Giriş: Emeğin Ontolojisi ve Hak Arama Bilinci
“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma.”
Bu sözler, yalnızca bir ahlaki öğütten ibaret değildir; aynı zamanda insanlık tarihinin en kadim hakikatlerinden birini ifade eder: İnsan, emeğiyle var olur, emeğiyle anlam kazanır ve emeğinin karşılığını almadığında insanlığından bir şeyler kaybeder. Eşek benzetmesi ise ne kadar sert ve kışkırtıcı görünse de, aslında tarihsel bir gerçeğe işaret eder: Emeğinin değerini bilmeyen, hakkını aramayan, sömürüye rıza gösteren kişi, kendini bilinçli bir özne değil, yük taşıyan bir hayvan konumuna indirger.
Türkiye’nin 1979’dan 1999’a uzanan yirmi yılı, bu felsefi sorunun tam da kalbinde yer alan bir dönemdir. Bu yirmi yıl, işçi ve köylü sınıflarının hem en ağır yenilgileri yaşadığı hem de en onurlu direnişleri örgütlediği bir zaman dilimidir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 1980’lerin neoliberal dönüşümü, 1990’ların küreselleşme dalgası, özelleştirmeler, taşeronlaşma ve esnek çalışma düzeni – tüm bu süreçler, alın terinin sistematik olarak değersizleştirildiği ve emekçinin “eşekleştirildiği” bir dönemi inşa etmiştir.
Ancak aynı dönemde, Zonguldak’ın yer altındaki karanlık dehlizlerinde, Bergama’nın zehirlenen topraklarında, İstanbul’un tekstil atölyelerinde, Adana’nın pamuk tarlalarında, insan olmanın gereğini yapanlar da çıkmıştır. Grevler, direnişler, yürüyüşler, açlık grevleri, fabrika işgalleri… Tüm bunlar, “eşek olmama” iradesinin tezahürleridir.
Bu makale, 1979-1999 döneminde Türkiye’de işçi ve köylü hareketlerini, “alın terine sahip çıkma” ekseninde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makalenin temel tezi şudur: Bu dönemde sermaye ve devlet baskısı her ne kadar emek hareketini ağır bir biçimde ezmeye çalışmışsa da, işçi ve köylü sınıfları çeşitli direniş biçimleriyle alın terinin değerini savunmuş ve kimi zaman önemli kazanımlar elde etmiştir. Ancak neoliberal politikaların yarattığı parçalanma ve 12 Eylül’ün açtığı derin yara, bu mücadeleyi bugün hâlâ tamamlanmamış bir mücadele haline getirmiştir.
Birinci Bölüm: Tarihsel Arka Plan – 1979 Türkiye’sinde Emek ve Sınıf Mücadelesi
1.1. 1979 Yılında Türkiye’nin Ekonomik ve Siyasi Görünümü
1979 yılı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinin tam ortasına denk gelir. 1970’lerin ikinci yarısında dünya petrol krizinin de tetiklediği derin bir ekonomik bunalım yaşanmaktadır. Dış ödemeler dengesi bozulmuş, enflasyon üç haneli rakamlara dayanmış, işsizlik yüzde 20’lere yaklaşmıştır. Günlük yaşamda temel tüketim mallarının karaborsaya düştüğü, kuyrukların oluştuğu, elektrik kesintilerinin ve akaryakıt sıkıntısının had safhaya ulaştığı bir tablo vardır.
Bu ekonomik krizin en ağır yükü, hiç şüphesiz işçi ve köylü sınıflarının sırtına binmiştir. Ücretler enflasyon karşısında erimiş, tarım ürünlerine verilen destekleme alımları düşürülmüş, topraksız köylü sayısı artmıştır. Çalışanların “helal kazanç” elde etme olanağı her geçen gün azalırken, sermaye kesiminin rantçı ve spekülatif kazançları artmıştır.
1.2. 1961 Anayasası’nın Getirdiği Göreli Özgürlük Ortamı
1979 yılındaki emek hareketlerini anlamak için, 1961 Anayasası’nın yarattığı hukuki çerçeveye kısaca bakmak gerekir. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından hazırlanan bu anayasa, Türkiye tarihinin en ilerici anayasalarından biri olarak kabul edilir. Sendikalaşma hakkı, grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı anayasal güvence altına alınmıştır. Bu haklar, işçi sınıfının örgütlenmesinin ve hak arama mücadelesinin önünü açmıştır.
