılıkta kendine yeterlilik yoktur, madencilikte işleme tesisi yatırımları yetersizdir, sanayide AR-GE ve markalaşma güçlü değildir, finans sistemi yüksek enflasyon ve belirsizlikle boğuşmaktadır.

Sonuç: Sac Ayağı ve Sac (İmalat Sanayi) Birlikte Olmalıdır

1923’ten 2024’e, yüz yılı aşkın bir zaman diliminde Türkiye’nin yerli ve milli ekonomi macerası, inişli çıkışlı bir grafik çizmiştir. Bu maceradaki temel başarısızlık, sac ayağı (tarım, hayvancılık, madencilik) ile sac (imalat sanayi) arasındaki kopukluk; bu kopukluğun da ticaret ve finans sektörlerini, üretimden kopuk, spekülatif ve ithal bağımlı bir yapıya itmesidir.

Başarılı dönemlere baktığımızda (Devletçilik dönemi, Planlı kalkınma dönemi), tarım ve madencilikten çıkan hammaddenin yurtiçinde işlenerek sanayi ürününe dönüştürüldüğünü, ticaret ve finansın da bu üretim zincirine hizmet edecek şekilde düzenlendiğini görüyoruz. Başarısız dönemlerde ise (DP’li yıllar, 1980 sonrası neoliberal dönem, 1990’lar), hammadde ihraç edilip mamul ithal edilmiş, finans ve ticaret kumarhaneye dönüşmüştür.

Günümüzde yerli ve milli ekonomi hedefi, somut projelerle (TOGG, savunma sanayi, bor işleme, Sakarya gazı) desteklenmektedir. Ancak bu projelerin yaygınlaşması, tüm sektörlere sirayet etmesi için sistematik bir politika değişikliği gereklidir. Bu politikanın omurgasını şu maddeler oluşturmalıdır:

  1. Tarım ve hayvancılıkta stratejik otonomi: Temel gıda ürünlerinde (buğday, ekmeklik, ayçiçek yağı, kırmızı et, süt, yem) ithalat bağımlılığı asgariye indirilmelidir. Bu, TMO ve EBK’nın fiyat desteğini artırmakla değil, aynı zamanda sulama, AR-GE, gen bankları, yüksek verimli tohum ve hayvan ırkları geliştirmekle mümkündür.

  2. Madencilikte işleme sanayi şarttır: Bor, altın, bakır, krom, linyit gibi madenlerin ham halde değil, rafine edilmiş, ileri teknoloji ürünü olarak (bor karbür, batarya malzemesi, özel alaşımlar) satılması için devlet teşviki ve ortak Ar-Ge merkezleri kurulmalıdır.

  3. Sanayide AR-GE ve markalaşma: Montaj sanayinden, özgün tasarım ve ürün geliştirmeye geçilmelidir. TOGG gibi projelerin çoğaltılması, her sektör için bir “milli şampiyon” yaratılması değil, KOBİ’lerin yenilikçi ürünler geliştirmesi için ortak Ar-Ge laboratuvarları, teknoparklar, fikri mülkiyet koruması güçlendirilmelidir.

  4. Finans sistemi üretimi finanse etmelidir: Bankaların kredi dağıtımında öncelikli sektörler (sanayi, tarım, ihracat) için düşük faizli, uzun vadeli kredi mekanizmaları kurulmalıdır. TCMB’nin fiyat istikrarı ile üretim istikrarı arasında denge kurması; faiz politikasının sadece enflasyonla mücadeleye değil, aynı zamanda yatırım iklimine duyarlı olması gerekir.

  5. Sigortacılıkta milli kapasite artırılmalıdır: Yabancı egemenliğindeki sigorta sektöründe, devlet kontrolünde bir reasürans şirketi ve millî risk yönetim merkezi kurulmalı; tarım, deprem, kuraklık, kıtlık, savaş riskleri gibi “millî güvenlik” alanlarındaki sigortacılık devlet eliyle veya devlet kontrolünde yürütülmelidir.

Bu maddeler hayata geçirildiğinde, sac ayağı ile sac (imalat sanayi) birbirini tamamlayacak, ticaret ve finans bu tamamlayıcılığı hızlandıracaktır. O zaman “yerli ve milli ekonomi” sadece bir söylem değil, bir realite haline gelecektir.

Geçmişten çıkarılacak ders şudur: Hiçbir ülke, tarımı ve hayvancılığı çökmüş, madenlerini işlemeden satan, sanayisi AR-GE yapmayan, finansı yüksek faiz ve enflasyonla boğuşan bir yapıyla bağımsız ve müreffeh olamaz. Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yıldaki temel meselesi, sac ayağını güçlendirip sacı (imalat sanayini) bunun üzerine inşa etmek, ticaret ve finansı da bu ikilinin uşağı yapmaktır. Bu yapılmazsa, 1923’ten bugüne yaşanan döngü (atılım – kriz – çözülme) yeniden tekrarlanacaktır.

Kapanış Sözü

“Sac ayağı olmazsa sac olmaz, sac olmazsa ticaret olmaz, ticaret olmazsa finans olmaz, finans olmazsa yerli ve milli ekonomi olmaz.” Bu basit benzetme, yüz yıllık ekonomi maceramızın özetidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu bilinçle atılan adımlar, zaman zaman kesintiye uğrasa da, hiçbir zaman tamamen kaybolmamıştır. Bugün bor madeni işleme tesisi, Karadeniz gazı, insansız hava aracı ve millî otomobil gibi gurur verici projeler varsa, bu 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde atılan tohumların filizlenmesidir.

Ancak aynı zamanda, 1990’larda iflas eden bankalar, 2000’lerde kapanan tekstil fabrikaları, 2018’de kurşun gibi düşen TL ve 2023’te çiftçisini tarlasında ağlatan maliyetler de bu maceranın acı gerçekleridir. Yerli ve milli ekonomi, bir slogan değil, yıllarca süren planlı, sabırlı, istikrarlı ve bilimsel bir çalışmanın ürünüdür. Bu makalenin hazırlandığında, Türkiye’nin bu yolda kararlı adımlarla yürüdüğünü, ancak hâlâ varılması gereken bir hedef olduğunu söylemek gerçekçi olacaktır. Önümüzdeki yirmi yıl, bu zincirin kırılan halkalarını birleştirip, sac ayağı ile sacı yeniden kaynaklamak için bir fırsattır. Kaynak yapılır mı? Tarih gösterecektir. Tarih, bu topraklarda yaşayanların iradesine ve bilgeliğine bağlıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...