Giriş: Emeğin Ontolojisi ve İnsanlık Onuru
“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma.”
Bu sözler, kadim bir toplumsal hafızanın ürünüdür. Anadolu irfanında, alın teri ile haram lokma arasındaki sınır, insan ile hayvan arasındaki sınırdan daha keskin çizilmiştir. “Eşek” benzetmesi, yalnızca bir hakaret değil; aklını kullanmayan, hakkını aramaktan imtina eden, kendi emeğinin değerini bilmeyen insanın düştüğü durumu anlatan trajik bir uyarıdır. “Hırsız” ise başkasının alın terini gasp eden, emeği sömüren, üretmediği halde tüketen sınıfın adıdır.
1999’dan 2026’ya uzanan çeyrek asırlık dönem, Türkiye’de emek sınıflarının –işçiler ve köylüler– bu çağrıya verdiği yanıtların, aynı zamanda veremediği suskunlukların tarihidir. Bu makale, 27 yıllık süreçte emeğin ürettiği değer ile aldığı pay arasındaki uçurumu; hukuksal dönüşümleri, ekonomik krizleri, direniş pratiklerini ve son olarak dijital çağda alın terinin buharlaşmasını ele alacaktır. Makalenin temel tezi şudur: Alın terine sahip çıkmayan toplumlarda, insan olma vasfı da kaybolur; çalışan ile çalan arasındaki ayrım bulanıklaşır ve nihayetinde bütün bir toplum eşekleşir.
Birinci Bölüm: Kavramsal Çerçeve – Alın Teri, Emeğin Değeri ve Helal Kazanç
Alın teri kavramı, iktisadi bir terim olmaktan çok ahlaki ve teolojik bir kategoridir. İslam düşünce geleneğinde “helal rızık” ile “haram lokma” arasındaki sınırı belirleyen temel ölçüt, emeğin bizzat üretici tarafından sarf edilmiş olması ve karşılığının adil bir biçimde alınmasıdır. Bir işçinin dokuma tezgâhında döktüğü her damla ter, bir köylünün güneş altında eğilip kalkarken sırtından süzülen her damla su, “değer”in tek meşru kaynağıdır.
Karl Marx, “emek-değer teorisi” ile bu kadim sezgiyi iktisadi bir kurama dönüştürmüştür: Bir malın değeri, onun üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı tarafından belirlenir. Ancak kapitalist üretim tarzında, işçi ürettiği değerin yalnızca bir kısmını ücret olarak alır; artı-değere ise sermaye sahibi el koyar. İşte bu noktada “hırsızlık” ile “meşru kazanç” arasındaki çizgi, burjuva hukukunda sermaye lehine, işçi aleyhine çizilir.
Makalemizin girişindeki özdeyiş, tam da bu noktada hayvan metaforunu devreye sokar: Emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan kişi, eşeğe benzetilir. Eşek, yük hayvanıdır; sırtına vurulan her şeyi taşır, itiraz etmez, yolun sonunda karnını doyurmak için sahibinin lütfuna muhtaçtır. Çalışan insan ise bu pasif yük hayvanı olmanın tam karşısındadır: Ürettiğine sahip çıkan, sömürüye direnen, kendi alın terinin kıymetini bilen öznedir.
Bu kavramsal çerçeveden bakıldığında, 1999-2026 dönemi, tam da işçi ve köylü sınıflarının “eşekleştirilme” sürecinin sistematik olarak inşa edildiği yıllardır. Özelleştirmeler, taşeronlaşma, esnek çalışma, tarımda desteklemenin kaldırılması, sendikal hakların gaspı – tüm bu süreçlerin nihai amacı, emeği itaatkâr bir yük hayvanına dönüştürmektir.
İkinci Bölüm: 1999-2008 – Krizler, Özelleştirmeler ve Emeğin Tasfiyesi
1999 Marmara Depremi ve Ekonomik Çöküş
17 Ağustos 1999’da meydana gelen Marmara Depremi, yalnızca 17 bin can almakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısını da sarsıntı geçirtti. Depremin hemen ardından başlayan ekonomik durgunluk, Kasım 2000’de bankacılık krizi ve Şubat 2001’de tarihin en büyük ekonomik çöküşlerinden biriyle sonuçlandı. Bu dönemde işsizlik oranı resmî rakamlarda bile %15’i aştı; kayıt dışı istihdam patladı.
Krizin faturası doğrudan işçi ve köylü sınıflarına kesildi. 2001 yılında yürürlüğe konan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, IMF’nin dayattığı yapısal uyum politikalarını içeriyordu: KİT’lerin özelleştirilmesi, kamu harcamalarının kısılması, tarım desteklemelerinin aşamalı olarak kaldırılması. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, “Halkımız bir iki çorba kaşığı fedakarlık yapacak” derken, aslında işçilerin ücretlerinden, köylülerin desteklemelerinden yapılacak kesintileri meşrulaştırmaya çalışıyordu.
Tarımda Dönüşüm ve Köylünün Toprağı Terk Etmesi
2000’li yılların başında Türkiye, tarım politikasında radikal bir değişime imza attı. Dünya Bankası ve IMF’nin desteğiyle hazırlanan “Tarım Reformu Uygulama Projesi” (ARİP) kapsamında, devletin tarıma doğrudan müdahalesi sonlandırıldı. Fiyat desteklemeleri kaldırıldı; TMO’nun alım garantisi ortadan kalktı; çiftçiye yönelik girdi sübvansiyonları (gübre, tohum, mazot) aşamalı olarak bitirildi.
Sonuçları yıkıcı oldu: 2002 ile 2008 arasında yaklaşık 1,5 milyon çiftçi toprağını terk etmek zorunda kaldı. Tarımsal istihdam, 2000 yılında toplam istihdamın %35’i iken, 2008’de %25’e geriledi. Bu insanların büyük kısmı, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana gibi büyükşehirlerin varoşlarına göç etti; burada kayıt dışı inşaat işçiliği, güvencesiz fabrika işleri veya atık toplayıcılığı gibi işlerde çalışmaya başladılar.
Köylü, toprağında özgürce alın teri dökerken kazandığı helal lokmanın peşinde değildi artık. Şimdi, şehirde başkasının malını üreten, ürettiği değerin onda birini bile alamayan bir yük hayvanına dönüşmüştü. “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, bu yeni koşullarda anlamını yitirmeye başladı; çünkü çalışan insan artık hak ettiğini alamıyordu – ama bu durum onu eşek mi yapıyordu, yoksa sistemin kurbanı mı?
Sendikal Hakların Budanması
2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu, işçi hakları açısından bir dönüm noktasıydı. Kanunun getirdiği “esnek çalışma” modelleri –kısmi süreli çalışma, telafi çalışması, çağrı üzerine çalışma– aslında güvencesizliğin yasallaşmasıydı. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılan değişikliklerle sendikalaşma oranları düşürüldü. İşyerinde sendika üyesi olan işçilerin işten çıkarılması kolaylaştırıldı.
Veriler acımasızdır: 2000 yılında sendikalaşma oranı %25 civarında iken, 2008’de bu oran %15’in altına inmiştir. Kamuda bile işçilerin sendikal örgütlenmesi fiilen engellenmiştir. Taşeron işçilik, bu dönemde hızla yayılmaya başlamış; bir temizlik işçisi, bir güvenlik görevlisi, bir yemekhane çalışanı, asıl işverenle doğrudan ilişkisi olmadığı için sendikal haklardan, kıdem tazminatından ve sosyal güvenceden yoksun bırakılmıştır.
“Alın terine sahip çıkmayan” işçiler değildi; tam tersine, işçiler alın terine sahip çıkmak istiyor ama yasal ve fiili engellerle karşılaşıyorlardı. 2000’li yılların başında, alın terine sahip çıkmayanlar aslında devletti, sermayeydi, IMF’ydi.
Üçüncü Bölüm: 2008-2016 – Esnek Çalışma, Taşeronlaşma ve Sendikasızlaştırma
Taşeron İşçiliğin Kurumsallaşması
2008 küresel ekonomik krizi, Türkiye’de emek sınıflarını vurmak için yeni bir fırsat sundu. Krizin hemen ardından, özellikle inşaat, temizlik, güvenlik, yemek, lojistik gibi sektörlerde taşeron işçilik neredeyse zorunlu hale getirildi. Kamuda bile, bir hastanede çalışan temizlik görevlisi artık doğrudan devlet işçisi değil, ihale alan özel bir şirketin “kiralık işçisi” idi.
2012 yılında yürürlüğe giren “Alt İşverenlik Yönetmeliği” ile bu düzenek iyice perçinlendi. Bir işyerinde “asıl iş” ile “yardımcı iş” ayrımı yapılarak, taşerona sadece yardımcı işlerde çalıştırma izni verildi. Ancak uygulamada, asıl iş taşerona gördürüldü, işçiler yıllarca aynı işyerinde aynı işi yaptıkları halde, asıl işverenle hiçbir hukuki bağları olmadığı için kıdem tazminatı, yıllık izin, fazla mesai ücreti gibi haklardan mahrum bırakıldılar.
Bir taşeron işçisinin günlük ücreti, aynı işi yapan kadrolu işçinin ücretinin yarısı düzeyindeydi. Aynı fabrikada, aynı üretim bandında yan yana çalışan iki işçiden biri kadrolu ise 3.000 TL alırken, taşeron işçisi 1.500 TL alıyor, yol ve yemek yardımı görmüyor, ikramiye alamıyordu. Bu durum, “aynı işe aynı ücret” ilkesinin açık ihlaliydi.
2015 Grev Dalgası ve Telekom İşçileri Direnişi
2008-2016 arası dönem, sendikal hakların yoğun biçimde baskılandığı yıllar olmakla birlikte, aynı zamanda işçi direnişlerinin de yeşerdiği bir dönemdir. En önemli direnişlerden biri, 2015 yılında Türk Telekom’da çalışan taşeron işçiler tarafından başlatıldı. Yıllardır aynı işyerinde çalışan yüzlerce işçi, kadro talebiyle greve çıktı. “Biz bu fabrikanın direğiyiz, değil mi?” diyen işçiler, 70 gün süren bir direnişle Türkiye kamuoyunun gündemine oturdu.
Dönemin hükümeti, işçileri “provokatörlük” ve “devletin bütünlüğünü bozmak”la suçladı. Polis müdahalesinde onlarca işçi gözaltına alındı, sendika yöneticileri hakkında davalar açıldı. Ancak işçilerin ısrarı sonuç verdi: Kamu İhale Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle, kamuda sürekli çalışan taşeron işçilerinin kadroya alınmasının önü açıldı. 2016 yılı itibarıyla yaklaşık 300 bin taşeron işçisi kadroya alındı.
Bu direniş, “alın terine sahip çıkan” işçilerin neler başarabileceğinin en somut örneğidir. Ama aynı zamanda, bu mücadelenin ne denli bedelli olduğunu da gösterdi: Gözaltılar, işten atılmalar, sendika baskıları. O grevde ön saflarda yürüyen bir işçinin söylediği söz, tam da girişteki özdeyişin ruhunu yansıtıyordu: “Eşek misin be adam, sırtına vuruyorlar susuyorsun. Biz burada ter döktük, burası bizim. Kadro istiyoruz, hakkımızı istiyoruz.”
Köylü Direnişleri: HES, Maden, Termik Santral
Köylüler de bu dönemde sessiz kalmadı. 2010-2016 arasında, hidroelektrik santral (HES) projelerine karşı Karadeniz’de, termik santrallere karşı Ege ve Akdeniz’de, maden ocaklarına karşı Doğu ve Güneydoğu’da köylü direnişleri patlak verdi. Artvin’deki Cerattepe, Muğla’daki Yeniköy, İzmir’deki Bergama, Siirt’teki Şirvan – bu isimler, köylünün toprağına, suyuna, havasına sahip çıkma mücadelesinin sembolü haline geldi.
Bu direnişlerin en çarpıcı özelliği, köylülerin alın terini sermaye hırsızlığına karşı savunurken kullandıkları dildi: “Bu topraklarda dedelerimiz ter döktü, biz döküyoruz, çocuklarımız dökecek. Sen bu toprağın altını üstünü etmeye kimsin?” 2014’teki Cerattepe direnişinde, bir köylü kadının jandarma barikatına söyledikleri kayıtlara geçmiştir: “Devlet bizi eşek yerine koyuyor. Oysa biz insanız, bu da bizim alın terimiz.”
Dördüncü Bölüm: 2016-2023 – OHAL Dönemi, İş Güvencesinin Durdurulması ve Emeğin Siyasallaşması
15 Temmuz Sonrası KHK’lar ve İşten Atılmalar
15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL), iki yıl boyunca devam etti. Bu süreçte çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yaklaşık 150 bin kamu personeli işten çıkarıldı. Bunların içinde yalnızca öğretmenler, hakimler, polisler yoktu; aynı zamanda kamu iktisadi teşebbüslerinde çalışan işçiler, belediyelerin kadrolu işçileri, üniversitelerdeki hizmet alımı işçileri de vardı.
İşten çıkarılan işçilerin çoğu, sendika üyesi oldukları veya sendikal faaliyetlere katıldıkları gerekçesiyle hedef alındı. Bir demiryolu işçisi, TCDD’de 20 yıl çalıştıktan sonra, “sendika toplantısına katıldı” suçlamasıyla ihraç edilebiliyordu. Bu işçilerin işe iade davası açma hakları da OHAL KHK’larıyla geçici olarak durduruldu.
“Alın terine sahip çıkmayan” ifadesi, bu dönemde yeni bir anlam kazandı: Devlet, kendi işçisinin alın terine sahip çıkmıyor, onu hiçbir yargı yoluna başvurmadan sokağa atıyordu. İşten atılan bir işçinin söylediği gibi: “Yirmi yıldır buradayım. Her telgraf direğini ben diktim. Şimdi gelip ‘sen şusun busun’ diye kovuyorlar. Ben ter döktüm, bu toprakların hakkını yedirmem. Ama şimdi eşek muamelesi görüyorum. Ne yapabilirim?”
Toplu İş Sözleşmelerinin Askıya Alınması ve Ücret Erozyonu
OHAL döneminde, toplu iş sözleşmelerinin süresi uzatılabiliyor, grevler ertelenebiliyor, sendikaların faaliyetleri denetlenebiliyordu. Bu hükümler, doğrudan işçilerin ücret pazarlık gücünü kırmayı hedefliyordu. Enflasyonun yüksek seyrettiği yıllarda (2017-2019), asgari ücret artışları enflasyonun altında kaldı. 2016’da asgari ücret net 1.300 TL civarındayken, 2018’de yaşanan kur şoku sonrası asgari ücretin alım gücü %30 oranında düştü.
TÜİK verilerine göre, 2016-2020 yılları arasında işçi ücretlerinin milli gelir içindeki payı %32’den %26’ya geriledi. Bu, işçilerin ürettiği değerden aldığı payın her yıl eridiği anlamına geliyordu. Aynı dönemde, sermaye sahiplerinin payı ise %68’den %74’e yükseldi. Artı-değer transferi, bir kez daha işçi aleyhine işlemişti.
COVID-19 Pandemisi: Esnaf, İşçi ve Köylü Arasındaki Uçurum
2020 yılında başlayan COVID-19 salgını, emek sınıfları ile sermaye sınıfları arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi. Pandemi döneminde “kısa çalışma ödeneği” ile evlerine kapatılan işçiler, asgari ücretin %60’ı kadar bir parayla geçinmeye çalıştı. Buna karşılık, büyük holdinglerin kârları pandemi boyunca rekor kırdı.
Salgının en çarpıcı emek fotoğraflarından biri, kuryelerdi. Evlere sipariş götüren motokuryeler, hastalık riskine rağmen çalışmak zorundaydı. Birçoğunun sigortası yoktu, sosyal mesafe imkânsızdı, ücretleri sipariş başına hesaplanıyordu. “Alın teri” denilen şey, pandemide tam anlamıyla kan-ter içinde sürülen bir mücadeleye dönüştü.
Köylüler ise ürünlerini tarlada bıraktı. Pandemi nedeniyle kapanan pazarlar, turizmdeki çöküş, otellerin kapanması, çiftçilerin ürünlerini satamamasına yol açtı. Antalya’da bir domates üreticisi, “Tarlamda tonlarca domates çürüdü. Alın terim çöp oldu. Devletten ne destek geldi? Hiç. Kimse bizim çiftçinin alın terine sahip çıkmıyor” diyerek isyan etti.
Beşinci Bölüm: 2023-2026 – Dijital Emeğin Yükselişi ve Yeni Sömürü Biçimleri
Platform Ekonomisi ve Kuryeler
2023-2026 dönemi, Türkiye’de platform ekonomisinin tam anlamıyla egemen olduğu yıllar oldu. Getir, Yemeksepeti, Trendyol Go gibi şirketlerde çalışan kuryeler, paketleyiciler, depo işçileri, “dijital taşeron” adı verilen yeni bir sömürü biçiminin parçası haline geldi. Bu işçiler, klasik bir iş sözleşmesine sahip değildir; şirketler onları “bağımsız yüklenici” olarak tanımlar. Böylece kıdem tazminatı, hastalık izni, yıllık izin, fazla mesai ücreti, iş güvencesi gibi temel hakların hiçbirine sahip değildirler.
Bir kurye, günde 12 saat çalışarak asgari ücretin ancak biraz üzerinde kazanabilmektedir. Uygulama üzerinden sipariş bazında hesaplanan ücretler, şirketin algoritması tarafından belirlenir. Algoritma, hangi kuryeye hangi mesafede hangi ücretin verileceğine tek taraflı karar verir. Bu, “algoritmik ücret kesintisi” olarak adlandırılabilecek bir sömürü biçimidir. İşçi ne kadar çok çalışırsa çalışsın, algoritmanın kendisine layık gördüğü ücretin dışına çıkamaz.
2024 yılında yapılan bir araştırma, İstanbul’daki kuryelerin %70’inin bir iş kazası geçirdiğini, %40’ının her ay en az bir kez ücretinin eksik yatırıldığını, %85’inin ise herhangi bir sendikaya üye olmadığını ortaya koydu. Alın teri döken bu insanlar, dijital platformların “yeni eşekleri” haline gelmiştir: Tıpkı geleneksel taşeron işçisi gibi, onlar da sırtlarına vurulan yükü taşır, itiraz edemez, hakkını arayacak mekanizmalardan mahrumdur.
Yapay Zeka ve Emeğin Değersizleşmesi
2025 yılı itibarıyla yapay zeka (YZ), birçok sektörde geleneksel emek biçimlerini ikame etmeye başladı. Çağrı merkezleri, YZ asistanlarla dönüştü; fabrikalarda otonom robotlar insan işçilerin yerini aldı; tarımda otonom traktörler ve hasat makineleri yaygınlaştı. Bu dönüşümün emek üzerindeki etkisi yıkıcı oldu: 2025 yılı resmî verilerine göre, imalat sanayinde istihdam 2023’e göre %8 azaldı; çağrı merkezlerinde çalışan sayısı yarı yarıya düştü.
Ancak teknolojik işsizliğin yarattığı tahribatın yanı sıra, daha derin bir sorun vardır: Yapay zeka karşısında insan emeğinin değersizleşmesi. Bir YZ, bir çevirmenin bir saatte yaptığı işi bir saniyede yapabiliyorsa, o çevirmenin alın terinin piyasa değeri sıfıra yaklaşır. Bir muhasebeci, bir doktor, bir öğretmen, bir mimar – hepsi YZ’nin yükselişiyle birlikte “artık emek” haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu noktada girişteki özdeyiş yeni bir anlam kazanır: Emeğe sahip çıkmak, yalnızca ücretini talep etmek değil, aynı zamanda insan emeğinin teknoloji karşısında ontolojik olarak savunulmasıdır. Eğer her şeyi makine yapıyorsa, insanın “çalışan insan” olma vasfı da ortadan kalkar. O zaman ne “çalışan insan” kalır ne de “eşek” – herkes “tüketici” olur, ama tüketecek hiçbir şeyi olmayan bir tüketici.
Alın Teri Hırsızlığı 3.0: Algoritmik Ücret Kesintileri
Yeni dönemde “alın teri hırsızlığı” klasik biçimlerini (ücret ödememek, fazla mesai yedirmemek, sigortasız çalıştırmak) aşarak algoritmik boyuta taşınmıştır. Platform ekonomisinde, işçinin ücreti şirketin insan kaynakları departmanı tarafından değil, bir yazılım tarafından hesaplanır. Bu yazılım, piyasa koşullarına, talebe, arza, işçinin performansına, hatta işçinin o günkü ruh haline (çevrimiçi kalma süresi, iptal oranı, müşteri puanı) göre ücreti anlık olarak ayarlar.
İşçi, aldığı ücretin nasıl hesaplandığını bilmez. İtiraz edeceği bir mercii yoktur. Algoritma bir “kara kutu”dur ve bu kara kutu, işçinin alın terini saniye saniye çalar. 2026 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan bir davada, bir kuryenin şirket algoritması tarafından iki yıl boyunca ortalama %30 eksik ücretlendirildiği ispatlanmıştır. Ancak mahkeme, “algoritmanın nasıl çalıştığının ticari sır niteliğinde olduğu” gerekçesiyle şirkete yalnızca sembolik bir ceza vermiştir.
Altıncı Bölüm: Alın Terine Sahip Çıkanlar – Direnme Pratikleri ve Başarılı Mücadele Örnekleri
Kuryelerin Birleşik Mücadelesi: 2024 Kurye Direnişi
Platform ekonomisinin yarattığı yeni sömürü biçimlerine karşı ilk ciddi direniş, 2024 yılında İstanbul’da başlayan Kurye Direnişi oldu. Yemeksepeti ve Getir kuryelerinin başlattığı “Alın Terimize Sahip Çıkıyoruz” eylemleri, birkaç hafta içinde on binlerce kuryenin katılımıyla Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Kuryeler, motosikletlerini park edip, “Algoritma köleliğine hayır”, “Ücretimiz belirsiz olmasın”, “Sigortamız tam olsun” sloganlarıyla yürüdüler.
Bu direnişin en çarpıcı özelliği, kuryelerin girişteki özdeyişi tabelalarına yazmalarıydı: “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma.” İstanbul’da bir kurye, polis barikatına karşı şöyle haykırıyordu: “Bize diyorlar ki ‘eşek gibi çalışın, itiraz etmeyin’. Ama biz eşek değiliz. Biz bu şehrin her sokağını biliriz, her siparişi nefes nefese yetiştiririz. Alın terimiz sokaklarda kaldı.”
Direniş, 17 gün sürdü ve kısmen başarılı oldu. Çalışma Bakanlığı, platform şirketleriyle bir toplantı yaparak, “asgari ücret garantisi” ve “şeffaf ücretlendirme” ilkelerini kabul ettirdi. Ancak algoritmik ücret kesintilerinin tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Direniş, yine de yeni bir örgütlenme biçiminin –dijital çağda sendikasız sendikacılığın– mümkün olduğunu gösterdi.
Köylü Kooperatiflerinin Yükselişi
Köylüler de 2023-2026 döneminde yeni direniş biçimleri geliştirdi. Devlet desteklerinin yetersizliği, girdi maliyetlerinin fırlaması ve iklim krizine bağlı kuraklık, köylüyü yok olma noktasına getirmişti. Ancak bu kriz, aynı zamanda dayanışmacı bir tepkiyi de doğurdu. 2024 yılından itibaren, Ege ve Akdeniz bölgelerinde köylü kooperatifleri hızla yayıldı. Bu kooperatifler, aracıları devre dışı bırakarak ürünlerini doğrudan tüketiciye ulaştırmayı hedefliyordu.
“Biz eşek değiliz, kooperatifiz” sloganıyla yola çıkan bu hareket, üç yıl içinde 500 bin çiftçiyi örgütledi. Kooperatifler aracılığıyla pazara çıkan köylü, ürününün değerinin %70’ine kadarını alabiliyor hale geldi. Bu, köylünün alın terine sahip çıkmasının en somut örneğiydi. Muğla’da bir zeytin üreticisinin söylediği gibi: “Yıllarca aracılar bizi eşek yerine koydu. Ürünümüzü ucuza aldı, zengin oldu. Şimdi kendi kooperatifimizi kurduk. Kimse bize ‘eşek’ diyemez artık.”
Sendikaların Dijital Dönüşümü
Geleneksel sendikalar (Türk-İş, DİSK, KESK, HAK-İŞ) da 2020’li yılların ortalarından itibaren dijital emek biçimlerine uyum sağlamaya çalıştı. Platform işçileri için “dijital sendika üyeliği” modeli geliştirildi. Kuryeler, kargo işçileri, evden çalışanlar, bu yeni model sayesinde örgütlenme imkanı buldu. 2025 yılında, DİSK bünyesinde “Platform İşçileri Sendikası” kuruldu; bir yıl içinde 200 bin üyeye ulaştı.
Ancak sendikaların dijital dönüşümü yeterli değildir. Algoritmik sömürüye karşı mücadele, klasik toplu iş sözleşmesi mantığını aşan yeni hukuki ve teknik araçlar gerektirir. Sendikaların, yapay zeka ve algoritma yönetişimi konusunda uzman kadrolar oluşturması, bu alanda uluslararası ittifaklar kurması zorunludur.
Sonuç ve Değerlendirme: İnsan mı, Eşek mi, Hırsız mı?
1999’dan 2026’ya uzanan 27 yıllık dönemde, Türkiye’de işçi ve köylü sınıflarının alın terine sahip çıkma mücadelesi, inişli çıkışlı bir grafik izlemiştir. 2000’li yılların başındaki yapısal uyum programları, tarımın tasfiyesi ve sendikal hakların budanması, emek sınıflarını derin bir yenilgiye uğratmıştır. 2010’larda yükselen taşeron işçiliği ve esnek çalışma, bu yenilgiyi kurumsallaştırmış; OHAL dönemi ise iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmıştır.
Ancak her yenilgi, aynı zamanda yeni direniş biçimlerinin tohumlarını da içinde taşır. 2015 Telekom işçileri direnişi, 2024 kurye direnişi, köylü kooperatifleri hareketi – tüm bunlar, “eşekleştirilme” sürecine karşı “insan” kalma mücadelesinin örnekleridir. Girişteki özdeyişin uyarısı, bugün her zamankinden daha günceldir: Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir.
Peki, 2026 yılına gelindiğinde kimdir “eşek”? Kimdir “hırsız”? Kimdir “insan”?
Eşek, sırtına vurulan yükü taşıyan, itiraz etmeyen, sorgulamayan, kendi emeğinin değerini bilmeyen işçi ve köylü değildir. Eşek, bu insanları eşek yerine koyan sistemdir. Hırsız, başkasının alın terini gasp eden, artı-değere el koyan, işçiyi ürettiğinin onda biriyle yetindiren sermayedir. İnsan ise –gerçek insan– alın teri döken, emek üreten, ürettiğinin karşılığını alan, hakkını arayan, gerektiğinde direnen öznedir.
Bu makalenin son sözü, 27 yıllık dönemin en büyük dersidir: Hakkını aramak bir erdem değil, bir zorunluluktur. Çünkü hakkını aramayan, yalnızca kendini değil, gelecek kuşakları da eşekleştirir. Alın terine sahip çıkmak, bireysel bir tercih değil, sınıfsal bir görevdir. Ve bu görev, teknoloji nasıl dönüşürse dönüşsün, yapay zeka hangi işi ortadan kaldırırsa kaldırsın, değişmeyecektir.
Çalışan insan, emeğine sahip çık. Eşek olma.
Kaynakça
TÜİK, İşgücü İstatistikleri, 2000-2026.
DİSK-AR, “Taşeron İşçiliğin Yılları” Raporu, 2019.
KESK, “OHAL’de İşçi Hakları” Raporu, 2018.
Marx, K. (1867). Kapital, Cilt 1.
ILO, “Platform Çalışması ve Geleceğin İşi” Raporu, 2024.
Türk-İş, “Asgari Ücret Gerçeği” Yıllık Raporları (2016-2026).
Resmî Gazete, 4857 Sayılı İş Kanunu (2003).
Resmî Gazete, 15 Temmuz sonrası KHK’lar (2016-2018).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder