Bir Devletin Ruhu: Nerede Duruyoruz, Nereye Yürüyoruz?
I. Eksen Kayması Diye Bir Şey Var mı?
Her sabah uyandığımızda, bu coğrafyanın acıya alışmış havasını içimize çekiyoruz. Sonra bir haber düşüyor kulağımıza: "Türkiye Cumhuriyeti eksenini kaydırdı." Kimileri bu cümleyi bir zafer narası gibi haykırıyor; kimileri ise bir ağıt gibi fısıldıyor. Fakat bana sorarsanız, mesele bir eksen kayması değil, eksenin ne olduğunu unutmak. Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet, doğduğu ilk andan itibaren bir Avrupa devleti olma hedefini taşımıyor muydu? Batı’nın akıl ve bilim temelinde yükselen hukuk devleti anlayışı, bizim için sadece bir coğrafyaya komşu olmak değil; bir zihniyet dönüşümüydü.
Oysa son yıllarda, evet, üzülerek söylüyorum: Cumhuriyet’in rotası, bir Avrupa devleti olma hedefinden sapmış gibi duruyor. Bu sapış, kapalı kapılar ardında alınan bir kararla olmadı; dilimizden düşürmeyişimizle, "biz Avrupa’ya mı layık olacağız, Avrupa bize mi?" tartışmalarıyla, sürekli mağduriyet dilini besleyen bir siyasetle gerçekleşti. Artık birçok resmi söylemde, resmî belgede Türkiye’nin "Orta Doğulu" bir aktör olarak tanımlandığını görüyoruz. Oysa Orta Doğu bir coğrafya olmaktan çok, bir kader olgusu değil midir? Savaşın, mezhep çatışmasının, dikey devlet geleneklerinin, kabile asabiyetinin coğrafyasıdır Orta Doğu. Eğer Türkiye, Avrupa medeniyetinin kazanımlarını (laiklik, bireysel haklar, hukukun üstünlüğü) arkada bırakıp bu çatışma havzasının bir parçası olursa, kendini "eksen kayması" gibi masum bir isimle avutamaz. Bu, kendi ruhundan vazgeçmektir.
II. Parçalanmış Devletlere Özenmek: Lübnan ve Irak’ın Acı Dersi
Orta Doğu’da her devlet, yaralı bir anı gibi taşır kendi parçalanmışlığını. Lübnan, isimlerin değil, dinlerin ve mezheplerin kuşattığı bir ülkedir. Orada bir yurttaş önce Müslüman, Hristiyan, Dürzi; sonra Sünni, Şii, Maruni olarak tanımlar kendini. Devletin dağıttığı makamlar, tıpkı bir pastanın dilimleri gibi mezheplere bölünmüştür. Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni, Meclis Başkanı Şii olmak zorundadır. Ve bu sistem, iç savaştan çıkışın bir uzlaşısı olarak sunulsa da aslında çatışmayı dondurmuş, kurumsallaştırmıştır. Lübnan’da bir baba çocuğuna "önce mezhebin, sonra vatanın" der.
Ben böyle bir devlet istemiyorum. Ne kadar şehit verirsek verelim, ne kadar gözyaşı dökersek dökelim, eğer bir gün bir vatandaş “Ben önce Aleviyim, önce Sünniyim, önce Zazayım” diye söze başlarsa, o topraklarda kardeşlik biter. Cumhuriyet’in kurucu ruhu “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken bir üst kimlik inşa etmeyi hedeflemişti. Bu sözün bugün istismar edildiğini, baskıcı bir kültüre dönüştüğünü biliyorum; lakin fikrin kendisi gastir. Yani insanların etnik veya mezhepsel aidiyetlerini yok saymadan, tüm bu farklılıkları kapsayan bir üst yurttaşlık bilinci... İşte o kaybolduğunda bir ülke içten içe kanamaya başlar.
Irak modeli ise daha trajiktir. Irak’ta parçalanma coğrafi ve etnik-siyasaldır: Kürt Bölgesel Yönetimi, Sünni üçgeni, Şii hilali. Petrol paylaşılamaz, Musul paylaşılamaz, Kerkük paylaşılamaz. Oysa Irak aslında Osmanlı’nın vilayet sistemi içinde bir bütündü. İngiliz mandasından sonra zorla bir arada tutulmaya çalışılan bu ülke, ABD işgali sonrası adeta etnik-dinsel hatlarda paramparça oldu. Bugün Irak’ta bir Bağdatlı için “Iraklıyım” demek neredeyse siyasi bir tercih haline gelmiştir. Çünkü devlet, size “Ben Iraklıyım” dediğinizde size ne bir iş verebilir ne de bir güvence. Güvence, ancak kendi cemaatinizin siyasi partisine aidiyetle mümkündür.
Bu iki model de aynı hastalığın iki farklı tezahürüdür: Asabiyet devleti. Yani modern vatandaşlık ilkesini reddedip, insanların doğuştan getirdiği kimlikleri (ırk, dil, din, mezhep) siyasi temsilin ve hakların dağıtımında belirleyici kılan bir anlayış. Bugün maalesef Türkiye’de de bazı siyasi çevrelerde bu modellere özenen söylemler duyuyorum. "Federasyon", "özerk bölgeler", "mezhepsel kota" gibi sihirli sözcükler dolaşıyor ortalıkta. Oysa bu sözcüklerin her biri, bir ülkenin gömleğini sökmek için makası hazırlamaktır.
III. Benim İstediğim Devlet: Laik, Demokratik, Sosyal, Hukuk Devleti
Şimdi gelelim asıl meseleye. Ben bu coğrafyada bambaşka bir şey istiyorum. Belki çok naif, belki bugünün gerçekliğinde imkânsız görünen; ama yine de mermilere, yalanlara, kumpaslara, darbelere rağmen var olmayı başarmış bir devlet istiyorum.
Laik Devlet: Laiklik dendiğinde bazıları bunu "dinsizlik" olarak anlar. Oysa laiklik, devleti bütün dinlerin üzerinde tarafsız bir alan olarak tesis etmektir. Laik bir devlette cami de, kilise de, sinagog da devletin güvencesinde var olur. Ama hiçbir din, devletin temel işleyişine müdahale edemez. Ders kitaplarında yaratılış mı evrim mi anlatılacağına bir din adamı değil, bilim insanları karar verir. Kılık kıyafet kanunu çıkarılmaz; zira bireyin kılığı özgür iradesine bırakılmıştır. Fakat laiklik aynı zamanda bir "yaşam biçimi" dayatmaz. Laik devlet, bir başörtüsü yasağından daha fazla bir şeydir oysa. Laik devlet, hiçbir inancı aşağılamadığı gibi hiçbir inancı da devlet gücüyle yüceltmez. Bugün Türkiye’de laiklik ilkesinin aşındığını görüyorum. Diyanet İşleri’nin bütçesi on iki bakanlıktan fazla; zorunlu din dersleri var; imam hatip liseleri bir statü sembolü haline gelmiş. Bu laiklik değil, dindar bir otoriterliğin vesayetidir. İstediğim laiklik, tam da bundan kurtulmaktır.
Demokratik Devlet: Demokratik devlet denince akla yalnızca seçim gelir. Oysa demokrasi bir seçimden ibaret değildir. Demokrasi, seçimle gelmiş olanın bile anayasa ile sınırlandırıldığı, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi kurumlarla taçlandırılmış bir sistemdir. Demokrasinin temelinde "çoğunluğun tiranlığına hayır" fikri vardır. Bugün Türkiye’de birçok kişi "milli irade" söylemiyle demokrasiyi çoğunluğun her istediğini yapmasına indirgiyor. Oysa unutuluyor ki, demokrasi aynı zamanda azınlık haklarını garanti altına alan bir erdemdir. Benim istediğim demokrasi, bir Kürt vatandaşın annesinin dilinde bir şarkı söyleyebildiği, bir Alevi vatandaşın cemevinde ibadetini rahatça yapabildiği, bir kadının başörtüsü ile de başörtüsüz de aynı özgürlüğe sahip olduğu, bir gazetecinin iktidarı eleştirdiği için hapse atılmadığı bir sistemdir.
Sosyal Devlet: Sosyal devlet, sadece bir düzenlemeler bütünü değil, "devletin bir babası" olduğu hissini veren bir varlık biçimidir. Sosyal devlet, işsizlik sigortasından halk sağlığına, eğitim fırsat eşitliğinden adil vergi düzenine kadar her alanda varlığını hissettirir. Bugün Türkiye’de gelir dağılımındaki uçurumlar derinleşiyor. Kentlerde bir tarafta lüks siteler, diğer tarafta gecekondu mahalleleri. Emekliler açlık sınırında, gençler işsiz, çiftçiler toprağını bırakmış. Sosyal devletin yokluğunda, insanlar kendilerine bir "patron devlet" arıyorlar. Oysa ben, bir eli yağda bir eli balda olan bir devlet değil; adaleti temel alan, vergi yükünü en çok kazananın sırtına bindiren, kimsenin sağlık sigortasından mahrum kalmadığı bir sosyal devlet istiyorum.
Hukuk Devleti: Hukuk devleti belki de en temel ayağıdır. Çünkü bir ülkede hukuk yoksa laiklik bir kâğıt parçası, demokrasi bir gösteri, sosyal devlet bir vitrinden ibarettir. Hukuk devleti, yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olduğu, hiçbir makamın yargı kararlarını tanımama yetkisinin bulunmadığı bir düzendir. Hukuk devleti, yasaların öngörülebilir olduğu, herkese aynı şekilde uygulandığı, bir tanıdığı olanın daha rahat ceza almadığı bir sistemdir. Bugün maalesef Türkiye’de "hukuk" deyince akla "dava" geliyor: Binlerce tutuklu gazeteci, yargılanan belediye başkanları, KHK mağdurları, ihraç edilen akademisyenler... Hukuk devleti, iktidarın keyfi kararlarına karşı bireyin kalesidir. Bu kale yıkıldığında, özgürlük denilen şey bir seraptan başka bir şey değildir.
IV. Siyasi Haklar: Yurttaşlığın Dirilişi
Şimdi etrafımıza bakalım. Hiçbirimizin Cumhuriyet’e ilk günlerdeki gibi bir aidiyet duygusu beslemediğini fark ediyorum. “Devlet baba” değil, “devlet amca” oldu. Bizi yönetenler, “siz bize oy verdiniz, biz de sizi yönetiriz” kibrinde. Oysa esas olan, “biz yurttaşız, devlet bize hizmet eder” duygusudur. İşte bu duygunun canlanması için, dediğim gibi, ırk, dil, din, mezhep temelinde değil; insan hakları, yurttaşlık hakları, demokratik haklar ve özgürlükler temelinde bir siyaset üreten bir devlet lazım.
İnsan hakları: Yaşama hakkı, işkence yasağı, kölelik yasağı, adil yargılanma hakkı, özel hayatın gizliliği gibi temel haklar, hiçbir istisna tanımadan herkes için geçerli olmalıdır. Bugün Türkiye’de ne yazık ki AİHM kararları bile takipsiz kalıyor. Ben, bir Türk yargıcın AİHM’nin kararını “bu bizim iç hukukumuzu bağlamaz” diyerek çöpe attığı bir ülke değil; uluslararası sözleşmelerin iç hukukun üzerinde olduğu bir hukuk düzeni istiyorum.
Yurttaşlık hakları: Seçme ve seçilme hakkı, dilekçe hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı, vergi ödevi gibi hak ve ödevler bütünü. Ama bunların geçerli olabilmesi için önce bir “yurttaş” yaratabilmek lazım. O da ancak eğitimle mümkün. Eşit ve laik eğitim, herkesi önce “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı” yapmalı. Bugün özel okullarda okuyan bir çocukla devlet okulunda okuyan çocuk aynı ders kitaplarını okumuyor, aynı sınavlara girmiyorsa, o ülkede “eşit yurttaş” fikri ölüdür.
Demokratik haklar: Gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, sendika kurma hakkı, grev hakkı, siyasi parti kurma hakkı. Bugün Türkiye’de bir kadın yürüyüşüne polis tazyikli suyla müdahale ediyor, bir işçi sendikası "terör örgütüne yardam" suçlamasıyla kapatılabiliyor. Demokratik hakların kullanılması, devleti rahatsız etmemeli. Tam tersine, devlet bu hakların kullanılmasını bir çiçek bahçesi gibi korumalı.
Özgürlükler: İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, inanç özgürlüğü, yaşam tarzı özgürlüğü. Bugün bir gazeteci "tweet" attığı için içeri alınıyorsa, bir rektör "Kürdçe" seçmeli ders açtığı için görevden alınıyorsa, bir Alevi öğrenci "cem evi" talebiyle okul idaresine başvurduğunda polis tarafından gözaltına alınıyorsa, o ülkede özgürlükler içindir. Benim istediğim devlet, "herkes kendi doğrusunu söylesin, herkes kendi yanlışını yaşasın" diyecek kadar cesur bir devlettir.
V. Sonuç: İnsan Onurunun Devleti
Bitirirken diyorum ki: Ne bir eksen kayması ne de Orta Doğulu olmak bizi kurtarır. Kurtuluş, bizim çoktan unuttuğumuz bir şeyde saklı: "İnsan onuru." Cumhuriyet, bireyin onurunu merkeze alan bir projeydi. Ne yazık ki bu proje, önce askeri vesayetle, sonra siyasi vesayetle, en sonunda da piyasa vesayetiyle çarpıtıldı. Bugün artık şunu haykırmanın tam sırası: Ne Lübnan’ın mezhep bölüntüsü, ne Irak’ın etnik parçalanması. Ne bir Doğu ne de bir Batı özentisi. Sadece ve sadece laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti; ve bu devletin öznesi olan özgür yurttaş.
Eğer bu devlet bir gün kurulursa, o gün "eksen" sözcüğünün anlamı değişir. Çünkü eksen artik coğrafi bir hedef değil, insan olmanın evrensel değerleri olur. İşte o gün, bu topraklarda yaşayan herkes derin bir nefes alır ve der ki: "Ne mutlu böyle bir devletin yurttaşı olana!"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder