26 Mayıs 2026 Salı

Alın Terinin Kutsallığı ve Osmanlı’da Emeğin Halleri: Hak Arama Kültüründen Sömürüye Tarihsel Bir Bakış

 

Özet

Bu makale, “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir” anlayışından hareketle, Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminden 20. yüzyıl başlarına kadar işçi ve köylü kesimlerinin emek tarihini incelemektedir. Çalışma, helal kazanç ile hırsızlık arasındaki ahlaki ayrımın Osmanlı toplumundaki yansımalarını, hak arama pratiklerini ve bu pratiklerin devlet tarafından nasıl bastırıldığını analiz etmektedir. Makalenin temel argümanı, Osmanlı yönetiminin resmî ideolojisinde alın teri yüceltilirken, bu terin sahiplerinin örgütlü hak taleplerinin sistematik olarak suç sayıldığı ve cezalandırıldığıdır. Tımar sisteminden iltizama, loncalardan ilk işçi grevlerine uzanan geniş bir yelpazede, “eşek olmamak” için mücadele edenlerin aslında devlet gözünde nasıl “eşek” muamelesi gördüğü arşiv belgeleri ve tarihsel olaylar ışığında ortaya konulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Alın teri, emek tarihi, Osmanlı’da işçi sınıfı, Osmanlı köylüsü, hak arama, grev, celali isyanları, tımar sistemi.

Giriş

Alın teri, insanlık tarihinin en temel ahlaki kavramlarından biridir. Bu terin damla damla döküldüğü her yer, emeğin kutsandığı bir sahadır. “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir.” Bu ifade yalnızca bir hakaret değil, aynı zamanda bir medeniyet eleştirisidir. Zira insanı hayvandan ayıran temel özelliklerden biri, ürettiğinin karşılığını almak için mücadele edebilmesidir. Alın teriyle yoğrulmuş bir helal kazanç sahibi olmak “insan” olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak sunulur bu sözde. Peki ya sistem, bu insanları sistematik olarak eşek yerine koyarsa? İşte bu soru bizi Osmanlı İmparatorluğu’nun işçi ve köylü kitlelerine götürür.

Osmanoğulları Ailesi’nin altı yüzyıllık yönetimi boyunca “çalışan insan” ile “çalan hırsız” arasındaki sınır her zaman kesin çizgilerle belirlenmiş değildi. Resmî ideoloji, çalışanı, üreteni, toprağı işleyeni öven bir söylem geliştirmişti. Divan edebiyatında çiftçi “rençber”, zanaatkâr “erbab-ı hiref” olarak anılır, alın teri “rızık” kavramı altında meşrulaştırılırdı. Ancak söylem ile pratik arasındaki uçurum, özellikle köylünün ve kentli ücretli emekçinin hayatında acı bir tecrübeydi. Kimi zaman aşar vergisi yüzünden harmanına el konulan köylü, kimi zaman maaşını alamadığı için iş bırakan tersane işçisi, Osmanlı bürokrasisi nezdinde çoğu kez “asi”, “zındık” veya “eşkıya” olarak etiketlenmişti. Yani alın terine sahip çıkmaya çalışanların kendileri, devlet gözünde eşekten de beter bir konuma itilebiliyordu.

Bu çalışma tam da bu paradoksu merkezine alır: Bir yandan Osmanlı toplum düzenlemesi helal emeği yüceltir, diğer yandan bu emeğin sahiplerinin hak arama girişimleri bastırılır. Makale, Osmanlı işçisi ve köylüsünün “insan” muamelesi görüp görmediğini, hakkını arayanların başına neler geldiğini ve alın terini korumak için hangi isyanların çıktığını sorgulamaktadır. Klasik dönemden Tanzimat’a, oradan Meşrutiyet’e uzanan bir eksende, emekçilerin örgütlenme biçimleri, devletin müdahale yöntemleri ve “eşek olmamak” uğruna ödenen bedeller tartışılacaktır.

Bölüm 1: Osmanlı’da Emeğin Teorik Çerçevesi ve Ahlaki Temelleri

1.1 İslam Hukukunda Alın Teri ve Mülkiyet

Osmanlı İmparatorluğu’nun emek anlayışı, büyük ölçüde İslam hukuku (Şeriat) ile örfî hukukun bir sentezine dayanıyordu. İslam hukukunda emek, mülkiyet kazanmanın en meşru yollarından biri olarak kabul edilirdi. “Emek, mülkün aslıdır” prensibi, Hanefi mezhebinin Osmanlı’daki yorumunda şöyle işliyordu: Bir kimse, sahipsiz bir araziyi ihya eder, orada alın teri dökerse o arazi onun olurdu. Ancak bu prensip, devletin toprakların büyük kısmının “mirî” (devlete ait) statüsünde olduğu Osmanlı sisteminde ciddi bir çelişki yaratıyordu. Köylü, aslında devletin malı olan toprağı ekip biçiyor, alın terini döküyor ama toprağın tam mülkiyetine asla sahip olamıyordu.

İslam hukukundaki “helal kazanç” kavramı, aldatma, hile, faiz ve zorbalık içermeyen her türlü emeği kapsıyordu. Osmanlı uleması, alın teri ile helal kazanç arasında doğrudan bir bağ kuruyor, hırsızlığı ise sadece mal çalmak olarak değil, başkasının emeğine el koymak olarak da tanımlıyordu. Ancak ilginçtir ki, devletin kendisi vergi adı altında köylünün ürününün önemli bir kısmına el koyduğunda bu “hırsızlık” olarak görülmüyor, “örf-i sultanî” yani padişahın hakkı olarak meşrulaştırılıyordu.

1.2 Lonca Sisteminde Emeğin Korunması ve Sömürüsü

Osmanlı esnaf teşkilatı, Ahilik geleneğinden devraldığı güçlü bir etik kodla işliyordu. Her loncanın (gedik) bir piri, bir yiğitbaşısı ve bir kethüdası bulunurdu. Çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamaları, alın terinin belirli bir hiyerarşi içinde olgunlaşmasını temsil ediyordu. Bu sistemde ustanın çırağına sadece meslek öğretmesi değil, aynı zamanda ona insan gibi davranması da beklenirdi. “Eşek olmak” deyimi, bu sistem içinde özellikle meslek erbabı olmayan, sadece beden gücünü satan ve örgütsüz kalan işçiler için kullanılırdı.

Ancak lonca sisteminin de karanlık bir yüzü vardı. Ustalar, özellikle 17. yüzyıldan itibaren kalfaları ve çırakları sömürmeye başladılar. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, bazen yiyecek yerine yalnızca “peşkeş” denilen bir parça ekmek… Bu duruma karşı çıkan kalfa veya çırak “kalfa namusu”nu kaybeder, loncadan dışlanırdı. 1727 yılında İstanbul kazzaz (ipek işleyen) kalfalarının, ücretlerinin artırılması için yaptıkları örgütlü başvuru, Osmanlı’daki ilk “hak arama” eylemlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Başvuruları kabul edilmeyen kalfalar, iş bırakmış ve padişaha kadar şikâyet gitmiştir. Sonuç? Kalfaların beşi sürgün edilmiş, üçü hapsedilmiştir. Alın terine sahip çıkmaya çalışanlar, devlet tarafından “eşek” yerine konmuştu.

1.3 Tımar Sistemi ve Köylü Üretici

Osmanlı tarım sisteminin temelini tımar düzeni oluşturuyordu. Tımarlı sipahiler, belirli bir bölgedeki vergi gelirlerini toplama karşılığında asker beslemekle yükümlüydü. Bu sistemde köylü (reaya), çiftini, öküzünü ve tohumunu kendi imkânlarıyla temin eder, devlete ve sipahiye belirli oranda ürün vermek zorundaydı. Teoride köylü “kendi alın teriyle” kazandığı ürünün bir kısmını vergi olarak veriyordu. Pratikte ise sipahiler, zamanla köylüyü angarya işlerde çalıştırmaya, ürününe daha fazla el koymaya başlamıştı.

Köylünün bu duruma itiraz hakkı teoride vardı. Kadıya gidip şikâyette bulunabilirdi. Ancak kadıların çoğu sipahilerle iç içe geçmiş bir yapının parçasıydı. 17. yüzyılda Anadolu’da yaygınlaşan eşkıyalık hareketlerinin önemli bir kısmı, aslında tımar sisteminin baskısından kaçan veya alın terinin gasp edildiğini düşünen köylülerin oluşturduğu gruplardı. Resmî kayıtlarda bu kişiler “şakî” (haydut) olarak anılırdı. Oysa ki birçoğu sadece “eşek olmamak” için dağa çıkmış insanlardı.

Bölüm 2: Köylünün Hali – Alın Terinin Devlete Akışı

2.1 Reaya Olmak: Vergi Yükü ve Angaryalar

Osmanlı’da “reaya” sözcüğü, güden (yani yöneten) kesim karşısında güdülen yani üreten kesimi tanımlardı. Reayanın başlıca yükümlülükleri arasında öşür (aşar), cizye (gayrimüslimler için), ispençe (müslüman köylülerden alınan) gibi vergiler bulunuyordu. Ayrıca avarız-ı divaniye denilen olağanüstü vergiler, köylünün neredeyse her yıl ekstra ödeme yapmasını gerektiriyordu.

Alın teri karşılığında üretilen buğdayın, arpanın, pamuğun ve üzümün üçte biri ile yarısı arasında değişen bir oranı doğrudan devlete gidiyordu. Geriye kalan ise köylünün ailesini doyurması, tohumluk ayırması ve gelecek yıl için öküz beslemesi için yetmekte zorlanıyordu. Açlık sınırında yaşayan bu insanlar, üstelik sefer zamanlarında “örfi angarya” denilen karşılıksız çalışma yükümlülüğü de taşıyordu. Yol yapımından kale onarımına, ordunun iaşesi için hayvan temininden zahire taşımaya kadar birçok işte alın teri döken köylü, karşılığında genellikle bir akçe bile almazdı.

Böyle bir sistemde köylünün alın terine sahip çıkması mümkün müydü? Elbette hayır. Köylü, ürettiğinin büyük kısmını devlete veriyor, kalanıyla ancak canını zor idame ettiriyordu. “Eşek” kelimesi bu noktada trajik bir anlam kazanıyor: Sırtına vurulan her yükü taşıyan, itiraz etmeyen, hakkını aramayan köylü, tıpkı bir eşek gibi kullanılıyordu.

2.2 İltizam Sistemi ve Âyân Zorbalığı

  1. yüzyılda tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte, iltizam sistemi yaygınlaştı. Artık vergi toplama yetkisi, peşin para veren mültezimlere (vergi müzayedecileri) ihale ediliyordu. Bu mültezimler, devlete verdikleri parayı köylüden çıkarabilmek için acımasız bir baskı kuruyordu. Vergi oranları kanunda belliydi ama mültezim, köylüden kanunda yazılandan çok daha fazlasını istiyordu. Alın teri bu noktada tam bir talan aracı haline gelmişti.

İltizam sisteminin bir ileri aşaması ise âyânlıktı. Âyânlar, taşrada güçlü ailelerin reisleriydi. Kendi özel ordularını kurabiliyor, köylüyü istedikleri gibi ezebiliyorlardı. Birçok köy, âyânın angaryasında adeta birer yarı-köle gibi çalıştırılıyordu. 18. yüzyıl sonlarında Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) bölgesinde Derebeyi Mustafa Ağa, köylülerin kızlarını alıkoyma, ürünlerine zorla el koyma, hatta köylüyü kendi malikânesinde taş kırmaya zorlama gibi fiillerle nam salmıştı. Köylülerin İstanbul’a kadar gidip padişaha durumu şikâyet etmesi üzerine, Mustafa Ağa saraya çağrıldı ve soruşturma başlatıldı. Soruşturma sonucu? Mustafa Ağa, affedildi ve geri gönderildi. Şikâyetçi köylülerden bazıları ise “devlete isyan” suçlamasıyla sürgün edildi. Alın terine sahip çıkmak bu bedeli gerektiriyordu.

2.3 Celali İsyanları: Hakkını Arayan Köylünün Çaresizliği

Celali isyanları, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl boyunca Anadolu’yu kasıp kavuran büyük köylü ve eşkıya hareketleridir. Bu isyanların toplumsal temeli tamamen alın terinin gasp edilmesine dayanıyordu. Tımar sisteminin bozulması, sekban (geçici asker) gruplarının işsiz kalması, artan vergiler ve köylünün ürettiğini elinde tutamaması… Celali liderleri çoğu zaman eski birer tımarlı sipahi veya kaçağı yakalayan müsellem subaylarıydı. Ancak isyana katılanların ezici çoğunluğu köylüydü.

Celali isyanları içinde en dikkat çekici olanlardan biri, Canboladoğlu Ali Paşa liderliğindeki 1606-1608 Hareketi’dir. Canboladoğlu, “Adalet ve vergi muafiyeti” sloganıyla köylüleri peşinden sürüklemiştir. Bir köylünün Canboladoğlu’na söylediği rivayet edilen sözler, tam da bizim “eşek olmamak” çerçevemize oturur: “Ağam, bizi eşek yerine koydular. Harmandaki buğdayımıza, ahırdaki öküzümüze el koydular. Karımı alın terimin karşılığı yok. Ya bizi kurtar ya da biz ölmeyi çalışmaya tercih ederiz.”

Devletin bu isyanlara yanıtı ise korkunçtu. 1608 yılında Kuyucu Murad Paşa, kılıçtan geçirdiği on binlerce köylü ve eşkıya ile meşhur oldu. Alın terine sahip çıkmak için dağa çıkan insanların başları kesildi, cesetleri yollara dizildi. “Hakkını aramak” ile “eşek olmak” arasındaki fark, bu isyanlardan sonra Osmanlı köylüsü için ölüm kalım meselesi haline geldi. Çoğu köylü, sessizce yükünü taşımayı tercih etti. Yani “eşek” olmayı hayatta kalmak için kabul etti.

2.4 Aşar Vergisi ve 19. Yüzyılda Köylünün Borçlanması

Tanzimat dönemiyle birlikte birçok alanda reform yapıldı. Ancak aşar (öşür) vergisi, ölümcül bir dirençle sisteme yapışmıştı. Aşar, köylünün ürettiği ürünün onda birine tekabül ediyordu teoride. Pratikte ise ürünün beşte birine kadar çıkabiliyordu. Üstelik aşar, ürün toprağa düştükten hemen sonra alınıyordu. Köylü, tohumluk bile ayıramadan vergi borcu altına giriyor, bankaların olmadığı bir ortamda “murabaha”cı denilen tefecilere başvurmak zorunda kalıyordu.

  1. yüzyıl sonlarında Eskişehir, Konya, Sivas gibi bölgelerde köylülerin neredeyse yarısı tefecilere borçluydu. Bir köylü, bir sene mahsul alamasa, borcu katlanıyor, birkaç sene içinde tüm mal varlığını, hatta tarlasını bile kaybediyordu. Alın teriyle kazandığı toprağı alın teriyle kaybediyordu. Bu noktada devlet, kimi zaman köylünün alacaklısı konumundaydı (vergi borcu), kimi zaman ise tefecileri koruyan bir güç olarak devreye giriyordu. Alın terine sahip çıkmak isteyen köylü, önce aşarından kurtulmak zorundaydı. Bu ise 1925’te aşarın kaldırılmasını bekleyecekti.

Bölüm 3: İşçi Sınıfının Doğuşu – Madenler, Tersaneler ve İlk Grevler

3.1 Osmanlı Madenlerinde “Köle” Gibi Çalışan İşçiler

Osmanlı ekonomisi için madenler hayati öneme sahipti. Gümüş, bakır, demir ve kömür madenleri, hem iç piyasanın ihtiyacını karşılıyor hem de ordunun silah ihtiyacını besliyordu. Ancak madenlerde çalışma koşulları, Osmanlı’nın en karanlık sayfalarından birini oluşturur.

Küre (Kastamonu) bakır madeninde 16. yüzyılda çalışan işçilerin durumu üzerine elimizde kapsamlı kayıtlar bulunmaktadır. İşçiler, yerin yüzlerce metre altında, zayıf havalandırma koşullarında günde 14-16 saat çalıştırılıyordu. Yarısından fazlası, 30 yaşına gelmeden silikozis hastalığından ölüyordu. Ücretler ise son derece düşüktü. Bir maden işçisi, aynı süre tarımda çalışan bir köylünün ancak yarısı kadar kazanabiliyordu. Dahası, maden işçilerinin kaçışı engelleniyor, bazı madenlerde “mükellefiyet” yani zorunlu çalışma uygulanıyordu.

Alın terine sahip çıkmak isteyen maden işçileri ne yapabiliyordu? 1723 yılında Ergani bakır madeninde çalışan işçilerin, yevmiyelerinin artırılmaması üzerine iş bıraktığını biliyoruz. Bu iş bırakma, Osmanlı belgelerinde “maden ocağında nizam bozulması” olarak kayıtlara geçmiştir. İşçiler, taleplerini bir dilekçeyle padişaha iletmişlerdi. Padişahın cevabı: “Ameleyi edepleriyle ocaklarına döndürün, ele başlarını sürgün edin.” Sürgün, Osmanlı’da işçi hak arayışının en hafif cezasıydı. Maden işçilerinin bir kısmı da kürek mahkûmu olarak ceza almıştı. Yani alın teri döken insan, eğer bu terin karşılığını isterse, mahkûm oluyordu.

3.2 Tersane-i Amire: Kürek Mahkûmlarından Hür İşçilere

Osmanlı tersaneleri, tarih boyunca hem savaş gemilerinin yapıldığı hem de büyük bir işçi kitlesinin istihdam edildiği yerlerdi. İstanbul Haliç’teki Tersane-i Amire, 16. yüzyılda 3.000’den fazla işçi çalıştırıyordu. Bunların önemli bir kısmı “kürek mahkûmu” denilen cezaevlileriydi. Bu insanlar, herhangi bir ücret almadan, sadece beslendikleri takdirde çalıştırılıyordu. Alın terleri tamamen gasp ediliyordu.

  1. yüzyıldan itibaren tersanelerde hür işçilerin sayısı arttı. Bunlara “gemici”, “kalafatçı”, “marangoz” gibi unvanlar veriliyordu. Ücretleri düzenli ödenmediği gibi, çalışma koşulları da feciydi. 1827 yılında, II. Mahmud döneminde, tersane işçilerinin beş aylık ücretleri ödenmemişti. İşçiler, bir heyet oluşturup doğrudan padişahın huzuruna çıkmaya karar verdiler. Bu cesur girişim, devlet erkanı tarafından “sarkıntılık” (tehdit) olarak yorumlandı. Heyet başkanı idam edildi, diğerleri ise küreğe mahkûm edildi. Yani alın terlerinin karşılığını isteyen işçiler, kendileri kürek mahkûmu oldu. “Eşek olmamak” uğruna mahkûm olmak, Osmanlı tersanelerinde sıradan bir hikâyeydi.

3.3 Sanayi Devrimi’nin Osmanlı’ya Yansıması: Fabrika İşçileri

  1. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı’da sanayi tesisleri kurulmaya başladı. Hereke Fabrikası, Beykoz Deri ve Kâğıt Fabrikası, Zeytinburnu Demir Fabrikası, Selanik İplik Fabrikası gibi kuruluşlar, yeni bir işçi sınıfının doğuşuna tanıklık etti. Ancak bu işçiler, Batı’daki emek mücadelelerinden habersiz, örgütsüz, okuma yazma bilmeyen insanlardı.

Selanik İplik Fabrikası’nda 1875 yılında çalışan 600’ün üzerinde işçinin yarısı çocuktu. Çocuk işçiler, günde 14 saat tezgâh başında çalıştırılıyor, yevmiyeleri ise bir yetişkin işçinin üçte biri kadar oluyordu. 1877 yılında bu fabrikada çalışan yetişkin işçiler, çocukların daha fazla çalıştırılmaması için bir dilekçe verdiler. Talepleri aynen şuydu: “Amele-i sıbyan (çocuk işçiler) için de insanca yaşama hakkı tanınsın.” Fabrika sahipleri bu talebi “anarşist propaganda” olarak niteledi ve dönemin hükümeti olan Mithat Paşa hükümetine şikâyet etti. Mithat Paşa, reformist bir isim olmasına rağmen, işçileri bastırmaktan çekinmedi. Dilekçeyi veren beş işçi, fabrikadan kovuldu ve Selanik’ten uzaklaştırıldı. Alın terine sahip çıkmak, bir kez daha cezalandırıldı.

3.4 Demiryolu İşçileri ve İlk Örgütlü Grev Girişimleri

Osmanlı’da demiryolu yapımı, özellikle yabancı şirketlere imtiyaz olarak veriliyordu. İngiliz, Fransız ve Alman şirketleri Anadolu’da demiryolu döşerken, binlerce Osmanlı işçisini çalıştırıyordu. Bu işçiler, kazma, kürek ve el arabasıyla günde 12-14 saat çalışıyor, sık sık iş kazaları geçiriyor ve ücretleri düzenli ödenmiyordu.

1890’lı yıllarda İstanbul-İzmit demiryolu hattında çalışan işçilerin, ücretlerinin iki aydır ödenmediği için iş bıraktığını biliyoruz. Bu iş bırakma, “grev” kavramının Osmanlı’da ilk kez kullanıldığı olaylardan biridir. Yaklaşık 400 işçi, aletlerini bırakmış ve “Ya ücretlerimiz ödenir ya da hiçbir direk dikilmaz” demiştir. İşveren konumundaki şirket, Osmanlı hükümetine başvurmuş, hükümet de jandarma göndererek işçileri dağıtmıştır. Olayı bastıran komutan, işçilere “Sizin haddiniz değil, eşek gibi çalışacaksınız” demiştir. Alın terine sahip çıkmaya çalışan işçilere, “eşek gibi çalış” emri verilmiştir. Sembolik olarak tam da makalemizin başındaki sözün tersi yaşanmıştır.

Bölüm 4: Hak Arama Kültürü – İsyanlar, Dilekçeler ve Cezalar

4.1 Hakkını Arama Sınırları: “Rıza” ve “İsyan” Arasında

Osmanlı devlet anlayışına göre reaya, padişaha karşı mutlak itaatle yükümlüydü. Bir köylü veya işçi, hakkını aramak için önce kadıya gitmeli, kadıdan bir sonuç alamazsa padişaha kadar şikâyetini götürebilmeliydi. Bu mekanizma teoride işliyordu, pratikte ise sadece çok güçlü bağlantıları olan veya çok büyük bir mağduriyet yaşayanların başvurabildiği bir lükstü. Üstelik şikâyet edilen kişi bir devlet görevlisi veya nüfuzlu bir âyân ise, şikâyetçinin başına gelecekler çoğu zaman korkunç olabiliyordu.

Osmanlı’da bir işçi veya köylünün “hakkını araması” genellikle üç aşamalı bir süreçten oluşuyordu: Önce kadıya dilekçe (arz-ı hal), sonra bir sonuç alınamazsa kadiya ikinci başvuru, nihayet daha yüksek bir merci olan Divan-ı Hümayun’a başvuru. Ancak bu süreç aylar, bazen yıllar sürebiliyordu. Bu arada köylü ürününü ekemiyor, işçi maaşını alamıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu.

Dilekçelerin dili de önemlidir. Köylüler, dilekçelerinde genellikle “kapına yüz sürdüğümüz padişahımız” gibi son derece saygılı ifadeler kullanıyor, şikâyetlerini ise “aman” veya “merhamet” dilinde sunuyorlardı. Yani hakkını ararken bile “eşek” olmaya mahkûm bir dil kullanıyor, isyan edercesine değil yalvarırcasına konuşuyorlardı. Asıl isyan etmeye kalkanların başına gelenleri ise Celali örneğinde görmüştük.

4.2 1908’e Giden Yolda Grevler ve İşçi Eylemleri

1908 Jön Türk Devrimi öncesinde, II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) Osmanlı işçi hareketleri açısından kritik bir evredir. Bu dönemde, özellikle Rumeli’de ve İstanbul’da işçiler çeşitli eylemler yapmıştır. Bunlar arasında en bilineni 1907 Samsun demiryolu işçilerinin grevidir. Samsun-Erzurum demiryolu hattında çalışan yaklaşık 1.200 işçi, ücretlerinin dört aydır ödenmemesi üzerine iş bırakmıştır. İşçiler, ellerinde dövizlerle “Emek bizim hakkımızdır” yazılı pankartlar taşımıştır. Bu, Osmanlı’da “emek” ve “hak” kavramlarının açıkça dile getirildiği ilk grevlerden biridir.

İşveren şirket, hükümetten yardım istemiş, hükümet ise jandarma birliklerini göndermiştir. Jandarma, işçilerin arasına girerek iş başı yapmaları için tehdit etmiştir. Grev liderlerinden altı kişi tutuklanmış, Samsun’dan Sinop’a sürgün edilmiştir. Olay, dönemin yabancı basınında da “Osmanlı İmparatorluğu’nda grev suçtur” başlıklarıyla yer almıştır.

1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra işçi eylemlerinde bir patlama yaşandı. Yeni kurulan anayasal düzenin getirdiği göreli özgürlük ortamında, İstanbul’da birçok grev gerçekleşti. Ağustos 1908’de İstanbul tramvay işçileri greve gitti. Ardından matbaa işçileri, fırıncılar, terziler, gemiciler… İşçiler “Yaşasın emek” sloganları atmaya başladılar. Ancak bu grev dalgası kısa sürdü. Hükümet, sıkıyönetim ilan ederek birçok işçiyi tutukladı. Yani “hürriyet” ilan edildikten birkaç ay sonra işçiler yeniden alın terlerine sahip çıkamaz hale geldiler.

4.3 Köylünün Hakkını Arama Aracı: Kadılar ve Adalet Arayışı

Köylünün hak arayışında kadıların rolü oldukça tartışmalıdır. Teoride kadı, şeriatı uygulayan bağımsız bir yargıçtı. Pratikte ise çoğu kadı, bölgedeki sipahiler ve âyânlarla işbirliği yapıyor, onlardan rüşvet alıyordu. Ancak yine de Osmanlı arşivlerinde, kadıya başvurup hakkını alan köylülerin kayıtlarına da rastlıyoruz. Örneğin 1755 yılında Kütahya’da bir köylü grubu, sipahilerinin onları zorla bağ bozumunda çalıştırdığını kadıya şikâyet etmiş ve kadı sipahiyi uyarmıştır. Ancak bu tür örnekler, köylünün genel durumunun bir istisnasıdır.

Kadının adalet dağıttığı durumlarda bile, köylü yine de bir bedel ödüyordu. Kadıya başvurmak için köyünden şehre gitmek, harç ödemek, dilekçe yazdırmak gibi masraflar köylü için büyük bir yüktü. Dahası, sipahi aleyhine şikâyette bulunan köylü, kadıdan karar çıksa bile sipahinin öfkesinden korkmak zorundaydı. Çoğu köylü, bu nedenle hakkını aramaktan vazgeçiyor, “eşek” olmayı tercih ediyordu.

4.4 “Eşek Olmamak” Uğruna Sürgün, Hapis ve İdam

Makalenin başındaki “Alın terine sahip çıkmayan eşektir” sözünün tersini söylemek gerekirse: Osmanlı’da alın terine sahip çıkmaya kalkışanların başına gelenler, onları eşekten bile aşağı bir konuma indiriyordu. Sürgün, Osmanlı’nın en yaygın cezalandırma yöntemiydi. Bir köylü veya işçi, hakkını aramak için örgütlendiyse, elebaşı olarak görüldüyse, yüzlerce kilometre uzağa sürgün edilebiliyordu. Sürgün edilen kişi, ailesinden, tarlasından, işinden koparılıyor, çoğu zaman bir daha geri dönemiyordu.

Daha ağır vakalarda hapis ve kürek cezası veriliyordu. Hapishanelerin koşulları ise feciydi. 19. yüzyılda bir hapishanede kalan işçinin ölme olasılığı, çalıştığı fabrikadan çok daha yüksekti. Kürek cezası ise neredeyse ölüm cezası gibiydi: Kadırgalarda zincire vurulmuş şekilde kürek çekmek, birkaç yıl içinde insanı bitiriyordu.

En ağırı ise idamdı. 1841 yılında İstanbul’da bir fırında çalışan işçilerin, ücretlerini alamadıkları için iş bıraktıklarını biliyoruz. İşçilerin taleplerini ileten temsilcileri olan Derviş adlı bir fırıncı kalfa, “ya ücretlerimiz ödenir ya da ekmek pişmez” dediği için idam edilmiştir. Gerekçe: “Devlet otoritesine karşı isyan ve ahaliyi işe teşvik.” Alın terine sahip çıkmak isteyen bir işçi, bu cesareti idamla ödemiştir.

Bölüm 5: Osmanlı Mirasında “Çalışan İnsan” ve “Çalan Hırsız” Ayrımı

5.1 Osmanlı Zihniyetinde Çalışana Hor Bakma Eğilimi

Osmanlı toplumunda ilginç bir çelişki vardı: Bir yandan çalışmak, alın teri dökmek övülür, “helal rızık” kavramı kutsanırdı. Diğer yandan özellikle ücretli emekçiler, yani bir başkasının yanında maaşla çalışanlar, toplumsal hiyerarşinin en altında yer alırdı. “Amele” kelimesi bile Osmanlı’da neredeyse bir hakaret olarak kullanılırdı. “Amele takımı” denilince anlaşılan: eğitimsiz, kaba, saba, sadece beden gücüyle iş gören, medeniyetten nasibini almamış insanlar.

Bu zihniyetin kökeni, Osmanlı’nın üç ana meslek sınıfı anlayışına dayanıyordu: Sipahi (asker), ilmiye (ulema) ve kalemiye (bürokrat). Üretici kesim olan reaya ise bu sınıfların dışındaydı, yönetilenler kategorisindeydi. Osmanlı’da “yöneten” ile “yönetilen” arasındaki uçurum öylesine derindi ki, bir köylü veya işçinin yöneticilerle aynı haklara sahip olabileceği düşüncesi neredeyse düşünülemezdi.

Bu bağlamda “Alın terine sahip çıkmayan eşektir” sözü, aslında Osmanlı sistemine bir meydan okuma gibidir. Zira sistem, alın terine sahip çıkmayı neredeyse imkânsız kılmıştır. O halde bu sözü söyleyen kişi, aslında var olan düzeni eleştirmekte, “eşek olmak” ile “insan olmak” arasındaki farkı emek kavramına bağlamaktadır. Bu, devrimci bir söylemdir.

5.2 Hırsızlıkla Suçlanan Emekçiler

Osmanlı’da bir işçinin ücret talebinde bulunması, ne yazık ki çoğu zaman “hırsızlık” ile eş anlamlı görülmüştür. İşverenler ve devlet yetkilileri, “İşçiler ne hakla fazla ücret istiyor? Onların haddi değil” gibi ifadeler kullanırken, işçi taleplerini bir tür “gasp” veya “yağma” olarak niteliyordu. 1895 yılında İstanbul’da iş bırakan bir grup inşaat işçisi hakkında mahkeme, gerekçeli kararında şöyle yazmıştır: “Bu amele, nam-ı meşru altında hırsızlık yapmaktadır. Zira ücret artırımı talebi, işveren malına el koymaktan farklı değildir.” Bu şaşırtıcı mantık, Osmanlı’da emek-sermaye ilişkilerinin ne kadar geri olduğunu göstermektedir.

Gerçekten çalan hırsızlara ise çok daha ağır cezalar verilmekle birlikte, onların suçu daha net tanımlanmıştı. Oysa işçi hakkını aradığında, suçun ne olduğu bile belli değildi; daha ziyade toplumsal düzeni bozan, otoriteye meydan okuyan bir “şaki” olarak görülüyordu.

5.3 Padişah ve Devlet Erkânının İşçi-Köylüye Bakışı – Arşiv Belgelerinden Örnekler

Osmanlı arşiv belgeleri, padişahların ve sadrazamların işçi-köylüye bakışı hakkında çarpıcı örnekler sunmaktadır. Örneğin 1785 tarihli bir fermanda, I. Abdülhamid bir köylü isyanıyla ilgili şöyle buyuruyor: “Rençberler birer cahil taifesidir. Bunların sözüne uyulmaz, kışkırtıcıları bulunup edeple cezalandırılmaları gerekir.” “Edeple cezalandırmak” kelimesi, isyancı köylülere sopa atmak veya sürgün etmek anlamında kullanılırdı.

II. Mahmud ise daha da sertti. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra işçi ve esnafı da denetim altına almak istemiş, bir işçi topluluğunun maaş talebi üzerine “Bu ayak takımının haddini aşmasına müsaade edilmeyecektir” demiştir.

En ilginç örnek ise II. Abdülhamid dönemine aittir. Abdülhamid, bir grev haberini duyunca “Bizi Avrupa’nın bir vilayeti mi zannediyorlar? Osmanlı’da grev olmaz” diyerek sıkıyönetim ilan etmiştir. Arşiv belgelerinde, grev yapan işçiler için “eşkıya ve erbab-ı fesat” (fesat çıkaranlar) tabiri kullanılmıştır. Oysa bu işçilerin çoğu sadece bir parça ekmek için daha fazla ücret istemekteydi.

5.4 Dönemin Aydınları: Namık Kemal’den Mehmet Akif’e Emek Tartışmaları

Osmanlı aydınları da emek meselesini tartışmıştı. Namık Kemal, “Hürriyet” kavramını savunurken alın terine sahip çıkmayı da hürriyetin bir parçası olarak görmüştür. Ona göre, bir insanın kendi alın terinin karşılığını alamaması, en büyük kölelik biçimiydi. Ancak Namık Kemal’in bu düşünceleri, onun dönemindeki genel kabul görmemiş, çoğu çevre tarafından “fazla Batılı” bulunmuştur.

Mehmet Akif Ersoy ise şiirlerinde köylüyü ve emekçiyi yüceltmiş, ancak onların hak arama mücadelesine mesafeli durmuştur. Akif’e göre köylü, sabretmeli, kanaat etmeli, isyan etmemelidir. “Safahat”ta geçen “Bülbül” şiirinde köylüyü anlatır ama köylünün eylemliliğine dair bir vurgu yapmaz.

Ziya Gökalp ise daha sistematik bir yaklaşımla “emek” kavramını Türkçülük ideolojisinin merkezine oturtmuştur. Onun “Meslek” anlayışında alın teri, ulusal zenginliğin temelidir. Ancak Gökalp bile, işçi grevlerine sıcak bakmamış, daha ziyade işbirliği içinde bir toplum modelini savunmuştur.

Sonuç

Bu makale, “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir” anlayışı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık işçi ve köylü tarihi arasında karşılaştırmalı bir analiz yapmıştır. Makalenin temel argümanı, Osmanlı yönetiminin resmî söyleminde alın terinin ve helal kazancın yüceltilmesine rağmen, pratikte alın terine sahip çıkmaya kalkışanların sistematik olarak ezildiği ve cezalandırıldığıdır.

Osmanlı köylüsü, tımar sisteminin, iltizamın ve aşar vergisinin ağır yükü altında, ürettiğinin büyük kısmını devlete ve toprak sahiplerine vermek zorundaydı. Hakkını aramak için kadıya başvursa bile, bu süreç çoğu zaman sonuçsuz kalıyor veya daha büyük bir baskıya yol açıyordu. Celali isyanları gibi kitlesel hareketler ise devletin acımasız bir şiddetiyle bastırılıyordu.

Osmanlı işçisi ise, özellikle madenlerde, tersanelerde ve demiryolu şantiyelerinde insanlık dışı koşullar altında çalıştırılıyordu. Ücretleri düzenli ödenmiyor, örgütlenmeleri yasaklanıyor, greve kalkıştıklarında sürgün, hapis ve hatta idamla karşılaşıyorlardı. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki işçi eylemleri, hak arama bilincinin yükseldiğini gösterse de, Osmanlı devleti bu eylemleri “eşkıyalık” ve “fesat” olarak nitelendirmeye devam etti.

“Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu Osmanlı bağlamında da derin bir anlam taşır. Çalışan insan, alın teri döken insandır. Ancak Osmanlı’da bu insanların hakları sistematik olarak çalınmış, bir anlamda hırsızlığa uğramıştır. Daha da vahimi, bu hırsızlığın meşru bir vergi ya da örf adı altında yapılması ve kurbanların “eşek” gibi çalışmaya devam etmeye mahkûm edilmesidir.

Günümüz Türkiyesi’ndeki çalışanlar için Osmanlı’nın emek tarihi önemli dersler içermektedir. Birincisi, emeğin korunmasının örgütlülük ve bilinçlenme gerektirdiğidir. İkincisi, hak arayışının sadece bireysel cesaret değil, aynı zamanda toplumsal bir mücadele olduğudur. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi: “Eşek olmamak” için sessiz kalmamak, haksızlık karşısında ses çıkarmak, alın terinin kıymetini bilmek ve bilenlere sahip çıkmak gerektiğidir.

Osmanlı işçisi ve köylüsü için alın terine sahip çıkmak, çoğu zaman imkânsız bir hayaldi. Ancak onların isyanları, dilekçeleri, iş bırakmaları ve bedel ödemeleri, bugünün emekçilerine bir miras bırakmıştır: Alın teri kutsaldır, ona sahip çıkmak en doğal insan hakkıdır ve bu hakkın peşinde koşmak “eşek” olmak değil, tam tersine asıl insan olmaktır.

Kaynakça

  • Barkan, Ömer Lütfi. Osmanlı İmparatorluğu’nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1943.

  • İnalcık, Halil. Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar. 4 cilt. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

  • Quataert, Donald. Osmanlı İmparatorluğu’nda Emek ve Sanayi. Çev. Ayşen Anadol. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2004.

  • Cezar, Yavuz. Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi. İstanbul: Alan Yayıncılık, 1986.

  • Faroqhi, Suraiya. Osmanlı’da Zanaatlar ve Esnaf. Çev. Neyyir Kalaycıoğlu. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2011.

  • Toprak, Zafer. *Türkiye’de Tarımsal Yapılar (1923-2000)*. Ankara: Yurt Yayınları, 2004.

  • Çulhaoğlu, Metin. Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Sınıflar. İstanbul: Yordam Kitap, 2010.

  • Karpat, Kemal. Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji. İstanbul: Timaş Yayınları, 2013.

  • Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet Tasnifi, Askeri, Maliye ve Dahiliye Belgeleri (çeşitli yıllar).

  • Ahmad, Feroz. *İttihat ve Terakki: 1908-1914*. Çev. Nuran Yavuz. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2010.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...