28 Mayıs 2026 Perşembe

Bin Dokuz Yüz Elli Dokuz Bin Dokuz Yüz Yetmiş Dokuz Türkiye'sinde İşçi Köylü

 

Giriş: Eşek Olmamak ya da İnsan Olmanın Koşulu

“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek emek harcayarak iş değer emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık eşek olma.”

Bu söz, gündelik dilin yalınlığı ile hakikatin acımasızlığını birleştiren etnografik bir bilgelik taşır. Bir hakaretten öte, bu ifade ontolojik bir sınıflandırmadır: İnsanı hayvandan ayıran şey, alın terinin bilincinde olmak, onun mahiyetini kavramak ve onu gasp edilme tehlikesine karşı korumaktır. Alın terini sadece döken değil, onun karşılığını alın terinin sahibi olarak talep eden, onu yabancılaşmaya terk etmeyen varlıktır “insan”. Çalışıp da hakkını aramayan, kendi öz varlığını, kendi öz varlığını inkar eden bir varlıktır ki, işte o ancak “eşek” sıfatını hak eder. Zira eşek, sırtına vurulan yükü taşır ama nereye gittiğini, niçin taşıdığını, yükün kime yaradığını bilmez. O yalnızca yürür, taşır, terler ve nihayetinde yorulup ölür. İnsan ise sorar: Bu yük nereye? Bu ter kimin için? Bu emeğin karşılığı nerede?

Bu çalışma, bu radikal ahlaki ve politik önermeyi Türkiye’nin en hareketli, en kanlı, en umutlu ve en çaresiz yirmi yılına – 1959’dan 1979’a – uygulamayı hedeflemektedir. Neden tam olarak 1959-1979? Çünkü 1959, Demokrat Parti’nin son yıllarında iyice belirginleşen enflasyon, işsizlik, dış borç batağı ve köyden kente göçün ivme kazandığı yıldır. 1959 aynı zamanda, 27 Mayıs 1960 darbesinin arifesidir. 1979 ise 12 Eylül 1980 askeri darbesinin arifesidir. Bu iki darbe arasında kalan yirmi yıl, Türkiye işçi ve köylü sınıflarının hem en yoğun emek verdiği, hem en kitlesel örgütlendiği hem de haklarını aramak için en kanlı bedelleri ödediği zaman aralığıdır. 1961 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlükçü ortam, sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme, işçi ve köylüye “eşek olmama” fırsatını ilk kez sistematik olarak sunmuştur. Ve 1971 muhtırası ile 1977 Kanlı 1 Mayıs’ı ve nihayet 1980 darbesi, bu fırsatı kan ve zindanlarla boğmuştur.

Makalenin temel savı şudur: 1959-1979 dönemi Türkiyesi’nde, sömürü ilişkileri o kadar derinleşmiş, sınıfsal uçurum o kadar açılmıştır ki, emeğine sahip çıkmak – sendikalaşmak, grev yapmak, toprak işgal etmek, direnmek – fiilen “insan olma” mücadelesine dönüşmüştür. Emeğine sahip çıkmayan, ister işçi ister köylü olsun, sistemin içinde edilgen bir yük hayvanına, sömürünün gayri iradi bir dişlisine, yani tam olarak “eşeğe” dönüşmeye mahkum edilmiştir. Makale, önce teorik çerçeveyi (emek-değer, yabancılaşma, ahlaki ekonomi) kuracak, ardından dönemin tarımsal ve endüstriyel emek süreçlerini, devamında işçi ve köylünün hak arama pratiklerini, sendikal mücadeleleri, toprak işgallerini ve grevleri mercek altına alacak ve sonuçta bugüne uzanan bir uyarıyla bitecektir: Alın teri hala damlıyor, ama eşekler hala var. Sorumluluk, ter dökenin omuzlarındadır.

Bölüm 1: Teorik Çerçeve – Alın Teri, Yabancılaşma ve “Çalan Hırsız”ın İnşası

Bir makalenin akademik meşruiyeti, kuramsal temellerine dayanır. Ancak bu makale, aynı zamanda bir manifesto niteliğindedir. O halde teorimizi, halkın dilinden düşmeyen o özlü sözün izinden giderek inşa edelim.

1.1. Emek-Değer Teorisi ve “Helal Kazanç” Meselesi

Karl Marx’ın emek-değer teorisine göre, bir malın değeri, o malın üretimi için gerekli olan toplumsal olarak ortalama emek zamanı tarafından belirlenir. Yani bir işçinin 8 saatte ürettiği bir çift ayakkabının değeri, kabaca o 8 saatlik emek zamanının toplumsal karşılığıdır. Burada “helal kazanç” kavramı, tam da bu değerin, değeri yaratan işçiye aynen ödenmesi durumunda ortaya çıkar. “Alın teri” bu bağlamda sadece fizyolojik bir ter değildir; somutlaşmış, maddeleşmiş, ürüne dönüşmüş canlı emek zamanıdır. Alın teri bir saatse, bir gündür, bir yıldır.

Oysa kapitalist sistemde, işçiye ürettiğinin tam değeri değil, yalnızca kendisini ve ailesini yeniden üretebilmesi için gerekli olan asgari ücret ödenir. Aradaki fark, yani “artı-değer”, işveren tarafından gasp edilir. Bu bağlamda, makalenin başındaki “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, burjuva hukukunun dar, biçimsel çerçevesinin çok ötesine geçer. Burjuva hukuku, ancak bir mağazadan mal aşırmayı, bir cüzdanı almayı hırsızlık sayar. Oysa bu makalenin önermesine göre asıl büyük hırsızlık, bir başkasının alın terinin karşılığını ona ödemeden el koymak, onun on saatlik yaşam süresinin bir kısmına el koymak, onun ürettiği zenginliğin büyük kısmını sahiplenmektir. Kapitalist, bu tanıma göre en büyük hırsızdır. Ama hırsız olmanın yanında bir de riyakarlık vardır: Kapitalist, “ben istihdam yaratıyorum, ben iş veriyorum” derken, aslında el koyduğu artı-değeri gizler. Oysa alın terini döken işçi, ürettiği malın değerini yaratan yegane öznedir. Fabrika boştur, makine susar, sermaye donar; ama işçi gelir, ter döker, makineyi çalıştırır, ürünü yaratır. Değerin kaynağı emektir, sermaye değil.

1.2. Yabancılaşma ya da “Eşekleşme” Süreci

Marx’ın bir diğer büyük kavramı “yabancılaşma”dır (Entfremdung). Yabancılaşma, işçinin dört temel ilişkisinde kopuş yaşamasıdır: Ürettiği ürüne yabancılaşma (bir araba üretir ama o arabaya asla binemez), üretim sürecine yabancılaşma (üretimin hızını, yöntemini, anlamını kendisi belirleyemez, sadece bir uzvuna dönüşür), kendi öz benliğine yabancılaşma (emek gücünü satar, ama bu satış onu bir meta haline getirir) ve diğer insanlara yabancılaşma (işçi ile işveren arasında, hatta işçiler arasında rekabet ve güvensizlik). Yabancılaşmış işçi, artık kendi iradesi dışında bir otomat, bir uzuv, bir “iş makinesi”dir. İşte halk deyişindeki “eşek” benzetmesi, tam olarak bu yabancılaşmış, pasif, sırtına vurulan yükün ağırlığına katlanan ama yükün anlamını sorgulamayan, yol gösterilmeden ilerlemeyen varlık durumunu karşılar. “Alın terine sahip çıkmamak”, aslında tüm bu yabancılaşma mekanizmasını içselleştirmek, “ben sadece bir işçiyim, ben sadece bir ırgatım, bana biçilen rol bu” diyerek sisteme rıza göstermektir. Rıza gösteren eşek olur. Direnen insan kalır. Bu dönemde “eşek olmamak” için örgütlenen işçi ve köylüler, işte bu yabancılaşma zincirini kırmaya çalışmışlardır: Sendika onların sesi, grev onların silahı, fabrika işgali veya toprak işgali ise yabancılaşmayı aşma denemesidir.

1.3. Ahlaki Ekonomi ve “Haram Kazanç” Bilinci

E.P. Thompson ve James C. Scott’ın geliştirdiği “ahlaki ekonomi” kavramı, özellikle prekapitalist toplumlarda, halkın geçimlik mantığıyla geliştirdiği adalet anlayışını ifade eder. Buna göre, piyasanın arz-talep kuralları halk için ne kadar “haklı” ve “adil” olduğundan daha az önemlidir; önemli olan açlık sınırının altında fiyat artışına izin verilmemesi, stokçuluğun engellenmesi, tefeciliğin cezalandırılmasıdır. 1959-1979 Türkiyesi’nde, işçi ve köylünün zihninde çok canlı bir “helal kazanç” ve “haram kazanç” ayrımı vardır. Helal kazanç, terle, emekle, üreterek, ekerek, biçerek, dökerek elde edilir. Haram kazanç ise başkasının teri üzerinden, faizle, tefecilikle, stokçulukla, rüşvetle, rantla, sömürüyle elde edilir. “Çalan hırsız” tanımı, işte tam bu haram kazanç sahipleri içindir. Mesele sadece yasal ya da yasadışı olmak değildir; mesele ahlaki olarak meşru olup olmamaktır. Bir patron yasalar çerçevesinde asgari ücret ödeyebilir, bu yasaldır. Ama bu işçinin açlığa mahkum edilmesi anlamına geliyorsa, bu derin ahlaksızlıktır, haramdır, hırsızlıktır. Dönemin Türkiyesi’nde “helal ekmek” kavramı bu yüzden sadece dini bir çağrışım değil, aynı zamanda derin bir sınıfsal duruş ifadesidir.

Bölüm 2: Tarihsel Arka Plan – 1959-1979 Türkiyesi’nde Emek ve Sınıf

Teorik çerçeveyi kurduktan sonra, şimdi tozlu arşivlere, grev kürsülerine, tarlaların ortasında kurulan direniş çadırlarına, fabrika kapılarında toplanan işçi kalabalıklarına bakmalıyız. 1959-1979, Türkiye’nin “otuz yıl” içinde en çalkantılı, en ölümcül ve en devrimci yirmi yılıdır. İki askeri darbe, bir anayasa, iki muhtıra, üç büyük ekonomik kriz ve milyonlarca insanın yerinden edildiği bir göç dalgası.

YılOlayİşçi-Köylü Açısından Anlamı
1959Demokrat Parti’nin son yılları, yüksek enflasyon ve işsizlikKöylü toprağını terk ediyor, gecekondu dalgası başlıyor.
196027 Mayıs askeri darbesiDarbe, işçi hareketinin değil burjuvazinin iç hesaplaşmasıdır.
19611961 Anayasası kabul edildiSendikal haklar, grev hakkı ve toplu sözleşme hukuki güvenceye kavuştu.
1963Grev hakkı yasalaştı (275 sayılı Yasa)İşçi sınıfının “eşek olmama” mücadelesi yasal zemin buldu.
1965Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekili çıkardıİşçi sınıfı parlamentoda temsil edildi.
1967DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurulduSınıf temelli, mücadeleci sendikacılık doğdu.
1969-70Büyük grev dalgası, 15-16 Haziran 1970Yarım milyon işçi sokaklarda, tanklarla vuruldular.
197112 Mart muhtırası1961 Anayasası rafa kaldırıldı, işçi liderleri tutuklandı.
1973-74Petrol krizi, Kıbrıs Barış HarekatıEnflasyon tırmanışa geçti, işçi ücretleri eridi.
1975-76Milliyetçi Cephe hükümetleri, anti-sendikal baskılarSağ-sol çatışması işçi mahallelerine sızdı.
1977Kanlı 1 Mayıs (Taksim Katliamı)500 bin işçinin üzerine ateş açıldı, 30’dan fazla ölü.
1978-79Üç haneli enflasyon, açlık sınırı altında ücretler, grev dalgasıToplumsal patlama arifesi, 12 Eylül’e giden yol.

Bu tablo, ortada bir sınıf mücadelesinin olduğunu açıkça göstermektedir. 1961 Anayasası, işçi sınıfına bir nefes aldırmış, o nefesle birlikte işçi ve köylü “emek verdik, alın teri döktük, şimdi hakkımızı istiyoruz” diyebilmiştir. Her kazanılmış hak, işverenler ve devlet tarafından kanlı bir şekilde geri alınmaya çalışılmıştır. 15-16 Haziran 1970’te DİSK’i kapatmaya kalkan devlet, işçilerin örgütlü gücünü görünce tank kullanmıştır. 1971 muhtırasından sonra işçi sendikaları fiilen tasfiye edilmiştir. 1977 Taksim’de işçi bayramı katliamla sonuçlanmıştır. Ve nihayet 12 Eylül 1980’de alın terinin toplumsal muhasebesi yapan tüm örgütler ezilmiştir. Bu süreç bize gösteriyor ki, sistem emeğe sahip çıkanı değil, eşek olanı ödüllendirmektedir.

Bölüm 3: Köylü – Topraktan Koparılan ve “Yük Hayvanına” Dönüştürülen Bedenler

Şimdi Türkiye’nin omurgasını oluşturan, ama 1959-1979 arasında hızla tasfiye edilen bir sınıfı ele alalım: Köylülük. Bu yirmi yıl, binlerce yıllık Anadolu köylülüğünün kökünden söküldüğü bir dönemdir.

3.1. Toprak Reformu Yapılamamasının Yıkıcı Sonuçları

Cumhuriyetin ilk yıllarından beri konuşulan, CHP’nin 1945 Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile somutlaşan, ancak Demokrat Parti döneminde tamamen rafa kaldırılan toprak reformu, 1959’da ölü bir dosyadır. Toprak reformu yapılamamıştır çünkü büyük toprak sahipleri (ağalar, beyler, şehirli toprak ağaları) TBMM’de güçlüdür. Marshall yardımlarıyla gelen traktörler, tarımda makineleşmeyi artırmış, bu da toprağın daha hızlı ekilmesini sağlamış ama aynı zamanda topraksız köylünün işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü traktör, bir köylünün on günde yapacağı işi bir günde yapar, dolayısıyla ihtiyaç duyulan ırgat sayısı düşer. 1959 yılında Türkiye’de topraksız köylü oranı yüzde 60’ı aşmıştır. Köylü, ya topraklı ağanın yanında ırgat (gündelikli tarım işçisi) olarak “eşek gibi” çalışacak, ya da şehre göç edecektir.

3.2. Irgatlık ve Yarıcılık: Modern Kölelik ile Eşeklik Arasında

Alın terinin en açık, en vahşi, en belgesel sömürüldüğü alanlardan biri ırgatlıktır. Çukurova’da, Ege’de, Antalya’da pamuk, tütün, susam, zeytin tarlalarında çalışan mevsimlik tarım işçileri, yani ırgatlar. Günde 14-16 saat çalışırlar. Barınakları branda altında iki direk arasına gerilmiş çadırlardır. İçme suları arklardan, derelerdendir. Ücretleri, günlük 3-5 liradır (1970’lerin başında). Açlık sınırının çok altındadır. “Alın terine sahip çıkmama” burada bir tercih değil, neredeyse imkansızlıktır. Irgat sendikası yoktur. İşçi bulma kurumu yoktur. Tarlada ağanın jandarması, baskıcı kahyası vardır. Toprağını kaybetmiş köylü, “kendi terine yabancılaşmış”, “emek sürecine yabancılaşmış” bir varlık haline gelir. Sırtına vurulan çuval, sırtında taşıdığı pamuk küfesi, tarlada sürüklenen pulluk – hepsi onu bir yük hayvanına çevirir. O andan itibaren köylü için “insan olma” mücadelesi, ya toprağı işgal etmek (1960’ların sonunda Manisa, Adana, Muş, Ağrı’da toprak işgalleri artar) ya da şehre kaçarak gecekonduda yeni bir eşeklik biçimine razı olmaktır.

3.3. Köyden Kente Göç: Eşekten Gecekondu İnsanına

1960-1980 arasında yaklaşık 5 milyon köylü, şehirlere göç etmiştir. Bu, Türkiye tarihinin en büyük iç göçüdür. Bu göç dalgası, “eşek” metaforunu yeniden üretir. Şehre gelen köylü, vasıfsız işçi olarak fabrika kapılarında bekler. Hamallık yapar, inşaatlarda harç taşır, çöp toplar, güvenlik bekçisi olur. Kentli orta sınıf ve burjuva, bu yeni kentlilere “varoş”, “gecekondu takımı”, “kaba”, “gerici”, “işe yaramaz” gibi etiketler yapıştırır. Oysa onlar, sadece emeklerinin karşılığını alabilecekleri, haklarını arayabilecekleri bir örgütten yoksun bırakılmışlardır. Sendika yoksa, dayanışma yoksa, hak arama kültürü yoksa, işçi tek başına güçsüzdür. Gecekondu mahallelerinde dayanışma ve örgütlenme yavaş yavaş filizlenmeye başladığında ise devlet, kontrgerilla ve milliyetçi çeteler bu mahalleleri ateşe vermiştir. Alın terine sahip çıkamamanın dramı, işte tam bu noktada bedenlere içkin bir “hayvani çaresizlik” olarak kodlanır. Ama unutmayalım: 1970’lerin sonuna gelindiğinde, gecekondu mahalleleri aynı zamanda en büyük direniş alanları haline gelmiştir.

Bölüm 4: İşçi Sınıfı – Sendikal Hakların Kanlı Doğuşu (1963-1979)

Türkiye işçi sınıfı, “eşek olmamak” için belki de dünya tarihinin en cesur ve en bedel ödeyen mücadelelerinden birini vermiştir. 1963’te grev hakkının yasallaşması, bir cehennem kapısını aralamıştır. Ama cehennem, işçinin aleyhine değil, işverenin aleyhine işlemiştir.

4.1. 1961 Anayasası ve Sendikal Uyanış

1961 Anayasası’nın 46. maddesi, “İşçiler ve işverenler, üyelerinin çalışma şartlarının tespiti ile ekonomik ve sosyal durumlarını düzeltmek amacıyla sendika ve konfederasyon kurma hakkına sahiptirler” diyordu. Aynı madde grev hakkını da “meşru” sayıyordu. 1963’te 275 sayılı Sendikalar Kanunu ve 274 sayılı Grev ve Lokavt Kanunu yürürlüğe girdi. İşte bu noktada, “alın terine sahip çıkma” hukuki bir zemine kavuştu. İşçi, artık yalnız değildi. 1960’ların başında sendikalı işçi sayısı yüz binlerle ifade edilirken, 1970’lerin sonunda milyonlara yaklaştı. Türk-İş (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurulmuştu, ama 1967’de DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ondan ayrıldı ve sınıf temelli, mücadeleci, anti-emperyalist, sosyalist bir sendikacılığı başlattı.

4.2. DİSK ve Devrimci Sendikacılık: Emeğe Sahip Çıkmanın Örgütlü Hali

DİSK, “işçi sınıfının kurtuluşu” hedefiyle yola çıktı. Onlar için “alın terine sahip çıkmak”, sadece zam istemek değildi. Zam istemek önemliydi, elbette. Ama esas hedef, üretim araçlarının mülkiyetine talip olmak, emeğin üzerindeki her türlü tahakkümü kaldırmaktı. DİSK’in yükselişi, 15-16 Haziran 1970 olaylarında doruğa çıkar. DİSK’in kapatılmasına ve yöneticilerinin tutuklanmasına karşı, iki gün içinde İstanbul ve Kocaeli’nde yarım milyonu aşkın işçi sokağa dökülür. Fabrikalar işgal edilir, yollar kapatılır, tramvaylar durur. Sloganları: “Yaşasın emek!”, “Yaşasın grev hakkı!”, “DİSK halktır, halk DİSK’tir!”. Devlet, işçilerin üzerine tanklarla yürür, sıkıyönetim ilan edilir. Onlarca işçi yaralanır, yüzlerce tutuklanır. 15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının en büyük kitlesel eylemi olarak tarihe geçer. Sonuç? 1961 Anayasası’nın grev hakkı fiilen askıya alınır, DİSK’in faaliyetleri engellenir. Ama işçi sınıfı “eşek” olmadığını, dişli bir sınıf olduğunu göstermiştir. O günden sonra “çalışan insan” ile “çalan hırsız” arasındaki sınır daha da netleşmiştir.

4.3. 1977 Kanlı 1 Mayıs: Terin Kanla Ödenen Bedeli

Türkiye işçi sınıfının en büyük, en coşkulu, en umutlu ve en kanlı günü 1 Mayıs 1977’dir. Yarım milyondan fazla işçi, Taksim Meydanı’nı doldurur. Her yer kırmızı bayrak, DİSK flamaları, “Emek, ekmek, özgürlük” yazılı pankartlarla doludur. Alın terlerinin, fabrika bacalarının, tarlaların ortak ruhu oradadır. İşçiler bir ağızdan “Kızıl bayrak” ve “Enternasyonal” marşlarını söyler. “Hakkımızı aramak için buradayız” derler. Saat 15.00 sıralarında, Taksim’deki Orduevi ve çevre binalardan kalabalığa ateş açılır. Kimi kaynaklara göre 34, kimine göre 40, kimine göre 60 işçi ölür. Yüzlerce yaralı. Katliamın failleri netleşmemiştir, ama “derin devlet”, “kontrgerilla”, “ulusal istihbarat”, “milliyetçi çeteler” akla gelen ilk faillerdir. Bu katliam, alın terinin karşısındaki gücün ne kadar canavar olduğunu gösterir. “Çalan hırsız” tanımı, işte bu noktada katil bir hırsız halini alır: İşçinin terini gasp edenler, artık onun kanını da dökmektedir.

4.4. Fabrika İşgalleri ve Grevler (1975-1979)

1970’lerin ortasından itibaren, dünya petrol krizi ve Türkiye’nin dış borç ödeme krizi enflasyonu üç haneli rakamlara çıkarır. İşverenler, maliyetleri düşürmek için işçi çıkarmaya, ücretleri dondurmaya, direnişi kırmaya çalışır. İşçi sınıfı ise grevlerle, fabrika işgalleriyle ve yürüyüşlerle karşılık verir. Paşabahçe İşçileri (1976), İzmir Demir Çelik (1977), Karabük Demir Çelik (1978), İstanbul Tekstil işçileri (1979) uzun süreli grevler yapar. Kimi fabrikalar işgal edilir. İşçiler, “alın terime sahip çıkacağım” dedikçe, devlet sıkıyönetim ilan eder, olağanüstü mahkemeler kurar, işçi liderlerini tutuklar. 1979 sonunda, milyonlarca işçi açlık sınırının altında ücret alırken, holding sahiplerinin servetleri katlanır. Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Çukurova gibi holdingler dönemin en büyük karlarını açıklar. Bu asimetri, “çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusunu bir devrim sloganına dönüştürür. İşçi artık sormaktadır: Kazancım nerede? Benim terimle sen nasıl zengin oluyorsun?

Bölüm 5: “Eşek Olmama”nın Ontolojisi – İşçi ve Köylü Kimliğinde Direniş Bilinci

Bu bölümde, dönemin işçi ve köylülerinin zihninde gelişen direniş bilincini, “eşek olmama” iradesini analiz edeceğiz.

5.1. Köylüde Direniş Bilinci: Toprak İşgalleri

Toprak işgalleri, 1960’ların sonunda başlar. 1968-69 yıllarında Manisa, Adana, Mersin, Samsun, Muş, Ağrı, Urfa’da topraksız köylüler tarafından toprak işgalleri gerçekleştirilir. Devrimci öğrenciler (Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin İnan ve arkadaşları) köylere gider, köylüleri örgütler, teorik bilgi ile köylü pratiğini birleştirir. Mahir Çayan’ın “Köylülerle bütünleşme” tezi, işte bu toprak işgallerine yol gösterir. Toprak işgali yapan köylü, artık sırtına vurulan yükü sessizce taşıyan bir “eşek” değildir. Ağanın traktörünü, ağanın jandarmasını, ağanın toprağını sorgulayan, ona el koymaya çalışan bir “insan” olma mücadelesi vermektedir. Toprak işgalleri, devlet tarafından tanklarla, tazyikli suyla, kurşunla bastırılır. Ama o işgal ruhu, 1980’lere kadar köylerde bir umut olarak yaşar.

5.2. İşçide Sınıf Bilinci

İşçide direniş bilinci, sendika şubelerinde, fabrika kütüphanelerinde, işçi meclislerinde inşa edilir. Dönemin işçileri, Marx’ı, Lenin’i, Mao’yu, Che’yi okurlar. Ders kitapları gibi okudukları “Kapital”in ciltlerini birbirlerine ödünç verirler. İşçi sınıfı kendisini artık “Allah ne verdiyse” diyen kadere teslimiyetçi bir yığın olarak değil, maaş bordrosunu okuyan, artı-değeri hesap eden, patent hesabı yapan, üretim araçlarının mülkiyetini sorgulayan politik bir özne olarak tanımlar. “Eşek olmamak” işte burada başlar: Patronun “asgari ücret yasaldır” sözüne karşı, “asgari ücret açlık sınırının altındaysa yasal olsa da gayri ahlakidir” diyen bilinçtir. 1970’lerin Türkiyesi’nde bir tekstil işçisinin veya bir maden işçisinin ağzından düşmeyen “artı değer” kavramı, işte bu sınıf bilincinin eseridir.

5.3. Ortak Payda ve Düşman: Çalan Hırsız

İşçi ve köylünün ortak paydası, çalışmayarak kazanan düşmandır. Düşman, rantiyedir, tefecidir, mülk sahibidir, ağadır, patron, holdingdir. İşte “çalan hırsız” tam olarak budur. Çalışmayarak, üreterek değil, sömürerek, başkasının terini gasp ederek zenginleşen. Dönemin en popüler işçi şarkılarından birinde der ki: “Ben işçiyim, sendikayım, patrona düşmanım / Çalmazsam olmaz, vurmazsam olmaz / Ben hakkımı alın terimden sorarım”. İşte bu bilinç, 1970’ler Türkiyesi’nde milyonlarca işçi ve köylünün ortak bilincidir.

Bölüm 6: Sonuç – Alın Teri Hala Damlıyor ama Eşekler de Hala Var

1959-1979 yılları, emeğin insanı hayvandan ayırdığının en somut, en kanıtlanabilir, en belgesel olduğu, ama aynı zamanda sistemin insanı eşeğe dönüştürmek için tüm aygıtlarıyla çalıştığı yıllardır. 12 Eylül 1980 askeri darbesi, bu “eşek olmama” direnişini vahşice ezmiştir. DİSK, TİP, devrimci sendikalar, köylü dernekleri, toprak işgali komiteleri kapatılmış, liderleri asılmış ya da hapse atılmıştır. Ama bu makalenin yazıldığı 2025 yılına baktığımızda ne görmekteyiz? Hala milyonlarca işçi asgari ücretle geçinmeye çalışıyor, hala taşeron işçilik denen bir yabancılaşma biçimi yaygın, hala tarım işçileri mevsimlik olarak Çukurova’da, Ege’de pamuk topluyor, hala çocuk işçiler var, hala patronlar yıllık raporlarında rekor kar açıklarken işçilere zam yapmıyorlar. “Çalan hırsız” biraz daha sofistike bir kılığa bürünmüş durumda: Artık açıktan “artı-değer” denmiyor, ama “karlılık”, “hissedara değer”, “küresel rekabet” gibi sözcüklerle aynı gasp devam ediyor.

Peki bugün bu makalenin başındaki o radikal söz geçerli midir? “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir.” Neoliberal dönemde bireyselleşen, güvencesizleşen, dijital platformlarda çalışan işçi (kurye, şoför, çağrı merkezi çalışanı, taşeron işçi) yeniden yabancılaşmıştır. Sendikasız çalışan, hakkını sormayan, “ne yapabilirim ki” diyen milyonlar vardır. Onlar hala “eşek” midir? Bu makalenin cevabı şudur: Hayır, eşek olan, onları o duruma sokan sistemdir. Ama bir uyarı da eklemek durumundayız: Sisteme rağmen örgütlenmeyen, emeğinin değerini bilmeyen, “ben ne yapabilirim ki” diyen birey, zincirlerini kucaklayan bir eşeğe dönüşmeye mahkumdur. Çünkü insan, sadece ter döken değil, terini sahiplenendir.

Sonuç olarak, 1959-1979 işçi ve köylüsü, “çalışan insan” olmanın ne demek olduğunu bedelleriyle yazmıştır. Onlar, terlerini akıtarak bu ülkeyi kuran, fabrikaları işleten, tarlaları süren, demir yolları döşeyen, barajları inşa edenlerdir. Onlar “eşek değil”, onlar direnen insandır. Ama o direncin meyveleri, bugün hala birileri tarafından “çalınmaktadır”. O halde soru, 45 yıl sonra hala aynıdır:

Sen, çalışan insan mısın, yoksa çalan hırsız mı? Alnının terini, emeğinin karşılığını istemekten vazgeçme. Kendini taşıttırma. Örgütlen. Dayanış. Sor: Benim terim nerede? Emeğine sahip çık, eşek olma!

Ek: Dönemin Önemli Grev ve İşgal Hareketlerinden Kısa Bir Liste 

  • Paşabahçe Cam Fabrikası Grevi (1976): 61 gün süren grev, ücretlerde ciddi artış sağlandı. Direniş sonrası işçilerin bir kısmı işten atıldı.

  • İzmir Demir Çelik Fabrikası İşgali (1977): İşçiler ücretlerin düşüklüğünü protesto etti, fabrikayı işgal etti. Jandarma müdahale etti, 20’den fazla işçi yaralandı.

  • Karabük Demir Çelik Grevi (1978): Türkiye’nin en büyük ağır sanayi grevi. 70 gün sürdü. İşçiler kazandı, ama grev sonrası 12 Eylül’e giden süreçte sendikalar baskı altına alındı.

  • Manisa-Turgutlu Toprak İşgalleri (1969-70): Topraksız köylüler, ağaların topraklarını işgal etti. Devlet karşılığında 27 köylü tutuklandı, 5’i mahkum oldu.

  • Fatsa (Ordu) Deneyimi (1979): Devrimci Fatsa, Fatsa’da halkın kendi kendini yönettiği, toprağın işleneceği ve ürünün halka dağıtılacağı bir model denedi. 1979 sonunda Fatsa’ya asker gönderildi.

Kaynakça

  1. Ahmet Makal, *Türkiye’de Çalışma Tarihi (1839-2000)*, İmge Kitabevi, 2007.

  2. Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayınları, 1989.

  3. Korkut Boratav, *Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009*, İmge Kitabevi, 2014.

  4. Mete Gülsoy, *15-16 Haziran: Türkiye’nin En Büyük İşçi Direnişi*, TÜSTAV Yayınları, 2010.

  5. DİSK Arşivleri (1967-1980), Tarih Vakfı Arşivi.

  6. Tanıl Bora, Köylülüğün Tarihi, İletişim Yayınları, 2019.

  7. E.P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2017.

  8. James C. Scott, Hakimiyet ve Direniş Sanatları, çev. Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 2007.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...