Bu dönemde DİSK (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) 1967 yılında kurulmuş, MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ve TÜRK-İŞ ile birlikte işçi hareketinin üç büyük ayağını oluşturmuştur. Özellikle DİSK’e bağlı sendikalar, sosyalist ve devrimci bir sendikacılık anlayışını benimsemiş, işçi sınıfının sadece ekonomik değil, siyasal taleplerini de dile getirmiştir.
Köylü hareketleri de bu dönemde önemli bir ivme kazanmıştır. Toprak reformu talebi, köylülerin en temel sloganlarından biri haline gelmiştir. Çukurova’da pamuk işçileri, Karadeniz’de fındık tarımı yapan küçük üreticiler, İç Anadolu’da toprak ağalarına karşı mücadele eden köylüler, bu dönemin önemli toplumsal dinamiklerini oluşturmuştur.
1.3. 1970’lerde İşçi ve Köylü Hareketlerinin Yükselişi
1970’lerin ikinci yarısı, işçi ve köylü eylemlerinin yoğunlaştığı bir dönemdir. 1975-76 yıllarında DİSK’in öncülüğünde birçok fabrikada grevler yapılmış, toplu sözleşmelerde önemli ücret artışları elde edilmiştir. 1977 yılının 1 Mayıs’ı, Taksim Meydanı’nda yüzbinlerce işçinin katılımıyla gerçekleşen ve “Kanlı 1 Mayıs” olarak tarihe geçen olaylarla sonuçlanmış, sağcı ve devlet güçlerinin müdahalesiyle 34 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu olay, emek hareketine yönelik devlet şiddetinin en acı tezahürlerinden biridir.
Köylü hareketleri açısından ise 1979 yılı özel bir önem taşır. Fatsa ilçesinde belediye başkanlığını kazanan Fatsalı Mahmut (Mahmut Çelik), köylülerin toprak taleplerini örgütleyen bir yerel yönetim anlayışını hayata geçirmiştir. “Fatsa deneyimi” olarak bilinen bu süreç, köylülerin ve yoksulların alın terine sahip çıkma mücadelesinin sembol isimlerinden birini yaratmıştır. Ancak bu deneyim, 12 Eylül darbesiyle birlikte kanlı bir biçimde bastırılacak ve Mahmut Çelik idam edilecektir.
İkinci Bölüm: 12 Eylül 1980 Darbesi ve Emeğin Tasfiyesi
2.1. Darbenin Hedefinde İşçi ve Köylü Örgütleri
12 Eylül 1980 sabahı, Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden birini başlatmıştır. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi, ülke yönetimine el koyduğunu duyurmuş ve sıkıyönetim ilan edilmiştir. Darbenin hedefinde, 1970’lerin ikinci yarısında güçlenen işçi ve köylü hareketleri ile sol örgütler vardı.
Darbe yönetiminin ilk işi, sendikaları kapatmak, sendika liderlerini tutuklamak ve grev hakkını askıya almak oldu. DİSK’in genel başkanı Kemal Türkler, Abdullah Baştürk, Yusuf Ekinci ve daha yüzlerce sendika yöneticisi tutuklandı. Sendikalara el konuldu, sendika binaları basıldı, belgelerine el kondu. Köylü dernekleri, tarım kooperatifleri ve toprak reformu talebiyle mücadele eden tüm örgütler kapatıldı.
2.2. 1982 Anayasası: Emeğin Boyunduruğa Alınması
12 Eylül’ün en kalıcı eseri, 1982 Anayasası olmuştur. Bu anayasa, 1961 Anayasası’nın işçi lehine olan tüm kazanımlarını tasfiye etmiştir. Yeni anayasada grev hakkı “toplu sözleşme hakkının” bir parçası olarak dolaylı biçimde düzenlenmiş, genel grev ve siyasi grev yasaklanmıştır. Kamu görevlilerine sendika kurma hakkı bile tanınmamıştır. Toplu sözleşme süreçlerinde “uyuşmazlık” çıkması durumunda devreye giren devlet tahkim mekanizması, işçi aleyhine sonuçlar üretmiştir.
Anayasa’nın yanı sıra çıkarılan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, işçi hareketini neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Sendika kurabilmek için bir iş kolunda en az yüzde 10 üye şartı getirilmiş, işçilerin sendika değiştirmesi zorlaştırılmış, toplu iş sözleşmesi yetkisi için ciddi engeller oluşturulmuştur.
2.3. “Çalışan İnsan mısın, Çalan Hırsız mısın?” Söyleminin Darbecilerce Ters Yüz Edilmesi
Bu noktada, makalemizin başındaki soruyu hatırlamak önemlidir: “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” Bu soru aslında emeğin ahlaki üstünlüğünü vurgulayan bir soruyken, darbe yönetimi bu soruyu tamamen ters yüz etmiştir. Darbeci generaller, sendikacıları, grev yapan işçileri, toprak talep eden köylüleri “komünist”, “bölücü” ve “devletin birliğini bozan” unsurlar olarak tanımlamış; onların “çalışmak” değil, “karışıklık çıkarmak” istediklerini ilan etmiştir.
Kenan Evren’in 12 Eylül sonrası yaptığı konuşmalarda sıkça vurguladığı tema şuydu: “Türk işçisi çalışkandır, üretkendir ama bazı kışkırtıcılar onları işten soğutmaktadır.” Bu söylem, işçi sınıfının kendi sınıf bilincine varmasını ve hak aramasını “dış mihrakların oyunu” olarak sunarak, emek mücadelesini gayrımeşru ilan etmiştir.
Darbenin ardından işçilere “çalış, üret, itaat et” dışında bir seçenek bırakılmamıştır. Grevler yasak, sendikalar pasifize edilmiş, işçiler fiilen “eşekleştirilmiştir.” Darbeyi izleyen beş yıl boyunca neredeyse hiç grev yapılmamış, işçi ücretleri enflasyonun çok altında kalmış, iş cinayetleri artmıştır. Zonguldak’ta 1981-1984 yılları arasında meydana gelen maden kazalarında yüzlerce işçi hayatını kaybetmiş, ancak bu kazalar ne greve ne de toplu eyleme dönüşebilmiştir.
Üçüncü Bölüm: 1980’ler – Neoliberal Dönüşüm ve Emeğin Taşeronlaştırılması
3.1. 24 Ocak 1980 Kararları ve Yeni Ekonomik Model
Darbe öncesinde, 24 Ocak 1980’de Turgut Özal tarafından açıklanan “İstikrar Tedbirleri”, Türkiye ekonomisinin rotasını köklü biçimde değiştirmiştir. Bu kararlar, ithal ikameci sanayileşme modelinin terk edilerek, ihracata dayalı, dışa açık bir büyüme modeline geçişi öngörüyordu. KİT ürünlerine yapılan zamlar, kur serbestisi, dış ticaretin liberalleşmesi, ithal ikameci sanayinin korumasız kalması gibi adımlar, 1980’ler boyunca uygulanacak neoliberal politikaların temelini oluşturdu.
Bu politikaların işçi sınıfına etkisi yıkıcı oldu. Ücretler düşürüldü, reel ücretler 1980-1988 arasında yaklaşık yüzde 40 eridi. Çalışma süreleri uzadı, iş güvencesi neredeyse ortadan kalktı. “Esneklik” adı altında, part-time çalışma, evde çalışma, taşeron çalışma gibi güvencesiz istihdam biçimleri yaygınlaşmaya başladı.
Köylü açısından da durum farklı değildi. Tarımsal desteklemeler kısıldı, girdi fiyatları arttı, ürün fiyatları serbest bırakıldı. Küçük üretici ayakta kalamaz hale geldi. Binlerce köylü, toprağını satmak veya terk etmek zorunda kaldı. Kentlere göç dalgası hızlandı. 1980’lerde kent nüfusu kırsal nüfusu geçti. Bu yeni kentliler, çoğunlukla gecekondularda, güvencesiz işlerde, sendikasız olarak çalışmaya mahkûm edildi.
3.2. Özelleştirmeler ve Kamu İşçisinin Tasfiyesi
1980’lerin ortalarından itibaren, Özal hükümetleri özelleştirme politikalarını devreye sokmaya başladı. 1984’te çıkarılan 2983 sayılı Kanun, özelleştirmenin hukuki zeminini oluşturdu. Daha sonra 1986’da 3291 sayılı Kanun, KİT’lerin satışını kolaylaştırdı.
Özelleştirilen işletmelerdeki işçiler, önce işten çıkarıldı, daha sonra taşeron şirketler aracılığıyla çok daha düşük ücret ve güvencesiz olarak yeniden işe alındı. Örneğin, TEKEL işçileri, 1980’lerin ortalarındaki özelleştirme girişimleriyle karşı karşıya kaldı. Sümerbank, Etibank, Türkiye Denizcilik İşletmeleri gibi dev kuruluşlar satıldı veya kapatıldı. On binlerce işçi işsiz kaldı.
KİT işçileri, 1960’lardan beri Türkiye işçi sınıfının en örgütlü ve bilinçli kesimini oluşturuyordu. Bu kesimin tasfiyesi, işçi hareketinin belkemiğinin kırılması anlamına geliyordu. Özelleştirmeye karşı çıkan işçiler, darbe anayasasının verdiği yetkilerle çıkarılan “İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları Kurumu” gibi bahanelerle işten atıldı, grev yapmaları yasaklandığı için direnişleri kısa sürede bastırıldı.
3.3. 1988-1989 Zonguldak Grevleri: Alın Terinin Bedeli
İşte tam da bu baskı ortamında, 1988-1989 yıllarında Zonguldak’ta bir umut ışığı yandı. Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) çalışan maden işçileri, çok düşük ücretlerle, ağır ve ölümcül koşullarda çalışmaktaydı. 1987’de çıkarılan 3375 sayılı Kanun ile grev yapmaları yasak olan kamu işçileri, 1988 yılının Temmuz ayında “direniş” adı verilen bir eylem biçimini başlattılar.
Grev yapamayacakları için, iş yerlerinde oturma eylemi yaptılar, yemek yemeyi reddettiler, yer altında mahsur kalmış gibi yaptılar. TTK işçilerinin bu direnişi, kısa sürede tüm Zonguldak’a ve ardından Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. “Emeklimizin elinden torpilimi alıyorsunuz?” sloganıyla yola çıkan işçiler, ücret zamları, sosyal haklar ve emeklilik koşullarının iyileştirilmesini talep ediyordu.
Hükümet, direnişi bastırmak için polis ve jandarma güçlerini gönderdi. Çatışmalar çıktı. Direniş sırasında bir işçi (Nail Çakır) hayatını kaybetti, yüzlerce işçi yaralandı, binden fazla işçi tutuklandı. Ancak işçilerin bu kararlı direnişi sonuç vermiş, ücretlerde ciddi iyileştirmeler yapılmış ve çalışma koşullarında bazı düzenlemelere gidilmiştir.
Zonguldak grevleri, 12 Eylül sonrası dönemde işçi hareketinin kendini yeniden var ettiği ilk büyük kırılmadır. Alın terine sahip çıkma iradesi, bir kez daha bedel ödeyerek de olsa, varlığını göstermiştir. Ancak bu direniş, aynı zamanda 1990’larda işçi sınıfının karşılaşacağı daha ağır sınavların da habercisi olmuştur.
Dördüncü Bölüm: 1990’lar – Yükselen Sendikal Mücadele ve Gericilik
4.1. Bahar Eylemleri ve Genel Grev Girişimleri (1990-1995)
1990’ların başı, dünya tarihinde büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Berlin Duvarı yıkılmış, Sovyetler Birliği dağılmış, kapitalizm küresel ölçekte zaferini ilan etmiştir. Bu rüzgârın etkisiyle, Türkiye’de de emek hareketi zorlu bir döneme girmiştir. Bir yandan neoliberal politikalar hız kesmeden devam ederken, diğer yandan özelleştirmeler ve taşeronlaşma iyice yaygınlaşmıştır.
Ancak 1990’larda da işçi hareketi boş durmamıştır. 1990 yılı bahar aylarında, DİSK’in öncülüğünde bir dizi eylem düzenlenmiştir. 1 Mayıs 1990, yıllar sonra ilk kez Taksim’de coşkulu bir kutlamaya sahne olmuş, ancak polis müdahalesiyle gerginlik yaşanmıştır. 1990 yılı boyunca kamu işçileri, özelleştirme karşıtı eylemler düzenlemiştir.
1991 yılında, 12 Eylül’ün kısıtlamalarına rağen ilk genel grev girişimi yaşanmıştır. DİSK’in çağrısıyla başlatılan bu girişim, hükümet ve sermaye kesimlerinde büyük bir panik yaratmış, ancak yeterli katılım sağlanamadığı ve yasal engeller aşılamadığı için başarıya ulaşamamıştır. Yine de, bu girişim işçi sınıfının hâlâ bir özne olarak var olduğunu göstermiştir.
4.2. Kamu Emekçilerinin Örgütlenmesi: KESK ve Eğitim-Sen
1990’ların en önemli kazanımlarından biri, kamu emekçilerinin (memurların) sendikalaşma hakkını elde etmesidir. 1961 Anayasası memurlara sendika hakkı tanımışken, 1982 Anayasası bu hakkı ortadan kaldırmıştı. 1990’ların başında, memur sendikaları dernek statüsünde faaliyet göstermeye başlamıştır.
1992 yılında Eğitim-Sen, 1993’te KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) kurulmuştur. KESK’in kuruluşu, kamu emekçilerinin “işçi gibi” sendikalaşma ve toplu pazarlık hakkı talebinin kurumsal ifadesidir. Hükümetler uzun süre bu sendikaları tanımamış, KESK yöneticileri defalarca yargılanmış, bazıları tutuklanmıştır. Ancak 1995’te çıkarılan 4110 sayılı Kanun, memur sendikalarının kurulmasına ve toplu görüşme yapmasına olanak tanımıştır. Bugün bile memurların grev hakkı bulunmamakla birlikte, 1990’larda kazanılan bu hak, emek mücadelesinin önemli bir aşamasıdır.
4.3. 1994 Krizi ve IMF Politikaları
1994 yılı, Türkiye ekonomisi için büyük bir çöküş yılıdır. 5 Nisan 1994’te açıklanan istikrar paketi, IMF’nin dayattığı kemer sıkma politikalarını içermektedir. Paketle birlikte, KİT ürünlerine büyük zamlar gelmiş, asgari ücret dondurulmuş, vergiler artırılmış, kamu harcamaları kesilmiştir.
Asgari ücretin dondurulması, işçi sınıfını derinden etkilemiştir. Asgari ücret, 1994 yılı boyunca enflasyonun çok altında kalmış, işçilerin alım gücü neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Paket aynı zamanda tarım destekleme alımlarını da kısmış, köylüyü iyice zor duruma sokmuştur.
Bu ekonomik baskı ortamında, işçi eylemleri hız kesmemiştir. 1994 yılında birçok fabrikada iş bırakma eylemleri yaşanmış, özelleştirme karşıtı direnişler artmıştır. Ancak işsizliğin tırmandığı ve iş güvencesinin ortadan kalktığı bir ortamda, işçilerin eylemleri daha çok savunma amaçlı olmuştur.
4.4. Ölümlü İş Kazaları ve İş Cinayetleri
1990’lar, iş cinayetlerinin de arttığı bir dönemdir. Taşeronlaşma, iş güvenliği önlemlerinin yok sayılması, denetimsizlik, işçilerin canı pahasına çalıştırılması gibi sonuçlar doğurmuştur.
3 Mart 1992’de Zonguldak Kozlu müessesesinde meydana gelen grizu patlamasında 263 işçi hayatını kaybetti. Bu facia, Cumhuriyet tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biridir. İşçilerin aileleri, günlerce yer altında mahsur kalan yakınlarının çıkarılması için beklerken, TTK yönetimi ve hükümet yeterli müdahaleyi yapamamıştır. Facianın ardından gereken iş güvenliği önlemleri alınmamış, hiçbir yönetici yargılanmamıştır.
1995 yılında Sapanca’da bir otobüs kazasında mevsimlik tarım işçilerini taşıyan otobüs devrilmiş, çoğu çocuk 25 kişi ölmüştür. Mevsimlik tarım işçileri, güvencesiz, sigortasız, adeta insanlıktan çıkarılmış koşullarda çalıştırılmakta, taşınmaları için kullanılan araçlar defalarca uyarılara rağmen güvensiz durumdadır. Sapanca faciası, emeğin hangi koşullarda “eşekleştirildiğini” gözler önüne sermiştir.
4.5. Bergama Köylülerinin Siyanürlü Altın Madenciliğine Karşı Direnişi (1997-1999)
1990’ların en sembolik köylü direnişi, hiç şüphesiz Bergama direnişidir. 1997 yılında, Bergama’nın Ovacık mevkiinde bir yabancı sermaye şirketi (Normandy Madencilik) siyanür liçi yöntemiyle altın çıkarmak istemiştir. Köylüler, siyanürün toprağı, suyu ve havayı zehirleyeceğini, tarımı ve hayvancılığı yok edeceğini söyleyerek bu projeye karşı çıkmıştır.
Bergama köylüleri, başlangıçta küçük bir grupla başladıkları direnişte, zamanla tüm Bergama halkını arkalarına almışlardır. Kadınların öncülük ettiği bu direniş, “Bergama Kadınları” olarak sembolleşmiştir. Köylüler, köy meydanlarında oturma eylemleri yapmış, Ankara’ya yürümüş, Çevre Bakanlığı önünde nöbet tutmuş, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’la görüşmüştür.
Direniş sırasında köylülere polis şiddet uygulanmış, bazı köylüler tutuklanmış, köy yolları kapatılmıştır. Ancak Bergama köylüleri pes etmemiştir. “Bergama köylüsü ölür, teslim olmaz” sloganıyla yürütülen mücadele, Türkiye’de çevre hareketi ve köylü hareketinin en parlak sayfalarından birini yazmıştır.
1999 yılında, Danıştay 14. Dairesi, siyanür kullanımının çevreye zarar vereceğine hükmederek altın madenine izin verilmemesi yönünde bir karar vermiştir. Bu karar, köylülerin zaferi olmuştur. Bergama direnişi, “alın terine sahip çıkma”nın ve “eşek olmama”nın en güzel örneklerinden biridir. Köylüler, topraklarına, suyuna, geleceğine sahip çıkarak, sadece kendi çıkarlarını değil, tüm insanlığın ortak malı olan doğayı da korumuştur.
Beşinci Bölüm: Teorik Çerçeve – Emeğin Meta ve Eşekleştirilmesi
5.1. Marx’ın Yabancılaşma Teorisi ve “Eşek” Benzetmesi
Buraya kadar anlattıklarımızı, teorik bir çerçeveye oturtmak gerekir. Karl Marx’ın “yabancılaşma” (Entfremdung) kavramı, işçinin kendi emeğine yabancılaşmasını anlatır. Marx’a göre, kapitalist üretim biçiminde işçi, emeğinin ürününe sahip olmaz; ürettiği meta, ona ait değildir. İşçi, emek gücünü sermayeye satar ve karşılığında bir ücret alır. Ancak bu ücret, asla ürettiği değere tekabül etmez. Artı değere (kâr) el konur.
Bu durumda işçi, kendi öz varlığını, yaratıcılığını, insani niteliklerini yitirir. Emek, zorunlu, sıkıcı, anlamsız bir faaliyet haline gelir. İşçi, çalıştığı süre boyunca kendini değil, bir yabancıyı (sermayedarı) var eder. Marx bu durumu, işçinin “insan olmaktan çıkması” olarak tanımlar.
İşte makalemizin başındaki “eşek” benzetmesi, tam da bu yabancılaşma durumuna işaret eder. Emeğine sahip çıkmayan, alın terinin karşılığını almayan, hakkını aramayan işçi, aslında kendini eşekleştirmektedir. Tıpkı bir eşeğin sırtına vurulan yükü taşıması gibi, işçi de kendisine dayatılan sömürüyü taşımaktadır. Ancak eşek bundan şikâyet etmez, içgüdüleriyle hareket eder. Oysa insan, bilinciyle, iradesiyle, örgütlülüğüyle bu yükü reddedebilir. “Eşek olmamak”, işte bu reddediş, bu direniştir.
5.2. “Helal Kazanç” ve Sömürü İlişkisi
Sözlerinizde geçen “helal kazanç” kavramı da son derece önemlidir. İslami bir terim olarak helal kazanç, kişinin alın teriyle, hileye, gasp ve sömürüye başvurmadan elde ettiği kazançtır. Kapitalist sistemde, maalesef helal kazanç neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Çünkü işçi, ürettiği değerin tamamını alamamakta, bir kısmı (ve çoğu zaman büyük bir kısmı) sermaye sahibine gitmektedir. Bu durum, “sömürü” olarak adlandırılır.
Sermaye sahibi “çalışmıyor”, sadece mülkiyet elinde olduğu için kazanıyor. Bu, İslami açıdan faiz, rant, spekülasyon gibi kavramlarla bağlantılı olarak “haram” kazanç kategorisine girer. Ne var ki, kapitalist sistem bu durumu meşrulaştırır ve yasallaştırır. “Devlet” eliyle yapılan bu meşrulaştırma, sömürünün üzerini örter. Oysa alın teriyle çalışan, üreten, değer yaratan işçi, sistemin en mağdur ancak en haklı kesimidir.
Bu bağlamda “çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, aslında bir bilinç çağrısıdır. Gerçek anlamda çalışan, emek harcayan, alın teri döken; emeğinin karşılığını almalıdır. Almayan ya da almaya teşebbüs etmeyen, kendini çalan hırsıza hizmet etmiş olur. Hırsız, sadece mal çalan değil, emeğe el koyandır da.
5.3. Gramsci’nin Hegemonya Kavramı ve İşçinin Rızası
Antonio Gramsci, kapitalist sistemin işçi sınıfını sadece baskıyla değil, aynı zamanda “rıza” ile yönettiğini söyler. “Hegemonya” olarak adlandırdığı bu kavram, egemen sınıfın kendi değerlerini, normlarını, dünya görüşünü topluma kabul ettirmesini ifade eder. İşçiler, kendi çıkarlarına aykırı olmasına rağmen, sistemin işleyişini “doğal” ve “kaçınılmaz” olarak görürler.
Türkiye’de 12 Eylül sonrası dönem, tam bir hegemonya projesidir. Darbe yönetimi ve onu izleyen Özal hükümetleri, işçilere “sendika zararlıdır”, “grev vatana ihanettir”, “çok çalışırsan kazanırsın” gibi mesajları sürekli tekrarlamış, medya, okul, cami, kışla gibi aygıtlarla bu mesajları işlemiştir. Sonuçta, 1990’lara gelindiğinde, 1970’lerin sendikalı, grevci, dirençli işçi profili ciddi biçimde erozyona uğramış, yerini daha pasif, daha korkak, daha “eşekleşmiş” bir işçi profiline bırakmıştır.
Ancak Bergama, Zonguldak, DİSK, KESK örneklerinde görüldüğü üzere, hegemonya asla tam değildir. Direniş hep bir yerlerde filizlenir. İşçi ve köylü, zaman zaman “eşekleşme” sürecini kırarak insan olmanın gereğini yapar.
Altıncı Bölüm: Sonuç – Bugüne Bakmak ve Alın Terine Sahip Çıkmanın Yolları
6.1. 1979-1999 Döneminin Mirası
1979-1999 dönemi, Türkiye emek hareketi için bir hesaplaşma dönemidir. Bu yirmi yıl, ağır yenilgilerin yaşandığı ama aynı zamanda önemli direniş örneklerinin verildiği bir zaman dilimidir. 12 Eylül’ün acımasız baskısı, 1980’lerin neoliberal rüzgârı, 1990’ların küreselleşmesi işçi ve köylü sınıflarını parçalamış, sendikal hareketi zayıflatmış, alın terinin değerini düşürmüştür.
Ancak bu dönem, aynı zamanda Zonguldak maden işçilerinin direnişini, Bergama köylülerinin onurlu mücadelesini, KESK’in kuruluşunu, DİSK’in yeniden toparlanma çabasını da içerir. Bu direnişler, “insan” olmanın ve “eşek” olmamanın somut örnekleridir. Bu miras, bugünün işçi ve köylü hareketi için bir ilham kaynağı, bir ders hazinesidir.
6.2. Günümüzde İşçi ve Köylünün Durumu
2000’li yıllarda Türkiye’de işçi ve köylünün durumu, 1990’lardan pek farklı değildir. Hatta bazı açılardan daha da kötüdür. Taşeron işçilik yaygınlaşmış, iş güvencesi neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Sendikalaşma oranı yüzde 10’ların altına düşmüştür. İş cinayetleri rekor seviyededir. Tarımda küçük üretici varlığını sürdürmekte zorlanmakta, toprak mülkiyeti büyük sermayenin elinde toplanmaktadır. Mevsimlik tarım işçiliği neredeyse kölelik koşullarında devam etmektedir.
Öte yandan, 2010’lu yıllarda yeni direniş dalgaları da yaşanmıştır. 2013’te Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasının ardından büyük işçi eylemleri düzenlenmiştir. 2014’teki 1 Mayıs kutlamaları yeniden Taksim’de yapılmıştır. Son yıllarda iş cinayetlerine karşı işçi ailelerinin kurduğu dernekler ve dayanışma ağları güçlenmiştir.
Bu gelişmelere rağmen, genel tablo karamsarlığa izin vermektedir. AKP hükümetleri, 12 Eylül’ün mirasını daha da ileri götürerek, sendikaları baskılamış, toplu sözleşme düzenini işçi aleyhine bozmuş, kamu çalışanlarının grev hakkını ve toplu sözleşme hakkını fiilen ortadan kaldırmıştır. 2022’de çıkarılan yeni sendika ve toplu sözleşme yasaları, işçinin örgütlenmesini neredeyse imkânsız hale getirmiştir.
6.3. Alın Terine Sahip Çıkmak İçin Ne Yapmalı?
Peki, böyle bir ortamda “çalışan insan” nasıl olunur? “Eşekleşmekten” nasıl kurtulunur? Alın terine sahip çıkmanın yolları nelerdir? Bu sorulara verilecek yanıtlar, kuşkusuz tek bir makalenin sınırlarını aşar. Ancak sonuç olarak birkaç temel ilkeyi sıralayabiliriz:
Birincisi, örgütlülük. İşçinin ve köylünün en büyük gücü, bir araya gelmesidir. Sendikalar, kooperatifler, meslek odaları, dernekler, platformlar – tüm bu örgütlenme biçimleri, emeğin savunma mekanizmalarıdır. Bugün sendikalar ne kadar zayıflatılmış olursa olsun, sendikasız mücadelenin olmayacağı unutulmamalıdır.
İkincisi, hak arama kültürü. “Hakkını aramayan eşektir” ilkesi, içselleştirilmelidir. İşçi, ücretini düşük bulduğunda, iş güvencesi tehlikedeyken, mobbing altındayken, iş kazası riski altındayken susmamalı, şikâyet etmeli, hukuki yollara başvurmalı, kamuoyu yaratmalıdır. Her küçük hak arayışı, büyük bir mücadelenin parçasıdır.
Üçüncüsü, emek değer teorisini hatırlamak. Değer yaratan emektir, sermaye değil. Bu teorik bilgi, pratikte işçinin kendine olan güvenini ve saygısını artırır. İşçi, “ben değer yaratıyorum, ben üretiyorum, ben olmazsam bu fabrika, bu tarla, bu ülke durur” bilinciyle hareket etmelidir. Bu bilinç, eşekleşmenin panzehiridir.
Dördüncüsü, dayanışma. İşçi yalnız değildir. Aynı işyerindeki işçilerle dayanışma, başka işkollarındaki işçilerle dayanışma, kentliyle köylüyle, memurla işçiyle, kadınla erkekle dayanışma… Hep birlikte, birleşerek, dayanışarak daha güçlü olunur. Bergama’da köylülerin yalnız olmadığını, TMMOB’nin, Çevre Gönüllülerinin, aydınların, öğrencilerin onlarla dayanıştığını hatırlayalım.
Beşincisi, siyaset. Emek mücadelesi, sadece ekonomik taleplerle sınırlı kalamaz. Esnek çalışmaya, özelleştirmelere, taşeronlaşmaya, iş güvencesizliğine karşı siyasi bir mücadele yürütmek gerekir. İktidarı, yasaları, anayasayı değiştirmeden, emeğin kurtuluşu mümkün değildir. 1979-1999 döneminin en önemli dersi budur.
Final Sözü
“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma.”
Bu sözler, yalnızca bir slogandan ibaret değildir. İnsanlık onurunun, sınıf bilincinin, hak arama iradesinin özetidir. 1979-1999 döneminin işçisi ve köylüsü, ağır bedeller ödeyerek, acılar çekerek, kayıplar vererek bu bilinci diriltmeye çalışmıştır. Bugün, onların mücadelesini sahiplenmek, alın terinin hakkını vermek, eşekleşmemek, insan kalmak için çaba göstermek hepimizin görevidir.
Çalışan insan, emeğine sahip çık. Alın terin kurumadan hakkını ara. Aksi halde eşeklik eden değil, eşekleştirilene dönüşürsün. 1979-1999’un işçisi ve köylüsü bunun en büyük tanığıdır.
Unutma: Üreten, ürettiğine sahip çıktığında özgürleşir. Sahip çıkmadığında ise zincire vurulur. Zincirleri kırmak, insan olmak, alın terini helal kılmak senin elindedir.
Kaynakça
Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. Kaynak Yayınları.
Akkaya, Yüksel. *Türkiye’de İşçi Sınıfı: 1960-1980*. Dipnot Yayınları.
Çelik, Aziz. 1980 Sonrası Sendikal Hareket. Imge Yayınevi.
DİSK-Arşiv Raporları (1980-1999).
Gramsci, Antonio. Hapishane Defterleri. Belge Yayınları.
Keyder, Çağlar. Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları.
Marx, Karl. 1844 Elyazmaları. Sol Yayınları.
Sönmez, Mustafa. KİT’lerin Özelleştirilmesi ve Türkiye. Alan Yayıncılık.
Bergama Direnişi Belgeseli ve Arşivleri (1997-1999).
Zonguldak Maden İşçileri Direnişi (1988-1989) – Sözlü Tarih Çalışmaları, TÜSTAV.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder