Gençlik, Emek ve Gelecek Kurma İmkânı Üzerine
Giriş: Vücut Bütünlüğü ile Başlayan Masal
Vücut bütünlüğü, sağlık, gençlik... Bunlar insana sunulmuş en büyük nimetlerdir. Genç bir beden; yorulmayan kaslar, çabuk iyileşen yaralar ve ufukta henüz görünmeyen bir ölümle arasına mesafe koyabilmiş bir ruhtur. Bu nimete sahip olan genç, toplumun gözünde bir tohumdur: Ona “Çalış, ev araba al, evlen, çocuk yap, primini tavandan yatır, emekli maaşını cebe indir, yaşlılıkta rahat et” denir. Bu anlatı, modern dünyanın seküler bir kurtuluş vaadidir: Bugün ter dök, yarın gölgede otur.
Peki ya bu genç, asgari ücretle çalışıyorsa? Ya aldığı maaş, ay sonunu getirmeye yetmezken “tavandan prim” hayali kurmak bile bir tebessümden öteye geçmiyorsa? Sorumuz tam da buradadır: Alınteri dökerek, emek harcayarak, asgari ücretle çalışan bir genç kendine gelecek tesis edebilir mi?
Bu makale, yalnızca iktisadi verilerin değil; hayallerin, ter kokusunun, dirsek çürütmenin ve uykusuz gecelerin dilini kullanarak bu soruya cevap arayacaktır.
Nimet ile Yük Arasında Gençlik
Gençlik, bedenin en coşkulu mevsimidir. Sağlık yerindedir, sırt ağrısı nedir bilinmez, gözler uzaklara bakar. Vücut bütünlüğü ise bir kaledir: Onu korumak için düşmanla savaşmak gerekmez, onu tüketmek için sadece çalışmak yeterlidir.
Ancak “emek” dendiğinde, özellikle asgari ücretli çalışma dendiğinde, gençlik bir nimet olmaktan çok, tüketilmeyi bekleyen bir yakıt haline gelir. Bir gencin alnındaki ter, o alnın altındaki beyinle birlikte çalışmazsa, sadece kas gücüne dönüşür. Fabrikada ayakta geçen on iki saat, garsonlukta koşuşturan varisli bacaklar, şantiyede uçuşan çimento tozu... Bunların hepsi genç bedenin intifa hakkını peşin fiyatına satmasıdır. Bugün kazanılan asgari ücret, bir ay sonra eriyip gider. Tasarruf dediğimiz şey, bu denklemde ancak “hiç eğlenmemek”, “hiç hastalanmamak”, “hiç evlenememek” gibi insanlık dışı fedakârlıklarla mümkün olur.
Oysa bize vaat edilen şu güzel tablo vardı: Gençlikte çalış, ev araba al... Asgari ücretli bir genç, bugün Türkiye şartlarında (2025 itibarıyla düşünelim) ortalama bir konutun fiyatını kazanmak için, hiçbir şey yemeden, içmeden, fatura ödemeden yaklaşık 120-150 ay çalışmak zorundadır. Yani 10-12 yıl. Bu süre, bir gencin neredeyse tüm gençliğine bedeldir. Peki bu sürenin sonunda aldığı ev, hâlâ “yuva” kurmaya yetecek midir, yoksa bakıma muhtaç, deprem dayanıksız bir kabusa mı dönüşmüştür?
Emekli Maaşı Hayali ve Tavan Prim Masalı
“Primini tavandan yatırırsın, 60 bin TL emekli maaşı alırsın” cümlesi, asgari ücretli bir gencin kulağına bir ütopya gibi gelir. Çünkü asgari ücretli çalışan biri, primini asgariden yatırır. Taban maaş üzerinden yatırılan prim, otuz beş yılın sonunda ancak açlık sınırında bir maaşa dönüşebilir. Matematiği basittir: Az giren, az çıkar; az biriken, az dağıtır.
Türkiye’de SGK verilerine göre, asgari ücretten emekli olan birinin 2025’teki ortalama maaşı 8.000-10.000 TL civarındadır (bu rakamlar enflasyon ve düzenlemelere göre değişir, ancak “tavan maaş” ile “taban maaş” arasındaki uçurum sabittir). 10.000 TL ile kira, sağlık, gıda, ısınma nasıl karşılanır? Yaşlılıkta rahat etmek bir yana, hayatta kalmak dahi zorlaşır.
Dahası, “tavandan prim yatırma” imkânı zaten asgari ücretli bir gencin değil, asgari ücretin beş-on katını kazanan birinin kullanabileceği bir lükstür. Bu cümle, bir boş vaat gibi süzülüp gelir ve asgari ücretli gencin omuzlarına “neden yatırmadın?” sorusunun külfetini bırakır. Oysa o genç, bir günlük yevmiyesiyle ancak öğle yemeğini, yol parasını ve bir sigara kutusunu alabilmektedir.
Alınteri ile Gelecek Kurmak Mümkün mü?
Cevap, maalesef ki, sadece “alınteri dökmek” ile “gelecek tesis etmek” arasında doğrusal bir ilişki olmadığıdır. Alınteri, ancak adil bir ücretlendirme, düşük enflasyon, sosyal devlet desteği ve fırsat eşitliği ile birleştiğinde birikime dönüşür. Bu şartlar yoksa, alınteri emeğin sömürüsünün bir parçası haline gelir.
Edebi bir benzetme yapalım: Alınteri, yağmura benzer. Yağmur yağdığında, eğer toprak verimliyse, tohum çimlenir, ağaç büyür, meyve olur. Ama yağmur asfalt zemine yağarsa, sele dönüşür, akar gider, hiçbir iz bırakmaz. Asgari ücretli gencin emeği, çoğu zaman bu asfalt zemine düşen yağmurdur: Çalışır, terler, yorulur; ama günün sonunda cebinde ayıracak bir lira bile kalmaz. Çocuğunun okul harçlığı için komşudan borç alır. Gelecek tesis etmek bir yana, mevcudu muhafaza etmek dahi imkânsızlaşır.
Ancak bu karamsar tablonun içinde, ruha direnme gücü veren bazı kırılmalar da vardır. Asgari ücretle çalışıp akşamları kitap okuyan, bir yandan bilgisayar öğrenen, bir yandan dükkan açmak için kenara beş lira koyabilen gençler... Onların hikâyeleri, alınterinin sonsuza kadar kaybolmadığını gösterir. Kimisi gece gündüz demeden kargo şirketinde çalışıp birikimle ticaret okur, kimisi garsonluk yaparken şefin tüm hareketlerini not alır, yıllar sonra kendi lokantasını açar. Bunlar istisna mıdır, yoksa kuralın kendisi mi? Ne yazık ki, sosyolojik veriler istisna olduğunu söyler. Çünkü bir sistem, ancak istisnaları zorunlu kıldığında adaletsizdir.
Çocuklara Gelecek Tesis Etmek
Bir asgari ücretli babanın veya annenin en ağır yükü, çocuğuna “senden daha iyi bir gelecek” kurma çabasıdır. Kendi gençliğinde ev alamamış, araba alamamış, emekli maaşıyla geçinememiş olabilir; ama çocuğu için her şeyi yapar. Gece yarısına kadar fazla mesai, bayram tatillerinde çift yevmiye, vücudun sınırlarını zorlayan bedensel işler... Bütün bunlar, “çocuğum okusun, benim gibi olmasın” diyedir.
Ne var ki bu fedakârlık bile, günümüz ekonomisinde çocuğun geleceğini garanti altına almaya yetmez. Çünkü çocuk büyüdüğünde, asgari ücret daha da erimiş, konut fiyatları uçmuş, üniversite mezunları bile işsiz kalmış olabilir. Asgari ücretli bir babanın alınteriyle okuttuğu çocuk, diplomasını aldığında yine asgari ücretli bir işe başlamak zorunda kalırsa, nesiller arası bir kısır döngü oluşur. Bu döngü, yoksulluğun kader değil, yapı olduğunu gösterir.
Yine de insan yüreği, bu karanlık tabloda bile umut besler. “Yeter ki çalışalım,” der. “Helal ekmek, belli olmaz, bir gün bir yerden fırsat çıkar.” İşte bu söz, alınterinin en edebi yanıdır: Akıl ve hesap onu imkânsız kılsa da, yürek direnir. Edebiyatın görevi de bu direnişi unutturmamaktır.
Sonuç: Asgari Ücretlinin Geleceği Hâlâ Bir Sorumluluktur
Öyleyse sorumuza dönelim: Alınteri dökerek, emek harcayarak, asgari ücretle çalışan bir genç kendine gelecek tesis edebilir mi? Bu sorunun cevabı hem “hayır” hem de “belki”dir.
Hayır, çünkü mevcut ekonomik sistem, asgari ücreti geçim ücretinin altında tuttuğu, enflasyon birikimi yok ettiği, sosyal devlet mekanizmaları yetersiz kaldığı sürece, yalnızca kas gücüyle birikim yapmak matematiksel olarak imkânsızdır.
Belki, çünkü tarih, istisnalarla doludur. İnsanın yeteneği, şansı, dayanışması, eğitim fırsatları veya tamamen tesadüfi bir kırılma anı, asgari ücretli bir gencin hayatını değiştirebilir. Ancak bu, bir sistem tasarımı değil, bir mucize arayışıdır.
Vücut bütünlüğü ve gençlik, gerçekten büyük nimetlerdir. Fakat bunları, alınteriyle birlikte geleceğe yatırım yapmanın aracı olarak görmek, bu nimetlere ihanet etmek olur. Gençlik, sadece çalışmak için değil; öğrenmek, sevmek, keşfetmek, hata yapmak, yeniden ayağa kalkmak ve bazen de hiçbir şey yapmadan oturup gökyüzünü seyretmek içindir.
Asgari ücretli bir gence “çalış, ev araba al, emekli maaşını keyfini sür” demek, bir martıya “uçup güneşe ulaş” demek gibidir. Martı uçar, güneşe yaklaşır, kanatları yanar. Sonra düşer. Asıl sorulması gereken soru şudur: Biz nasıl bir toplumuz ki, bir gencin alınterini bir evin tuğlasına, bir arabanın lastiğine dönüştüremiyoruz da o gencin sırtına “tembellik” yaftasını vurup kenara çekiliyoruz?
Alınteri kutsaldır. Ama kutsal olan her şey gibi, korunmayı da hak eder. Bir gencin gelecek tesis edemediği yerde, o genci suçlamak yerine, tesisin temellerini sarsan depremlere bakmak gerekir.
Gençlik geçer. Vücut yorulur. Ama adalet, eğer kurulursa, en az alınteri kadar kalıcıdır. Umut odur ki, bu yazıyı okuyan bir gencin gözleri, sadece kendi terini değil, aynı zamanda daha yaşanabilir bir dünyanın pusulasını da görebilsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder