Öz: Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu modernleşme projesi olan Kemalizm tarafından inşa edilen ve etnik olarak Türk, dini olarak Sünni-İslam (nominal olarak), sosyo-kültürel olarak ise seküler-Batıcı niteliklerle tanımlanan "Beyaz Türklük" hegemonik kategorisini, Aydınlanma filozofu Voltaire'in (1694-1778) akıl, hoşgörü, din ve ifade özgürlüğü ile ilgili argümanları ışığında psikolojik, sosyolojik, felsefi ve tarihsel boyutlarıyla analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makale, Kemalist projenin, homojen bir ulusal kimlik yaratma çabası içinde, bu normatif ideal üzerinden "kendinden olmayan"ı (etnik azınlıklar, Aleviler, dindar muhafazakarlar) sistematik bir şekilde marjinalleştirdiği, dışladığı ve şiddet uyguladığı tezini savunmaktadır. Voltaire'in kilise dogmatizmi ve mutlakiyetçi monarşiye yönelik eleştirileri, Türkiye bağlamında, seküler bir devlet dogması ve jakoben bir ulus-inşa sürecinin eleştirisi için analitik bir çerçeve sunar. Bu çerçeveden bakıldığında, "Beyaz Türklük" olgusu, sadece sosyolojik bir kategori değil, aynı zamanda psikolojik bir üstünlük duygusunu, felsefi bir tahakküm mantığını ve tarihsel bir dışlama pratiğini temsil eder. Çalışma, Voltaireci bir perspektifle bu hegemonik yapıyı sorgulayarak, Türkiye'deki demokratikleşme ve çoğulculuk tartışmalarına farklı bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Anahtar Kelimeler: Beyaz Türklük, Kemalizm, Hegemonya, Voltaire, Hoşgörü, Ötekileştirme, Sekülerlik, Sünni İslam, Ulus-İnşa.
Giriş: Voltaire'in Kılıcını Kuşanmak
François-Marie Arouet, nam-ı diğer Voltaire, 18. yüzyıl Avrupa'sının kilise dogmalarının, mutlakiyetçi tahakkümün ve cehaletin karanlığına karşı aklın, eleştirel düşüncenin ve hoşgörünün ışığını savunan bir münevverdi. Onun mücadelesi, "İğrenç şeye karşı savaşacağım" (Écrasez l'infâme!) şiarıyla özetlenebilecek, her türlü bağnazlığa, dogmatizme ve insan onurunu kısan kurumsal şiddete karşı amansız bir entelektüel savaştı. Voltaire için "iğrenç şey" (l'infâme), salt Katolik kilisesi değil, aklı esir alan, bireyin özgür düşüncesini ve inancını baskılayan her türlü kurumsal otoriteydi.
Türkiye'nin modernleşme serüveni, Batılı anlamda seküler ve rasyonel bir toplum inşa etme iddiasıyla, yüzeyde Voltaire'nin de savunduğu bazı değerlerle (akıl, bilim, laiklik) kesişir gibi görünür. Ancak, bu çalışmanın temel tezi, Kemalist modernleşmenin, Voltaire'nin savunduğu özgürleştirici aklı değil, jakoben ve tahakküm kurucu bir aklı merkeze aldığıdır. Bu süreçte inşa edilen "Beyaz Türk" kimliği, bir hegemonik norm olarak, tıpkı Voltaire'nin eleştirdiği kilise doktrinleri gibi, katı, dışlayıcı ve "öteki"ni aşağılayan bir işlev görmüştür.
Bu makale, Voltaire'nin felsefi silahını, Türkiye'nin iç dinamiklerine doğrultarak, "Beyaz Türklük" olgusunu dört ana eksende inceleyecektir:
Tarihsel ve İdeolojik Kökenler: Kemalist jakobenizmin "Beyaz Türk" normunu nasıl inşa ettiği.
Psikolojik Boyut: Bu hegemonik kimliğin birey ve toplum psikolojisinde yarattığı üstünlük, aşağılanma ve ötekileştirme mekanizmaları.
Sosyolojik ve Felsefi Analiz: Hegemonyanın, toplumsal tahakküm ve meşruiyet stratejileri bağlamında bir okuması.
Voltaireci Bir Antitez: Voltaire'nin hoşgörü, özgürlük ve akıl anlayışının, bu hegemonik yapıya nasıl radikal bir alternatif sunduğu.
I. Tarihsel İnşa: Jakoben Aklın Katedrali Olarak 'Beyaz Türklük'
Kemalist modernleşme projesi, bir varoluş mücadelesinden çıkmış genç bir ulus-devletin, homojen ve modern bir milli kimlik yaratma çabasıydı. Bu çaba, Voltaire'nin ve diğer Aydınlanma düşünürlerinin fikirlerinin, top-down (yukarıdan aşağıya), otoriter bir devlet eliyle uygulanmasıydı. Voltaire, "Aydınlanmış bir despot, belki de halkın arzulayabileceği en iyi şeydir" gibi ifadeler kullanmış olsa da, onun idealindeki despot, aklı rehber edinmiş, reformcu ve nihayetinde bireyin özgürlük alanını genişletmeyi amaçlayan bir figürdü. Türkiye pratiğinde ise bu, "halka rağmen halk için" anlayışına evrildi.
Beyaz Türklüğün Üç Sacayağı:
Etnik Türklük: Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi araçlarla, Anadolu'nun kadim halklarının mirası Türk etnisitesine mal edilerek, Türklük, ırksal-biyolojik bir saflıktan ziyade, kültürel-assimilatif bir üst kimlik olarak tanımlandı. Kürtler, Lazlar, Çerkesler gibi gruplar, bu "Türklük" tanımı içinde eritilmek istenen "ötekiler" haline geldi.
Nominal Sünni-İslam: Laiklik, Voltaire'de olduğu gibi dinin bireysel vicdan alanına çekilmesi ve devletin tarafsızlığı anlamına gelmekten ziyade, dinin devlet kontrolüne alınması (Diyanet İşleri Başkanlığı) ve Sünni İslam'ın, kontrol edilebilir bir "kültürel kod" ve milli kimlik unsuru olarak benimsenmesi şeklinde tezahür etti. Alevilik, bu normatif Sünnilik tanımına uymadığı için marjinalleştirildi. Dindar Sünniler ise, seküler yaşam tarzını benimsemedikleri için "gerici" olarak damgalandı.
Seküler-Batıcı Yaşam Tarzı: Şapka Kanunu, Harf Devrimi, kılık-kıyafet düzenlemeleriyle, Batılı, modern ve seküler bir habitus dayatıldı. Bu, sadece bir yaşam tarzı değil, aynı zamanda bir "medeniyet" ve "ilerleme" kriteri olarak sunuldu. Bu kriterleri karşılayamayan veya karşılamak istemeyen kesimler, "çağdışı", "yobaz" veya "karanlık" olarak kodlandı.
Bu üçlü sacayağı, devletin tüm kurumları (eğitim, hukuk, ordu, medya) aracılığıyla topluma empoze edildi. Tıpkı Voltaire'nin eleştirdiği kilisenin, insanların zihnini şekillendirmesi gibi, Kemalist jakoben elit de, "yeni Türk insanı"nın zihnini inşa etmeye koyuldu. Bu, bir "sivil din" inşasıydı ve "Beyaz Türk", bu sivil dinin kusursuz müminiydi.
II. Psikolojik Boyut: Hegemonik Kimliğin İçselleştirilmesi ve Travması
Hegemonya, Antonio Gramsci'nin işaret ettiği gibi, fiziksel zorbalıktan ziyade, rıza üretimiyle işler. "Beyaz Türk" kimliği, zamanla sadece bir devlet politikası olmaktan çıkıp, toplumsal bir norm, hatta bir "üstünlük" ve "ayrıcalık" kaynağı haline geldi. Bu durumun derin psikolojik sonuçları olmuştur.
a) Hegemonik Grup İçin Psikoloji (Beyaz Türk):
Kolektif Narsisizm ve Üstünlük İllüzyonu: Kendini medeniyetin, ilerlemenin ve modernliğin taşıyıcısı olarak gören bu grup, bir üstünlük ve ayrıcalık duygusu geliştirdi. Bu, bir tür "seküler seçilmişlik" psikolojisiydi. "Senin fikrine katılmıyorum ama onu savunma hakkını canım pahasına da olsa savunurum" diyen Voltaire'nin evrenselci ve özgürlükçü bakışının aksine, bu psikoloji, "öteki"nin fikrini ve varoluşunu bir tehdit olarak görmeye dayanıyordu.
Korku ve Kuşatılmışlık Hissi: Hegemonik konum, aynı zamanda kırılgandır. Geleneksel ve dindar kesimlerin demografik ve siyasi olarak güçlenmesi, bu grup içinde "kazanılmış hakların elden gitmesi" korkusunu ve bir "kuşatılmışlık" psikolojisini tetikledi. Bu korku, ötekine yönelik daha katı ve dışlayıcı tutumları meşrulaştırmak için kullanıldı.
b) Ötekileştirilen Gruplar İçin Psikoloji:
Sembolik Şiddet ve Aşağılanma: Pierre Bourdieu'nün tabiriyle "sembolik şiddet", bir grubun kültürel kodlarının, diğerinin kodlarını aşağılaması ve değersizleştirmesidir. Kürtçe'nin "dağ Türkçesi", Alevi inancının "sapkınlık", başörtüsünün "gericilik" sembolü olarak damgalanması, derin bir aşağılanma ve kimliksizleştirme travması yarattı.
İçselleştirilmiş Aşağılık ve Kimlik Bölünmesi: Marjinalleştirilen bireyler, kendi kültürlerinden utanç duymaya ve hegemonik kültürün değerlerini içselleştirmeye başlayabilir. Bu, "kimlik bölünmesi"ne (self-estrangement) yol açar. Köyünden kente okumaya gelen bir Kürt gencinin şivesiyle dalga geçilmesi veya bir dindar ailenin çocuğunun okulda "gerici" diye aşağılanması, bu travmanın gündelik tezahürleridir.
Öfke ve Meşru Mücadele: Bu sürekli aşağılanma ve dışlanma, kaçınılmaz olarak derin bir öfke ve direnç yaratır. 20. yüzyıl boyunca Kürt hareketinin ve İslami muhafazakar siyasetin yükselişi, bu psikolojik temelleri görmezden gelerek anlaşılamaz.
III. Sosyolojik ve Felsefi Analiz: Seküler Bir Dogmanın Anatomisi
Voltaire, kilisenin dogmatik otoritesini eleştirirken, onun yerine "akıl"ı koymuştu. Ancak Türkiye'de, akıl, seküler bir dogmaya dönüştürüldü. Kemalist akıl, sorgulanamaz, mutlak ve jakoben bir otorite olarak kutsandı.
Hegemonya ve Meşruiyet: "Beyaz Türklük", toplumsal alanda "saygınlık", "itibar" ve "meşruiyet"in ölçütü haline geldi. Askeriye, bürokrasi, üniversiteler ve medya gibi seçkin kurumlara erişim, bu habitusa sahip olanlar için neredeyse bir doğal hak, diğerleri için ise ulaşılması zor bir ayrıcalık olarak işledi. Bu, sınıfsal bir boyutu da olan (genellikle kentli, eğitimli, orta-üst sınıf) bir tahakküm mekanizmasıydı.
Laikliğin Araçsallaştırılması: Voltaire için laiklik, bireyi dini baskıdan korumanın aracıydı. Türkiye'de ise laiklik, çoğu zaman, devletin, "makbul vatandaş" tanımına uymayan dindar kesimleri disipline etme ve dışlama aracına dönüştü. 28 Şubat sürecindeki "irtica" söylemi ve uygulamaları, bu aracın en somut örnekleridir. Voltaire, bir Hristiyan'ın bir Müslüman'a zulmetmesine nasıl karşı çıkıyorsa, bir sekülerin bir dindara zulmetmesine de aynı şiddette karşı çıkardı.
Pozitivizmin Dogmalaşması: Kemalist ideolojinin felsefi arkaplanını oluşturan katı pozitivizm, Auguste Comte'un din için öngördüğü gibi, kendisini bir "insanlık dini" haline getirdi. Bilim (özellikle de tıp ve mühendislik) bir tür kurtarıcı ideoloji, Atatürk ilkeleri ise değiştirilemez dogmalar olarak sunuldu. Bu, Voltaire'nin şiddetle eleştireceği, aklın ve bilimin putlaştırılmasından başka bir şey değildi. Voltaire, aklı bir eleştiri ve özgürleşme aracı olarak görürken, burada akıl, yeni bir itaat ve boyun eğme aracına dönüşmüştü.
IV. Voltaireci Bir Antitez: Akıl, Hoşgörü ve Çoğulculuk İçin Bir Savunu
"Beyaz Türklük" hegemonyasının dayandığı jakoben, homojenleştirici ve dışlayıcı mantık, Voltaire'nin felsefesinin neredeyse tam zıddıdır. Voltaireci bir perspektiften bu yapıya yöneltilebilecek eleştiriler şunlardır:
Akıl, Dogma Değil, Sorgulama Aracıdır: Voltaire, hiçbir otoritenin –dini ya da seküler– eleştiriden muaf olamayacağını savunurdu. Kemalist dogmaların ve "kutsal" ilkelerin sorgulanamaz oluşu, Voltaireci anlamda "akıldışı"dır. Gerçek aydınlanma, bireyin kendi aklını kullanma cesaretini göstermesidir (Kant), devletin veya bir elitin aklını topluma dayatması değil.
Hoşgörü, Zayıflık Değil, Erdemdir: Voltaire'nin Felsefe Sözlüğü'ndeki "Hoşgörü" maddesi, bir hoşgörü manifestosudur. Ona göre, insanlığın en büyük düşmanı fanatizmdir. Türkiye'deki hegemonik yapı, farklı inançlara, etnik kimliklere ve yaşam tarzlarına yönelik derin bir hoşgörüsüzlük üretmiştir. Voltaire, "İnançlarından dolayı bir insanı aşağılamak, onu doğuştan topal ya da çirkin olmaktan dolayı aşağılamak kadar büyük bir alçaklıktır" der. Bu söz, Alevilere, Kürtlere, dindarlara yönelik aşağılama pratiklerine doğrudan bir cevaptır.
İfade Özgürlüğü Kutsaldır: Voltaire'nin meşhur "Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum, ama onları söyleme hakkınızı ölümüne savunacağım" sözü (gerçekte ona ait olmasa da onun ruhunu yansıtır), ifade özgürlüğünün evrenselliğine işaret eder. Türkiye'de, Kürtçe'nin yasaklanması, farklı siyasi ve dini görüşlerin baskı altına alınması, Voltaireci bir perspektiften, en temel insan hakkının ihlalidir.
Devletin Dini Olmaz: Voltaire, devletin dini işlerine karışmaması gerektiğini savunurdu. Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Sünni İslam'ın resmi bir devlet politikası haline getirilmesi ve diğer mezheplerin (Alevilik) görmezden gelinmesi, Voltaire'nin eleştirilerinin tam hedefidir. Onun idealindeki laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durduğu, tarafsız bir alan yaratmasıdır.
Sonuç: Dogmanın Küllerinden Doğacak Özgür Bir Toplum Umudu
Türkiye'nin modernleşme tarihi, "Beyaz Türklük" normunun inşası ve bu norm dışında kalanların ötekileştirilmesi tarihidir. Bu süreç, yüzeyde akıl, bilim ve laiklik gibi Aydınlanma değerlerini referans alsa da, pratikte bu değerleri jakoben, otoriter ve dışlayıcı bir şekilde yorumlayarak, Voltaire'nin mücadele ettiği dogmatizm ve fanatizm türlerinden birini yaratmıştır.
Voltaire'nin eleştirel aklı ve hoşgörü felsefesi, Türkiye için hâlâ güncel ve değerli bir rehber sunmaktadır. Gerçek bir demokratik ve çoğulcu toplum, ancak:
Tek tip bir vatandaş tanımından vazgeçilerek,
Etnik, dini, mezhepsel ve kültürel tüm farklılıklar eşit saygı görerek,
Laiklik, bir dışlama ve asimilasyon aracı değil, tüm inançların ve inançsızlığın özgürce ifade edilebildiği bir güvence olarak yeniden tanımlanarak,
Ve en önemlisi, Voltaire'nin de yaptığı gibi, kutsal sayılan tüm dogmalar –ister dini ister seküler olsun– eleştirel akıl süzgecinden geçirilerek inşa edilebilir.
"Beyaz Türklük" hegemonik yapısı, tarihsel bir realite olarak derin izler bırakmıştır. Ancak, bu yapının yol açtığı psikolojik travmaları, sosyolojik kırılmaları ve felsefi çıkmazları anlamak, onun üstesinden gelmenin ilk adımıdır. Voltaire'nin mirası, Türkiye'nin, birbirine tahammül eden değil, birbirinin varlığını ve özgürlüğünü aktif bir şekilde savunan, gerçekten özgür ve aydınlık bir toplum olma yolunda, hâlâ tutulacak güçlü bir meşale olmayı sürdürmektedir.
Kaynakça
Voltaire. (1764). Felsefe Sözlüğü (Hoşgörü Maddesi). (çev. Turhan Ilgaz). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Gramsci, A. (1971). Prison Notebooks. New York: International Publishers.
Bourdieu, P. (1977). Outline of a Theory of Practice. Cambridge: Cambridge University Press.
Mardin, Ş. (1973). "Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?" Daedalus, 102(1), 169-190.
Göle, N. (1997). The Forbidden Modern: Civilization and Veiling. Ann Arbor: University of Michigan Press.
Keyman, E. F. (2007). Türkiye'de Modernlik, Demokrasi ve Laiklik. İstanbul: Everest Yayınları.
Yeğen, M. (2004). Devlet Söyleminde Kürt Sorunu. İstanbul: İletişim Yayınları.
Çağaptay, S. (2006). Islam, Secularism, and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk? London: Routledge.
Kandiyoti, D. (2012). "The Travails of the Secular: Puzzle and Paradox in Turkey." Economy and Society, 41(4), 513-531.
Navaro-Yashin, Y. (2002). Faces of the State: Secularism and Public Life in Turkey. Princeton: Princeton University Press.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder