Özet
Bu makale, “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sözlerinden hareketle emek, mülkiyet, hak arama bilinci ve insan onuru arasındaki ilişkiyi felsefi, iktisadi, hukuki ve teolojik boyutlarıyla incelemektedir. Makalenin temel savı şudur: İnsanı diğer canlılardan ayıran temel etkinlik bilinçli emektir; ancak bu emeğin ürününe sahip çıkmamak, karşılığını talep etmemek ve sömürüye rıza göstermek, kişinin kendi insanlığına ihanetidir. John Locke’un emek-mülkiyet teorisinden Marx’ın yabancılaşma kavramına, İslam hukukunda helal kazanç anlayışından günümüz platform kapitalizmindeki güvencesiz çalışmaya kadar geniş bir perspektifte emek sömürüsü ve rıza üretimi mekanizmaları tartışılmaktadır. “Eşek” metaforu, sorgulamayan, itiraz etmeyen, hakkını aramayan pasif özneyi tanımlarken; “insan” ise alın terinin değerini bilen, örgütlenen, hukuki ve ahlaki zeminlere dayanarak hakkını talep eden bilinçli aktördür. Makale, çalışma hayatında hak arama bilincinin bireysel bir erdemden öte kolektif bir sorumluluk olduğu sonucuna varmaktadır.
Anahtar Kavramlar: Alın teri, emek, hak arama, yabancılaşma, helal kazanç, sömürü, rıza, insan onuru, sendika, güvencesiz çalışma.
1. Giriş
İnsanlık tarihi, üretim araçlarının mülkiyeti ve bu araçlar karşısında emeğin konumu etrafında şekillenen uzun bir mücadele alanıdır. İlkel komünal toplumlardan köleci düzene, feodalizmden kapitalizme ve günümüzün dijital platform ekonomilerine kadar değişmeyen bir olgu vardır: İnsan, emeğiyle varlığını sürdürür ve dünyayı dönüştürür. Ancak bu dönüşüm sırasında emeğin öznesi olan birey, çoğu zaman kendi ürettiği değere yabancılaşır, alın terinin karşılığını alamaz ve hatta bu durumu doğal karşılayarak sessizleşir.
Bu makaleye ilham veren metin “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” ham, doğrudan ve çarpıcı bir dille ifade edilmiştir. Bu ifade yalnızca bir hakaret değil, aynı zamanda varoluşsal bir uyarı, bir bilinç çağrısı ve bir kimlik sorgulamasıdır. Söz konusu metin, çalışma hayatının merkezindeki temel soruyu ortaya koymaktadır: İnsan, emeğinin karşılığını alarak mı insandır, yoksa bu karşılığı almaktan vazgeçerek kendini bir yük hayvanına mı dönüştürmektedir?
Makalenin ana tezi şudur: Emek, insanı hayvandan ayıran en temel pratiktir; ancak bu emeğin karşılığını almak ve ona sahip çıkmak da insan olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Emeğine sahip çıkmayan birey, yalnızca maddi kayba uğramaz; aynı zamanda ontolojik bir eksilme yaşar, kendi insani özünü inkar eder. “Eşek” metaforu, tam da bu eksilmeyi, sorgulamama halini, sırtına vurulan her yükü taşımayı kabullenmiş pasif dirençsizliği ifade eder.
Günümüz dünyasında, özellikle Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş, güvencesiz çalışmanın yaygınlaştığı, sendikalaşma oranlarının düşük olduğu ve “iş bulma”nın kutsanıp “hak arama”nın nankörlük olarak kodlandığı toplumlarda, bu soru hayati önem taşımaktadır. Asgari ücretle çalışan bir temizlik görevlisinin fazla mesaisi ödenmediğinde sessiz kalması, bir taşeron işçinin yıllardır aynı işyerinde çalışmasına rağmen sigortasız günlerinin olması, beyaz yakalı bir çalışanın mobbinge uğradığı halde “bir şey söyleyemem” diyerek susması tüm bu durumlar, metindeki “eşek” olma halinin somut tezahürleridir.
Bu makalenin kapsamı, felsefi, iktisadi, hukuki ve dini boyutlarıyla emek-değer ilişkisini incelemek, ardından hak arama bilincinin bireysel ve toplumsal mekanizmalarını analiz etmek ve son olarak da çağdaş çalışma koşullarında bu bilincin nasıl inşa edilebileceğine dair pratik öneriler sunmaktır. Makale boyunca John Locke, Karl Marx, Steven Lukes, Guy Standing gibi düşünürlerin kavramlarından yararlanılacak; İslam hukukunda helal kazanç anlayışına ve günümüz platform kapitalizmindeki güncel örneklere yer verilecektir.
2. Teorik Çerçeve: Emeğin Değeri ve Mülkiyet İlişkisi
2.1. John Locke’un Emek-Mülkiyet Teorisi
Modern batı düşüncesinde emek ile mülkiyet arasındaki bağı en sistematik biçimde kuran düşünür John Locke’tur. Yönetim Üzerine İkinci İnceleme (1690) adlı eserinde Locke, doğa durumunda her şeyin ortak olduğunu, ancak bireyin kendi bedeni üzerinde mutlak mülkiyete sahip bulunduğunu ileri sürer. Bedenin emeği, bireyin “kendisinin” olan tek şeydir. Bu emek, doğada ortak bulunan bir nesneye katıldığında, o nesne artık o bireyin mülkü haline gelir. Locke’un ünlü örneğiyle: Bir kişi bir elmayı ağaçtan koparmak için emek harcadığında, o elma onundur. Çünkü onu doğanın ortak halinden çıkaran şey, bizzat o kişinin emeğidir.
Locke’un bu teorisi, alın teri kavramını doğrudan mülkiyet hakkının temeline yerleştirir. “Alın teri” tam anlamıyla fiziksel bir çabadır, bedenin dünyaya müdahalesidir. Bu müdahale olmadan hiçbir şey kimsenin malı olamaz. Buradan çıkan sonuç oldukça radikaldir: Bir nesneye emek harcanmamışsa, o nesne üzerinde hak iddia etmek meşru değildir. Tersine, emek harcanmışsa, o nesneye el koymak, o emeği çalmaktır.
İşte bu noktada makalemizin temel sorusuyla Locke kesişir: “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” Çalan hırsız, başkasının emeğiyle var olan bir nesneye —doğrudan mala veya emeğin kendisinin değerine— el koyan kişidir. Oysa günümüz çalışma hayatında hırsızlık çoğu zaman doğrudan mal hırsızlığı biçiminde değil, emek sömürüsü biçiminde ortaya çıkar. İşveren, işçinin ürettiği artı değere el koyduğunda, aslında Locke’çu anlamda bir “hırsızlık” yapmaktadır. Ancak işçi bu duruma sessiz kaldığında, kendisi de kendi emeğinin gasp edilmesine ortak olmaktadır.
2.2. Marx’ta Yabancılaşma ve Sömürü
Locke’un iyimser emek-mülkiyet teorisine karşılık, Karl Marx 19. yüzyılın ortalarında kapitalist üretim biçiminin bu bağı nasıl kopardığını gösterdi. Marx’a göre, kapitalizmde işçi, üretim araçlarına sahip olmadığı için emek gücünü bir meta olarak satmak zorundadır. Ürettiği ürün, ona ait değildir; ürünün sahibi, üretim araçlarının sahibi olan kapitalisttir. İşçi, emek harcadıkça daha fazla değer üretir, ancak bu değerin yalnızca geçimini sağlayacak küçük bir kısmını ücret olarak alır; geri kalan kısmı —artı değer— kapitaliste kalır.
Marx, bu durumu yabancılaşma kavramıyla açıklar. 1844 Elyazmaları’nda şöyle yazar: “İşçi, emeğiyle ürettiği nesne karşısında ne kadar çok emek harcarsa, o nesne onun karşısında o kadar yabancı bir güç olarak durur. İşçi, kendi özüne yabancılaşır.” Yabancılaşmanın dört boyutu vardır: (1) İşçi, ürettiği ürüne yabancılaşır (ürün onun değildir); (2) üretim eyleminin kendisine yabancılaşır (emek zoraki, keyifsiz bir angaryadır); (3) türsel varlığına yabancılaşır (insanı hayvandan ayıran bilinçli, yaratıcı emek elinden alınmıştır); (4) diğer insanlara yabancılaşır (işçi kapitalistle ve diğer işçilerle rekabet halindedir).
“Eşek” metaforu, bu yabancılaşmanın en uç noktasını betimler. Yabancılaşmış işçi, artık kendi emeğinin öznesi değil, bir aracıdır. Tıpkı bir eşeğin sırtına vurulan çuvalları taşıması gibi, işçi de kendisine yüklenen işleri sorgulamadan yapar. Eşek, ahırın kapısı açık olduğu halde neden dışarı çıkmaz? Çünkü sorgulamaz. Neden yükünü hafifletmek için ses çıkarmaz? Çünkü itiraz etmesinin bir sonuç doğuracağını öğrenmemiştir. İşte bu sorgulamama, itiraz etmeme, kaderine razı olma hali, Marx’ın “bilinçli bir sınıf olma” ile “kendinde sınıf” arasında yaptığı ayrımda “kendinde sınıf” düzeyinde kalan, yani sömürüldüğünün farkında olmayan işçinin halidir.
Metnin çağrısı ise tam da bu noktada yükselir: “Alın teri dökerek emek harcayarak iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir.” İnsan olmak, yabancılaşmayı aşmak, emeğinin değerinin bilincinde olmak ve bu değeri talep etmektir.
2.3. İslam Hukukunda Helal Kazanç ve Emek
Metindeki “helal kazanç” vurgusu, yalnızca seküler bir etik çağrısı değil, aynı zamanda İslam iktisat anlayışının temel bir ilkesine işaret eder. İslam hukukunda (fıkıh) kazanç, meşruiyetini iki temel unsurdan alır: (1) Emeğin bizzat kişi tarafından sarf edilmesi; (2) Bu emeğin, İslam’ın yasakladığı faiz, kumar, hırsızlık, gasp, rüşvet, içki ticareti gibi alanlarda olmaması.
Kur’an-ı Kerim’de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm Suresi, 39) buyrulmaktadır. Peygamber Muhammed’in (sav) hadislerinde ise “Hiç kimse, elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir” ve “Çalışan, Allah’ın dostudur” gibi ifadelerle emeğin kutsallığı vurgulanmıştır. İslam’da “helal lokma” kavramı, sadece kişinin kendi alın teriyle kazandığı ve başkasının hakkını içermeyen kazancı tanımlar. Bir işçinin ücretini zamanında ve eksiksiz ödememek, İslam hukukunda büyük günahlardan sayılır. Hatta bir hadiste: “İşçinin ücretini alın teri kurumadan önce veriniz” buyrulur.
Bu perspektiften bakıldığında, “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, kişinin kendi geçimini sağlama biçiminin ahlaki statüsünü sorgular. Çalan hırsız, sadece mal çalan kişi değildir; aynı zamanda başkasının emeğini sömüren, işçisine hakkını vermeyen, kayırmacılıkla rant elde eden, torpille işe giren veya başkasının hakkını yiyen herkestir. Hırsızlık, sadece malın fiziksel olarak alınması değil, emek değerinin gasp edilmesidir.
Dolayısıyla İslam iktisat anlayışı, kapitalist üretim biçiminin doğal saydığı birçok pratiği (örneğin aşırı artı değer sömürüsü, işçi ücretlerinin asgariye indirgenmesi, çalışanın sağlık ve güvenlik haklarını gasp etme) ahlaken hırsızlık kategorisinde değerlendirir. Ancak bu noktada kritik olan, sadece işverenin değil, aynı zamanda işçinin de bu gasp karşısındaki tutumudur. Hakkını aramayan işçi, kendi emeğine yapılan bu tecavüze sessiz kaldığı için, İslam ahlakı açısından da “kendine zulmeden” konumundadır.
3. Hak Arama Bilinci: Neden “Eşek” Olunur?
3.1. Psikolojik ve Kültürel Rıza Üretimi
Eğer sömürü bu kadar açıksa, işçiler neden sessiz kalır? Neden alın terine sahip çıkmaz, neden hakkını aramaz? Bu sorunun yanıtı, sadece ekonomik korkularda değil, aynı zamanda kültürel, psikolojik ve ideolojik mekanizmalarda gizlidir.
Steven Lukes’ın 1974 tarihli Power: A Radical View adlı eserinde geliştirdiği gücün üç yüzü teorisi bu noktada aydınlatıcıdır. Lukes’a göre güç, sadece (1) doğrudan karar alma süreçlerinde (kim neyi alır) ve (2) gündem belirlemede (neyin tartışılacağına karar verme) değil, aynı zamanda (3) arzuların şekillendirilmesinde de işler. En sinsi güç biçimi, insanların kendi gerçek çıkarlarına aykırı olan şeyleri arzulamalarını sağlayan güçtür.
Türkiye ve benzeri toplumlarda çalışma hayatına dair yaygın kabul görmüş bir dizi inanç, tam da bu üçüncü yüzün ürünüdür: “Nasıl olsa herkes sömürülüyor”, “Ülke şartları böyle”, “İş bulduğuma şükretmeliyim”, “Sendikalar işverenle işçiyi karşı karşıya getiriyor”, “Hakkımı ararsam işten atılırım, bir daha iş bulamam”, “Mahkemeler uzun sürer, uğraşmaya değmez”, “Herkes hakkını arasaydı ortalık karışırdı”.
Bu inançlar, işçilerin kendi çıkarlarını sorgulamalarını engeller. Lukes’ın deyimiyle işçiler, yapısal olarak şekillendirilmiş bir rızaya sahiptirler. Bu rıza, onları pasifleştirir, itiraz mekanizmalarını köreltir ve “eşek” konumunda tutar. Eşeğin özelliği nedir? Sırtına vurulan yükün ağırlığını sorgulamamak, ahırın kapısı açık olduğu halde dışarı çıkmamak, kendisine vurulan sopayı “kader” olarak kabullenmek. İşte “eşek” metaforu, tam da bu sorgulamama, itiraz etmeme, kabullenme halinin sembolüdür.
3.2. Korku Kültürü ve İşsiz Kalma Riski
Hak arama bilincinin önündeki en somut engel, kuşkusuz işsiz kalma korkusudur. Özellikle işsizliğin yüksek olduğu, güvenceli istihdamın giderek azaldığı, taşeronlaşma ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştığı bir ekonomide, işçi için “hakkını aramak” ile “işsiz kalmak” arasında doğrudan bir ilişki kurulur. İşveren, sessiz ve itaatkâr işçiyi ödüllendirirken, sendikal faaliyet yürüten, fazla mesai ücreti talep eden, iş sağlığı ve güvenliği eksikliklerini raporlayan işçiyi “uyumsuz” bularak işten çıkarır. Çıkarılan işçinin yerine, aynı koşullarda çalışmayı kabul edecek onlarca aday beklemektedir.
Bu durum, işçi sınıfı içinde bir “itaat yarışı” yaratır. Her işçi, diğerinden daha sessiz, daha uyumlu, daha az talepkar olmaya çalışır. İşveren için ideal işçi, ücretini sorgulamayan, fazla mesaiye itiraz etmeyen, iş güvenliği önlemlerinin eksikliğini dile getirmeyen, sendikadan uzak duran ve patronuna sadakat gösteren kimsedir. İşte metindeki “eşek” tam da budur: Sırtına vurulan her yükü taşıyan, itiraz etmeyen, hakkını aramayan ve bu yüzden de sömürülmeye devam eden çalışan.
Oysa bu itaat yarışının sonu, bireysel düzeyde kısa vadeli bir iş güvencesi sağlasa bile, kolektif düzeyde tüm işçi sınıfının koşullarının bozulmasına yol açar. Bir işçi fazla mesai ücretini talep etmediğinde, işveren bunu norm haline getirir ve diğer işçilerden de talep etmemelerini bekler. Bir işçi iş sağlığı güvenlik önlemlerinin eksikliğini rapor etmediğinde, işveren bu önlemleri hiçbir zaman almayacaktır. Hak aramamak, sadece bireysel bir kayıp değil, kolektif bir yenilgidir.
3.3. Sendikalaşma Oranlarının Düşüklüğü ve Örgütsüz Çalışma
Türkiye’de sendikalaşma oranları, OECD ortalamasının oldukça altındadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre, ülkemizde sendika üyesi işçi oranı %10-12 civarında seyretmektedir (kamu çalışanları hariç). Özel sektörde bu oran %5’in altına inmektedir. Bu düşük sendikalaşma, bireysel hak arama mekanizmalarını neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Çünkü iş hukuku, bireysel işçinin işveren karşısında korunmasız olduğu gerçeğinden yola çıkar; ancak bu korumanın etkin olabilmesi için işçilerin kolektif bir güç oluşturması gerekir.
Sendikasız bir işyerinde işçi, işverene karşı yalnızdır. Fazla mesai ücretini talep ettiğinde, işveren onu “rahatsız edici” bulabilir. İş güvenliği eksikliklerini dile getirdiğinde, “problem çıkaran” olarak etiketlenebilir. Mobbinge uğradığında, bunu kanıtlayacak tanıklar işverenden korktuğu için ifade vermeyebilir. Oysa sendikalı bir işyerinde işçi yalnız değildir. Sendika, onun taleplerini resmileştirir, hukuki destek sağlar, gerekirse grev gibi kolektif eylem araçlarını devreye sokar.
Metnin “emeğine sahip çık” çağrısı, bireysel bir irade çağrısı olduğu kadar kolektif bir örgütlenme çağrısıdır. Emeğe sahip çıkmak, tek başına işverenin kapısını çalmak değil; diğer işçilerle dayanışmak, sendika kurmak veya var olan sendikaya üye olmak, işyerinde temsilciler seçmek, toplu iş sözleşmesi mücadelesi vermektir.
4. “Eşek” ile “İnsan” Arasındaki Farklar: Ampirik Bir Karşılaştırma
Metnin kavramsal çiftleri —eşek ve insan, çalışan ve hırsız— yalnızca mecazi değil, aynı zamanda somut davranış pratiklerini de tanımlar. Bu bölümde bu iki kutup arasındaki temel farkları ampirik olarak karşılaştıracağız.
4.1. Emeğin Değerine İlişkin Tutum
Eşek için emek, sadece bir “angarya”dır. O, yaptığı işin piyasadaki karşılığını bilmez, sorgulamaz. Asgari ücretle çalışıyorsa bunun yeterli olup olmadığını düşünmez. Fazla mesai yaptığında bunun karşılığını talep etmez. “Ne verseler razıyım” zihniyetiyle hareket eder. İşverenin ona “aile ortamı” söylemiyle yaklaşmasından etkilenir; patronunun onu “sömürdüğünü” değil, “kendisine iş verdiğini” düşünür.
İnsan ise emeğinin bir değer olduğunun bilincindedir. Asgari ücretin neyi karşıladığını, bir saatlik emeğinin piyasa değerini araştırır. Fazla mesaisinin ücretini talep eder, bunun yasal bir hak olduğunu bilir. İşverenin “aile ortamı” söyleminin, genellikle düşük ücreti ve fazla çalışmayı meşrulaştırmak için kullanılan bir manipülasyon aracı olduğunu fark eder. “Bana iş veriyor” değil, “Ben onun işini yapıyorum, karşılığında ücret alıyorum” bilincine sahiptir.
4.2. Hak Arama Davranışı
Eşek, hakkı gasbedildiğinde sessiz kalır. Fazla mesaisi ödenmediğinde “Bir şey olmaz” der. Sigortasız günleri olduğunda “Zaten kısa süreli” diyerek geçiştirir. İş kazası geçirdiğinde tazminat davası açmaz çünkü “uğraşmak istemez”. Mobbinge uğradığında istifa eder, tazminatını bile almaz. “Devlet baba”dan bir şey beklemeyeceğine inanır. Mahkemelerin uzun ve pahalı olduğunu düşünür, hakkını aramaktan vazgeçer.
İnsan, hakkı gasbedildiğinde harekete geçer. Önce işverene yazılı başvuruda bulunur. Sonuç alamazsa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın iletişim hatlarını arar. Arabuluculuk sürecini başlatır. Gerekirse iş mahkemesinde dava açar. Sendikası varsa sendikanın hukuk biriminden destek alır. Mahkeme sürecinin uzun süreceğini bilir ama pes etmez. Çünkü bilir ki, hak aramak sadece kendi kaybını telafi etmek için değil, aynı zamanda işverene bir daha başka bir işçinin hakkını yememesi için caydırıcı bir mesaj vermek için önemlidir.
4.3. Örgütlenme Pratikleri
Eşek, sendikalardan uzak durur. Sendikaları “gereksiz”, “işverenle işçiyi karşı karşıya getiren”, “aidat toplamaktan başka iş yapmayan” kurumlar olarak görür. İşyerinde sendikal faaliyet yürüten arkadaşlarından uzaklaşır, onları “problem çıkaran” olarak etiketler. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde “Ne vereceklerse razıyım, yeter ki işimiz olmasın” der. Grev gibi eylemleri “işsiz kalma” ile eş anlamlı görür.
İnsan, sendikalaşmanın işçi sınıfının en temel hakkı olduğunu bilir. Sendikaya üye olur, aidatını düzenli öder. İşyerinde sendika temsilcisi seçimlerine katılır, gerekirse temsilci olmayı kabul eder. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde taleplerin oluşmasına katkı sağlar. Grev kararı alındığında, bunun bir “işsizlik” değil, gelecekteki daha iyi koşullar için bir “yatırım” olduğunu bilir. Grev çadırında nöbet tutar, basın açıklamalarına katılır, diğer sendikalarla dayanışma içinde olur.
4.4. Kazanç Anlayışı
Eşek için kazancın kaynağı önemli değildir. Kaçak işte çalışmayı, kayıt dışılığı, torpille işe girmeyi normal karşılar. Başkasının emeğini sömüren bir işyerinde çalışıyorsa, bunu sorgulamaz. Rüşvet, kayırmacılık, komisyon gibi haram yollarla kazanç elde etmeyi “akıl işi” olarak görür. “Kimse kusura bakmasın, bu devirde helal kazanç zor” diyerek ahlaki ilkeleri esnetir.
İnsan ise kazancın helal olmasına özen gösterir. Alın teri dökmeden, emek harcamadan gelen kazancı —faiz, rüşvet, kumar, hırsızlık, gasp, torpil, kayırmacılık— haram sayar. Kayıt dışı çalışmayı kabul etmez, çünkü bunun hem kendisini hem de devleti zarara uğrattığını bilir. Başkasının emeğini sömüren bir işyerinde çalışmayı tercih etmez, eğer çalışmak zorunda kalırsa, bu sömürüye karşı mücadele eder. Helal kazanç ahlakını, sadece kendi yaşamında değil, çevresindeki insanlardan da bekler.
5. Çağdaş Sorunlar: Platform Kapitalizminde Emeğin Görünmezliği
Günümüz çalışma hayatı, 20. yüzyılın standart tam zamanlı, belirsiz süreli, sosyal güvenceli iş ilişkisinden çok farklı bir görünüm arz etmektedir. Neoliberal politikaların ivmelendirdiği esneklik, güvencesizlik ve kuralsızlaştırma dalgası, yeni bir çalışma biçimi doğurmuştur: platform kapitalizmi.
Uber, Getir, Trendyol, Yemeksepeti, Armut gibi dijital platformlar, “bağımsız yüklenici” veya “serbest çalışan” statüsünde milyonlarca insanı çalıştırmaktadır. Bu kişiler, ne işçidir (çünkü işverene bağlı değildirler, kendi saatlerini kendileri belirlerler) ne de bağımsız girişimcidirler (çünkü platformun kurallarına, fiyatlandırmasına ve puanlama sistemine tamamen bağımlıdırlar). Bu gri alan, platformların tüm riskleri çalışanların üzerine yıkmasına olanak tanır: sigorta yoktur, kıdem tazminatı yoktur, yıllık izin yoktur, hastalık izni yoktur, sendika yoktur, toplu pazarlık yoktur.
Kuryelerin, kargo çalışanlarının, çağrı merkezi personelinin, ek iş yapan öğretmenlerin, dijital içerik üreticilerinin alın teri, aynı şekilde akmaya devam eder. Ancak bu alın terinin karşılığı, standart bir işçininkinden çok daha düşüktür ve çok daha fazla güvencesizdir. Bir Getir kuryesi, kırmızı ışıkta geçmek zorunda kalır çünkü dakikasında teslimat yapmazsa puanı düşer ve daha az sipariş alır. Trafik kazası geçirdiğinde, platform “bağımsız yüklenici” olduğu için sorumluluk kabul etmez. Hastalandığında, bir gün çalışamazsa hiçbir ücret alamaz.
İşte bu noktada, metnin sorusu hayati bir anlam kazanır: “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” Platform kapitalizminde çalan hırsız, doğrudan bir hırsızlık eylemi yapmaz. Ancak kuryenin terini, emeğini, hatta hayatını riske atarak ürettiği değere el koyar. Kuryeye, yaptığı teslimat başına 10-15 TL öderken, kendisi bu teslimattan 40-50 TL kazanır. Aradaki fark, kuryenin ürettiği artı değerdir ve bu artı değere el koymak, Marx’ın deyimiyle “sömürü”dür.
Peki kurye ne yapar? Pek çoğu “eşek” konumunda kalır: Sessizce çalışır, puanının düşmemesi için trafik kurallarını ihlal eder, kazalarda kendi sağlık masraflarını kendi cebinden öder, sendika kurmaya kalkışmaz. Oysa son yıllarda bazı örnekler, “insan” olma potansiyelini göstermektedir. İngiltere’de Uber şoförleri, uzun süren bir hukuk mücadelesinden sonra Yargıtay’da “işçi” statüsü tanınmasını başarmıştır. Türkiye’de ise çeşitli kurye platformlarında çalışanlar, kurdukları dayanışma ağları ve açtıkları davalarla kısmi kazanımlar elde etmiştir. Bu örnekler, “eşek” olma halinin kader olmadığını, bilinçli bir örgütlenme ve hak arama mücadelesiyle aşılabileceğini göstermektedir.
6. Eşek Olmamak İçin Pratik Adımlar: Bireyselden Kolektife
Makalenin bu bölümünde, alın terine sahip çıkmak ve eşek olma halini aşmak için atılabilecek somut pratik adımları sıralıyoruz. Bu adımlar, bireysel farkındalıktan başlayıp kolektif örgütlenmeye kadar uzanan bir spektrumda konumlanmaktadır.
6.1. Bireysel Bilinç Adımları
Emeğinizin değerini bilin: Yaptığınız işin piyasadaki karşılığını araştırın. Sektörünüzdeki ortalama ücretleri, iş koşullarını, mesleki standartları öğrenin. Bunun için meslek odalarının, sendikaların ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının yayınlarından yararlanın.
Hukuki haklarınızı öğrenin: İş Kanunu (4857 sayılı Kanun), Borçlar Kanunu, Sendikalar Kanunu gibi temel mevzuatı bilmeseniz bile, en azından haklarınızı özetleyen kılavuzları okuyun. Fazla mesai ücreti, yıllık izin, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil çalışması, iş sağlığı ve güvenliği gibi temel haklarınızı öğrenin.
Taleplerinizi yazılı hale getirin: İşverene sözlü olarak değil, yazılı olarak başvurun. E-posta, WhatsApp yazışmaları, dilekçe gibi iz bırakan iletişim araçlarını kullanın. Böylece ileride bir hukuk mücadelesi gerektiğinde deliliniz olur.
Korkuya teslim olmayın: “Hakkımı ararsam işten atılırım” korkusu gerçek olabilir. Ancak bu korkunun sizi felç etmesine izin vermeyin. İşten atılma durumunda, kıdem ve ihbar tazminatınızı alarak ayrılma hakkınız olduğunu unutmayın. Ayrıca, iş güvencesi hükümleri (30 ve üzeri işçi çalıştıran işyerlerinde geçerlidir) sizi koruyabilir.
6.2. Örgütlenme Adımları
Sendikaya üye olun: Sektörünüzde faaliyet gösteren bir sendika bulun. Eğer işyerinizde sendika yoksa, bir sendikaya üye olarak işyerinizde örgütlenme sürecini başlatın. Unutmayın, sendikalar sihirli değnek değildir; ancak mücadelenin kurumsallaşmış halidir.
İşyeri temsilcisi seçin: Sendika üyesi işçiler olarak bir işyeri temsilcisi seçin. Bu temsilci, işveren karşısında sizin sesiniz olacak, taleplerinizi iletecek, toplu iş sözleşmesi hazırlıklarına katılacaktır.
Toplu iş sözleşmesi için mücadele edin: Toplu iş sözleşmesi, bireysel iş sözleşmesinden çok daha fazla hak ve güvence sağlar. Sendikanızla birlikte işverene toplu iş sözleşmesi çağrısı yapın. Arabuluculuk ve gerekirse grev gibi yasal araçları kullanmaktan çekinmeyin.
Alternatif örgütlenme biçimleri: Sendikalar dışında da örgütlenme biçimleri vardır: meslek odaları, kooperatifler, dayanışma ağları, sosyal medya grupları, mahalle birlikleri. Özellikle platform kapitalizminde çalışanlar için bu alternatif örgütlenmeler hayati önem taşımaktadır.
6.3. Hukuki Adımlar
Arabuluculuk: İş uyuşmazlıklarında (ücret alacağı, tazminat, işe iade vb.) dava açmadan önce arabuluculuk zorunludur. Arabuluculuk, daha hızlı ve daha az maliyetli bir çözüm sunabilir. Arabulucuya başvurmaktan çekinmeyin.
İş mahkemesinde dava açma: Arabuluculukta anlaşma sağlanamazsa, iş mahkemesinde dava açma hakkınız vardır. Dava süresi uzun olabilir (1-3 yıl), ancak kazanmanız halinde avukatlık ücreti ve yargılama giderleri karşı tarafa yüklenir. İş mahkemelerinde işçilerin lehine karar çıkma oranı yüksektir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) ihbar hatları: Sigortasız çalıştırılma, asgari ücretin altında ücret, iş sağlığı ve güvenliği eksiklikleri gibi durumları ÇSGB’nin ALO 170 hattına veya e-Devlet üzerinden bildirebilirsiniz. Bakanlık, bildirimleri değerlendirir ve gerekirse işyerinde denetim yapar.
Tanık olmaktan korkmayın: Bir başka işçinin hakkının gaspedildiğine tanık olduğunuzda, onun lehine tanıklık yapmaktan çekinmeyin. Bugün onun hakkını savunmazsanız, yarın kendi hakkınız savunulmaz.
7. Sonuç: İnsan Olmak Bir Seçim ve Sorumluluktur
Bu makale boyunca, bir uyarı cümlesinden hareketle emek, hak arama, örgütlenme ve insan onuru arasındaki derin bağı inceledik. Metnin tekrar edelim: “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?”
Varılan sonuç şudur: İnsan olmak, sadece biyolojik bir tür olmak değil, aynı zamanda etik bir bilinç düzeyine ulaşmaktır. Bu bilinç düzeyi, kişinin kendi emeğinin değerini bilmesini, bu değere el konulmasına izin vermemesini, sömürüye sessiz kalmamasını, haksızlık karşısında ses çıkarmasını, yalnız olmadığını ve başkalarıyla dayanıştığında güçlü olduğunu fark etmesini gerektirir.
“Eşek” metaforu, bir aşağılama değil, bir uyarıdır. Her birimiz, zaman zaman işyerinde, piyasada, gündelik hayatımızda eşekleşme tehlikesiyle karşı karşıyayızdır. Yorulduğumuzda, korktuğumuzda, umutsuzluğa kapıldığımızda, “Ne yapayım, kaderim bu” dediğimizde, sırtımıza vurulan yükü sorgulamadan taşıyan eşeğe dönüşürüz. Ancak bu dönüşüm kaçınılmaz değildir. Her an, her yerde, her işyerinde, bu eşeklik halini kırmak, insan olma bilincine uyanmak mümkündür.
Bunun için gereken, Locke’un emeğin değerini hatırlamak, Marx’ın yabancılaşma analizini içselleştirmek, İslam’ın helal kazanç ahlakını benimsemek ve Lukes’ın uyardığı gibi şekillendirilmiş rızaya direnmektir. Ancak bunların hepsinden önemlisi, somut bir adım atmaktır: Bugün, yarın, işe gittiğinizde, yöneticinize “Bu fazla mesainin ücretini ne zaman alacağım?” diye sormak. Sendika kapısını çalmak. Arkadaşınıza “Hakkını aramalısın” demek. Mahkemeye gitmek. Grev çadırında nöbet tutmak.
Çünkü unutmayalım: Eşek olmak, bir kader değil, bir tercihtir. İnsan olmak da. Hakkını aramak, zor olabilir, yorucu olabilir, yıldırıcı olabilir. Ancak hakkını aramamanın bedeli, çok daha ağırdır. O bedel, alın terinin hiçe sayılması, emeğin gasp edilmesi, insanlık onurunun ayaklar altına alınmasıdır.
Öyleyse: Alın terine sahip çık. Emeğine sahip çık. Hakkını ara. Eşek olma. İnsan ol.
Kaynakça
Locke, John. (1690). Second Treatise of Government. (Türkçe çeviri: Yönetim Üzerine İkinci İnceleme, İstanbul: Metis, 2012).
Marx, Karl. (1844). Economic and Philosophic Manuscripts of 1844. (Türkçe çeviri: 1844 Elyazmaları, Ankara: Sol Yayınları, 2011).
Marx, Karl. (1867). Capital: Critique of Political Economy, Volume I. (Türkçe çeviri: Kapital I, Ankara: Yordam Kitap, 2011).
Lukes, Steven. (1974). Power: A Radical View. London: Palgrave Macmillan. (Türkçe çeviri: İktidar: Radikal Bir Bakış, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007).
Standing, Guy. (2011). The Precariat: The New Dangerous Class. London: Bloomsbury. (Türkçe çeviri: Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İstanbul: İletişim, 2013).
Ebu Yusuf. (8. yüzyıl). Kitab al-Harac. (Türkçe çeviri: Harac, İstanbul: İSAR Yayınları, 2015).
Kur’an-ı Kerim. Necm Suresi, 39. Ayet.
Buhari. Sahih-i Buhari, “İcâre” Bölümü.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2024). İşgücü İstatistikleri ve Sendikalaşma Oranları Raporu. Ankara: ÇSGB Yayınları.
ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü). (2021). World Employment and Social Outlook: The Role of Digital Labour Platforms in Transforming the World of Work. Geneva: ILO.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder