Giriş
“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan, emeğine sahip çık, eşek olma.”
Bu sözler, yalnızca bir ahlaki öğüt değil, aynı zamanda derin bir tarihsel ve toplumsal gerçeğin ifadesidir. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özelliklerden biri, emeğiyle doğayı ve toplumu dönüştürebilmesidir. Ancak emeğin karşılığını alamamak, alın terinin başkası tarafından sömürülmesi, tarih boyunca milyonlarca insanın kaderi olmuştur. “Eşek olmamak” için insanın, kendi emeğine sahip çıkması, hakkını araması ve alın terinin hakkını teslim alması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları olan 1923-1938 dönemi, bu bağlamda son derece önemli bir geçiş sürecidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerine kurulan yeni devlet, büyük ölçüde tarıma dayalı bir ekonomiyi miras almıştı. Nüfusun yüzde seksenini köylüler oluşturuyor, sanayi işçileri ise henüz emekleme aşamasında olan birkaç fabrikada çalışıyordu. Bu dönemde işçi ve köylü yığınların alın terine sahip çıkma mücadelesi, hem devletin emek politikaları hem de toplumsal muhalefet hareketleri açısından zengin bir tarihsel malzeme sunar.
Bu makale, 1923-1938 yılları arasında Türkiye’de işçi ve köylülerin emek mücadelesini, alın terinin sömürülmesine karşı verdikleri hak arama savaşımını ve devletin bu süreçteki politikalarını kapsamlı bir şekilde ele alacaktır. Amaç, “çalışan insan” ile “çalan hırsız” arasındaki ayrımın tarihsel somutluğunu ortaya koymak ve emeğine sahip çıkanların nasıl insan onuruna yakışır bir yaşam mücadelesi verdiğini belgelerle göstermektir.
Birinci Bölüm: Osmanlı Mirasında Emek ve Sömürü
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te devraldığı ekonomik yapı, yüzyıllardır süregelen bir sömürü düzeninin ürünüydü. Osmanlı İmparatorluğu’nda köylü, toprağın işlenmesinde en temel üretici güç olmasına rağmen, ürettiğinin büyük kısmını aşar vergisi, angarya ve çeşitli yükümlülüklerle toprak ağalarına ve devlete vermek zorundaydı. “Alın teri” kavramı bu bağlamda tam anlamıyla bir ironiydi: Köylü alın teri döküyor, ancak bu terin meyvelerine sahip çıkamıyordu.
Sanayi alanında ise durum daha vahimdi. 19. yüzyılda başlayan sanayileşme çabaları yetersiz kalmış, İstanbul, İzmir, Bursa ve Adana’daki birkaç küçük fabrika dışında ciddi bir sanayi altyapısı oluşamamıştı. Bu fabrikalarda çalışan işçiler, 12 ila 14 saatlik çalışma günlerine, düşük ücretlere ve güvencesiz koşullara mahkûm edilmişlerdi. İş kazaları, meslek hastalıkları, işveren keyfiliği sıradandı. Sendikalar neredeyse yoktu, grev hakkı tanınmıyor, işçiler her türlü örgütlenme girişiminde devlet şiddetiyle karşılaşıyordu.
Bu tablo, Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan yeni cumhuriyetin çözmesi gereken en acil sorunların başında geliyordu. Mustafa Kemal Atatürk ve kadroları, ekonomik bağımsızlığın ancak emeğe dayalı bir kalkınmayla mümkün olacağının farkındaydılar. Ancak bu farkındalık ile hayata geçirilen politikalar arasında önemli çelişkiler de vardı.
İkinci Bölüm: İzmir İktisat Kongresi ve Emek Talepleri
Cumhuriyetin ekonomik politikalarının temeli, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihlerinde toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde atılmıştır. Bu kongre, Türkiye’nin kurtuluştan sonra nasıl bir ekonomik yapılanmaya gideceğini belirlemesi açısından büyük önem taşır. Kongreye çiftçiler, işçiler, tüccarlar ve sanayiciler olmak üzere dört ayrı grup katılmış, her grup kendi taleplerini dile getirmiştir.
İşçi grubunun talepleri, dönemin emek koşullarının ne kadar ağır olduğunu gözler önüne sermektedir. İşçiler şunları istiyordu: Sekiz saatlik iş günü, hafta tatili, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri, kadın ve çocuk işçilerin korunması, işçi sigortalarının kurulması, sendika kurma hakkı ve grev hakkı. Bu talepler, günümüzde temel haklar olarak kabul edilen taleplerdir; ancak 1923 Türkiye’sinde devrim niteliğindeydiler.
Çiftçi grubu da benzer şekilde ağır vergi yüküne dikkat çekiyordu. Aşar vergisinin kaldırılması talebi, kongrenin en önemli çıkışlarından biri olmuştur. Nitekim 1925 yılında aşar kaldırılmış, köylü bir nebze rahatlamıştır. Ancak aşarın kaldırılması, toprak ağalığı sistemini ortadan kaldırmamış; köylü hâlâ ağaların, tefecilerin ve toprak sahiplerinin sömürüsü altında ezilmeye devam etmiştir.
Kongrenin en çarpıcı yanı, tüm grupların “Millî İktisat” vurgusu yapmasına rağmen, işçi ve köylü taleplerinin büyük ölçüde sembolik düzeyde kalmasıdır. Sanayiciler ve tüccarlar, devletin teşviklerinden ve korumacı politikalarından yararlanırken, işçi ve köylünün somut kazanımları sınırlı olmuştur. Bu durum, “alın terine sahip çıkma” mücadelesinin henüz başlangıç aşamasında olduğunu göstermektedir.
Üçüncü Bölüm: 1920’li Yıllarda İşçilerin Durumu
İzmir İktisat Kongresi’nin ardından, işçi sınıfının beklentileri yükselmişti. Ancak 1920’li yılların ortalarından itibaren siyasal ortam giderek sertleşmiş, 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif sesler büyük ölçüde susturulmuştur. Bu kanun, sendikal faaliyetleri de hedef almış, işçilerin örgütlenme çabalarını büyük ölçüde engellemiştir.
Bu dönemde Türkiye’de sanayi işçisi sayısı oldukça düşüktü. 1927 nüfus sayımına göre, toplam 13,6 milyonluk nüfusun yalnızca 298.000’i sanayi sektöründe çalışıyordu. Bu işçilerin büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana ve Zonguldak’ta toplanmıştı. Zonguldak maden işçileri, bu dönemin en ağır koşullarda çalışan kesimini oluşturuyordu. Taş kömürü ocaklarında günde 12 saat çalışan işçiler, yerin yüzlerce metre altında, yangın gazı, göçük ve su baskınları tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ücretleri ise geçimlerini zorlaştıracak kadar düşüktü.
Dokuma, sigara, un ve deri gibi hafif sanayi kollarında çalışan işçilerin durumu da pek farklı değildi. Özellikle kadın ve çocuk işçiler, erkek işçilerin ücretinin yarısına hatta üçte birine çalıştırılıyordu. Sağlık koşulları neredeyse yoktu; bir işçi hastalandığında işini kaybediyor, tedavi masraflarını karşılayamıyordu. İş kazaları sık yaşanıyor, kaza sonrası işçiye herhangi bir tazminat ödenmiyordu.
İşte bu koşullar altında, “çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu özel bir anlam kazanıyordu. İşçi, alın teriyle üretime katkıda bulunuyor, ancak ürettiği değerin çok küçük bir kısmını alabiliyordu. Geri kalanını işveren – yani bir anlamda “çalan” – alıyordu. Emeğine sahip çıkamayan işçi, bu düzen içinde ezilmeye, “eşek” yerine konulmaya mahkûm ediliyordu.
Dördüncü Bölüm: Köylünün Kaderi ve Toprak Reformu Tartışmaları
İşçiler kadar olmasa da, köylüler de en az onlar kadar sömürülüyordu. Türkiye’nin 1920’li ve 1930’lu yıllarda tarımda yarı-feodal bir yapı hâkimdi. Toprakların büyük kısmı az sayıda toprak ağasının, aşiret reisinin veya vakıfların elindeydi. Köylülerin çoğu, toprağı olmayan veya yeterli toprağı bulunmayan maraba (ortakçı), kiracı veya ırgattı. Ürettikleri ürünün yüzde 25 ila 50’sini toprak sahibine vermek zorundaydılar. Ayrıca devlete de çeşitli vergiler ödüyorlardı.
Aşar vergisinin 1925’te kaldırılması önemli bir adımdı; ancak bu verginin yerine başka dolaylı vergiler kondu. Tuz, şeker, gaz yağı gibi temel tüketim maddelerinden alınan vergiler, köylüyü daha da fakirleştirdi. Ayrıca köylü, kredi bulmakta büyük zorluk çekiyordu. Ziraat Bankası’nın kredileri yetersizdi ve genellikle büyük toprak sahiplerine gidiyordu. Küçük köylü, tohum, gübre, hayvan almak için tefecilere başvurmak zorunda kalıyordu. Tefeciler ise yüzde yüzü bulan faiz oranlarıyla köylüyü adeta kan emiyordu.
1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, Türk köylüsünü derinden sarstı. Dünya piyasalarında tarım fiyatları çöktü. Buğday, tütün, incir, üzüm, pamuk gibi ihraç ürünlerinin fiyatları yarı yarıya düştü. Köylü, bir yıl boyunca alın teriyle ürettiği ürünü neredeyse hiçbir şeye satamaz hale geldi. Borçlarını ödeyemeyen binlerce köylü, toprağını kaybetti veya daha ağır koşullarda çalışmaya mahkûm oldu.
İşte bu noktada, “alın terine sahip çıkmak” kavramı köylü için somut bir anlam taşıyordu. Köylü, alın terinin karşılığını alamadığında, açlık ve yoksullukla yüzleşiyordu. Emeğine sahip çıkamadığında, toprağını, hayvanını, aletlerini kaybediyor, toprak ağasının veya tefecinin insafına kalıyordu. Hak aramadığında ise sessizce ezilmeye mahkûm oluyordu. “Eşek olmamak” için köylünün de sesini yükseltmesi, örgütlenmesi, hakkını araması gerekiyordu.
Beşinci Bölüm: 1930’lu Yıllarda Devletçilik Politikası ve İşçi Hakları
1930’lu yıllar, Türkiye’de emek politikaları açısından önemli değişimlere sahne oldu. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın yıkıcı etkileri, liberal ekonomi politikalarının iflasını göstermişti. Türkiye, bu bunalımdan çıkış yolunu “devletçilik” ilkesinde buldu. 1930’lu yılların ortalarından itibaren devlet, ekonomide daha aktif bir rol üstlenmeye başladı.
Devletçilik politikasının en somut göstergelerinden biri, birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (1934-1938) uygulanmasıydı. Bu planla birlikte Sümerbank, Etibank, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu gibi devlet iktisadi teşebbüsleri kuruldu. Bu kuruluşlar, sadece üretim yapmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma koşulları açısından da özel sektöre örnek olmayı hedefliyordu. Sümerbank fabrikalarında günde 8 saat çalışma, hafta tatili, işçi yemekhaneleri, işçi konutları, dispanserler ve kreşler gibi olanaklar sağlanmaya çalışılıyordu.
Devletçilik döneminin en önemli kazanımı, 1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu’dur. Bu kanun, Türkiye’nin modern anlamda ilk iş kanunudur ve günümüz iş hukukunun temelini oluşturmuştur. Kanun, 50 işçiden fazla çalıştıran işyerlerini kapsamına alıyordu. İşçilere şu hakları tanıyordu: Haftada en fazla 48 saat çalışma (fazla mesai sınırlaması), hafta tatili, genel tatillerde ücretli izin, kadın işçilere doğum öncesi ve sonrası izin, 12 yaşından küçük çocukların çalıştırılmaması, 12-16 yaş arası çocuk işçilerin çalışma sürelerinin sınırlandırılması.
Ancak bu kanunun önemli eksiklikleri de vardı. Sendika kurma hakkı ve grev hakkı kanunda yer almamıştı. İşveren, hâlâ işçiyi “geçerli neden” göstermeksizin işten çıkarabiliyordu. Tarım işçileri, ev hizmetlileri, gemiciler gibi birçok işçi grubu kanun kapsamı dışında bırakılmıştı. Ayrıca kanunun uygulanması konusunda ciddi sorunlar yaşanıyordu; özellikle özel sektörde çalışma koşulları hâlâ içler acısıydı.
Bütün bu eksikliklere rağmen, 1936 İş Kanunu, “alın terine sahip çıkma” yolunda önemli bir adımdır. İşçi, artık devletin kendisini tamamen korumasız bırakmadığını görmüştür. Kanunun getirdiği haklar, işçinin emeğinin değerini kısmen de olsa teslim etmekte ve işçiyi insan onuruna yakışır bir şekilde yaşama olanağı sunmaktadır. Elbette bu hakların genişletilmesi ve her işçiyi kapsaması için daha yıllarca sürecek bir mücadele gerekecektir.
Altıncı Bölüm: Emeğine Sahip Çıkanlar: İşçi ve Köylü Direnme Örnekleri
Tüm baskılara ve yasal kısıtlamalara rağmen, 1923-1938 döneminde işçi ve köylüler alın terine sahip çıkmak için mücadele etmişlerdir. Bu mücadelelerin büyük çoğunluğu kısa ömürlü ve bastırılmış olsa da, emek tarihi açısından büyük önem taşırlar.
En bilinen direniş örneklerinden biri, 1930’lu yılların başında Zonguldak maden işçilerinin yaptığı grevlerdir. Maden işçileri, düşen ücretlere, artan iş kazalarına ve kötü çalışma koşullarına karşı kendiliğinden grevlere başvurmuşlardır. Bu grevlerin en önemlisi 1937 yılında yaşanmıştır. Kozlu ocağında başlayan grev, kısa sürede diğer ocaklara da yayılmış, binlerce maden işçisi yeraltından çıkmayı reddetmiştir. Hükümet, olayı bastırmak için jandarma göndermiş, grevin liderleri tutuklanmıştır. Ancak işçilerin bu direnişi, bazı taleplerinin kısmen karşılanmasını sağlamıştır.
Yine bu dönemde, tütün işçileri, dokuma işçileri ve liman işçileri de çeşitli eylemler yapmışlardır. Bu eylemler genellikle ücret zammı, fazla mesai ücreti ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi gibi ekonomik talepler etrafında şekillenmiştir. Ancak işçiler, nadiren de olsa sendika ve grev hakkı gibi siyasal talepleri de dile getirmişlerdir.
Köylü direnişleri daha sessiz ve gizli olmuştur. Ağır vergiler, angarya yükümlülükleri ve toprak ağalarının baskısına karşı köylüler, genellikle bireysel eylemlerle veya kaçışla tepkilerini göstermişlerdir. Örneğin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, aşiret ağalarının baskısından kaçan köylüler, batı illerine göç ederek ırgatlık yapmışlardır. Bazı yörelerde ise köylüler, toprak ağalarına karşı gizli örgütlenmeler kurmuş, angarya yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddetmişlerdir.
Bu direnişlerin en önemli yanı, işçi ve köylülerin “eşek olmadıklarını”, alın terlerine sahip çıkacaklarını, haklarını arayacaklarını göstermeleridir. Her ne kadar bu mücadeleler genellikle bastırılmış olsa da, bir sonraki kuşaklara örnek oluşturmuş ve emek hareketinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Yedinci Bölüm: Dönemin Aydınları ve Emek Mücadelesi
1923-1938 döneminde işçi ve köylünün alın terine sahip çıkma mücadelesinde aydınların da önemli bir payı vardır. Her ne kadar Takrir-i Sükûn ve diğer baskıcı yasalar yüzünden birçok aydın susturulmuş olsa da, bazı aydınlar cesurca emekçilerin yanında yer almışlardır.
Bunların başında, dönemin ünlü yazar ve şairleri gelir. Nâzım Hikmet, 1930’lu yıllarda yazdığı şiirlerle işçi ve köylünün sorunlarını dile getirmiş, sömürü düzenini eleştirmiştir. “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” adlı oyunu, bir işçinin dramını sahneye taşımıştır. Nâzım Hikmet, bu nedenle defalarca yargılanmış, uzun yıllar hapis yatmıştır.
Sabahattin Ali ise, Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna gibi romanlarında Anadolu köylüsünün ve küçük burjuvazinin sorunlarını işlemiştir. Ancak asıl emek mücadelesine dair gözlemlerini “Yeni Dünya” ve “Sırça Köşk” hikâyelerinde yapmıştır. Sabahattin Ali, köylünün toprak ağaları ve devlet memurları tarafından nasıl ezildiğini çarpıcı bir dille anlatmıştır.
Behice Boran gibi sosyologlar ise, daha akademik bir dille köylülük ve işçi sınıfı araştırmaları yapmışlardır. Boran, Türkiye’de toprak ağalığı sistemini ve köylünün yoksulluğunu bilimsel olarak analiz etmiştir.
Bu aydınların ortak özelliği, “çalışan insan” ile “çalan hırsız” arasındaki ayrımı net bir şekilde yapmaları ve “çalışan insan”ın yanında yer almalarıdır. Onların eserleri, işçi ve köylünün alın terine sahip çıkma mücadelesine teorik ve kültürel bir zemin hazırlamıştır.
Sekizinci Bölüm: Sınırlılıklar ve Çelişkiler
Atatürk dönemi emek politikalarının sınırlılıklarını ve çelişkilerini de dürüstçe ele almak gerekir. Bir yandan devletçilik ve 1936 İş Kanunu ile emek korunmaya çalışılırken, diğer yandan işçi ve köylülerin örgütlenme özgürlüğü kısıtlanmış, sendikalar devlet kontrolünde tutulmuş, grev hakkı tanınmamıştır.
Türkiye’de 1930’lu yıllarda kurulan sendikalar, gerçek anlamda işçi örgütleri değil, devlet tarafından yönlendirilen “sarı sendikalardır”. Bu sendikalar, işçilerin haklarını savunmaktan çok, işveren ve devletle işbirliği yaparak iş barışını sağlamayı hedeflemiştir. İşçilerin kendi özgür sendikalarını kurmalarına izin verilmemiştir. Grev ise açıkça yasaktır. 1936 İş Kanunu’nda grev yasağı açıkça belirtilmiştir.
Ayrıca 1930’lu yılların sonlarına doğru, artan siyasal baskılar nedeniyle, komünizm suçlamasıyla birçok işçi ve aydın tutuklanmış, yargılanmış ve hapis cezalarına çarptırılmıştır. 1937-1938 yıllarında, özellikle Donanma Davası ve Harp Okulu Davası gibi davalarda, sosyalist düşünceleri savunan kişiler ağır cezalara mahkûm edilmiştir.
Bu çelişki, Atatürk dönemi devletçiliğinin temel bir paradoksudur: Devlet, ekonomik alanda işçiyi koruyucu adımlar atarken, siyasal alanda işçinin örgütlenme ve hak arama özgürlüğünü kısıtlamıştır. Bu paradoks, o dönemin otoriter yönetim anlayışından kaynaklanmaktadır. “Eşek olmamak” için hak aramak gerektiği fikri, ne yazık ki bu otoriter ortamda hayata geçirilememiştir.
Dokuzuncu Bölüm: 1938’e Gelirken: Kazanımlar ve Eksikler
1938 yılına gelindiğinde, işçi ve köylü açısından duruma baktığımızda hem önemli kazanımlar hem de büyük eksiklikler görmekteyiz.
Kazanımlar şunlardır: Aşar vergisinin kaldırılması (1925), devletçi sanayileşme ile birlikte işçi haklarında yasal standartların oluşturulması, 1936 İş Kanunu ile çalışma sürelerinin sınırlandırılması, kadın ve çocuk işçilerin korunması, Sümerbank gibi devlet tesislerinde örnek uygulamaların hayata geçirilmesi. Ayrıca 1937’de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun çıkması (her ne kadar uygulaması sınırlı kalsa da) önemli bir adımdır.
Eksiklikler ise şunlardır: Sendika kurma ve grev hakkının olmaması, tarım işçilerinin büyük ölçüde korumasız bırakılması, özel sektör işçilerinin koşullarının hâlâ çok kötü olması, toprak reformunun tam olarak gerçekleştirilememesi, köylünün tefecilik ve toprak ağalığı sorununun devam etmesi, siyasal baskı ortamının işçi ve köylü örgütlenmesini engellemesi.
Daha da önemlisi, “alın terine sahip çıkma” bilincinin toplumda henüz yeterince gelişmemiş olmasıdır. İşçi ve köylülerin büyük kısmı, içinde bulundukları sömürü düzenini doğal ve kaçınılmaz görmekte, haklarını aramaktan çekinmektedir. “Eşek olmama” bilincinin yerleşmesi, daha yıllar alacaktır.
Onuncu Bölüm: Sonuç ve Değerlendirme: Emeğine Sahip Çıkmak İnsan Olmaktır
1923-1938 döneminde Türkiye’de işçi ve köylünün alın terine sahip çıkma mücadelesini incelediğimizde, hem umut verici hem de hüzünlü bir tablo çıkmaktadır. Umut verici olan, cumhuriyetin kurucu kadrolarının bir ölçüde emeğin korunması gerektiğini kabul etmeleri ve bu yönde adımlar atmalarıdır. 1936 İş Kanunu, devletçi sanayi kuruluşları ve aşarın kaldırılması, alın terinin biraz olsun değer görmesini sağlamıştır.
Hüzünlü olan ise, bütün bu adımların yetersiz kalması, işçi ve köylülerin gerçek anlamda örgütlenme ve hak arama özgürlüğüne kavuşamamasıdır. Sendika hakkı ve grev hakkı tanınmadıkça, siyasal baskılar sürdükçe, işçi ve köylü “eşek olmamak” için mücadele etse de, bu mücadele sınırlı kalmıştır.
Bununla birlikte, bu dönem sonraki emek hareketleri için bir başlangıç, bir ilk adımdır. 1940’lı yıllarda özellikle Köy Enstitüleri ile köylü çocukları eğitim ve aydınlanma olanağı bulmuş; 1946’da çok partili hayata geçişle birlikte sendikalaşma ve grev hakkı yönünde önemli adımlar atılmıştır. 1960’lı yıllarda ise Türkiye işçi sınıfı, tarihinin en güçlü mücadelelerini vermiştir.
Peki, tüm bu tarihsel deneyimden bugün ne ders almalıyız? Her şeyden önce, “alın terine sahip çıkmayan eşektir” sözünün her zamankinden daha güncel olduğunu bilmeliyiz. Günümüz Türkiye’sinde de milyonlarca işçi ve köylü, alın terinin karşılığını alamamaktadır. Taşeron çalışma, güvencesiz istihdam, düşük ücretler, ağır çalışma koşulları, sendikasız çalışma hâlâ yaygındır. Tarımda ise yoksulluk, göç ve toprak mülkiyeti sorunu devam etmektedir.
“Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu da geçerliliğini korumaktadır. Hâlâ emek sömürüldükçe, hâlâ üretilen değerin çoğunu azınlık bir grup alırken, çoğunluk yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm edildikçe, bu soruyu sormak zorundayız.
Son olarak, 1923-1938 döneminin temel mesajı şudur: İnsan olmak, alın teriyle kazanmak, emeğine sahip çıkmak ve hakkını aramakla mümkündür. Hakkını aramayan, emeğine sahip çıkmayan, başkasının malına göz diken ve haksız kazanç peşinde koşan ister istemez “eşek” olmaya mahkûmdur. Çalışan insanın onuru, emeğine sahip çıkmaktan, hakkını aramaktan geçer. Bu, Atatürk döneminde olduğu gibi bugün de böyledir ve yarın da böyle olacaktır.
Alın teri kutsaldır. Emeğe saygı, insan onurunun vazgeçilmez bir parçasıdır. Ve unutmayalım: Emeğine sahip çıkmayan, bir gün her şeyini kaybeder. Çünkü emek olmadan ne ekmek olur, ne aş olur, ne de özgürlük. Emeğine sahip çık, insan kal, eşek olma.
Kaynakça
3008 Sayılı İş Kanunu (1936), T.C. Resmî Gazete.
Afet İnan, *Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Sanayi Planı 1934-1938*, Ankara, 1972.
Ahmed Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, İstanbul, 1945.
Behice Boran, Toplumsal Yapı Araştırmaları, Ankara, 1975.
Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İstanbul, 1989.
Gülten Kazgan, Türkiye Ekonomisinde Krizler ve Devlet, İstanbul, 1990.
İlhan Tekeli ve Selim İlkin, 1929 Dünya Buhranında Türkiye’nin İktisadi Politikası, Ankara, 1977.
İzmir İktisat Kongresi Zabıtları (1923), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri.
Korkut Boratav, *Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009*, Ankara, 2010.
Nâzım Hikmet, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, İstanbul, 1932.
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 1973.
Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, İstanbul, 1937.
Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, İstanbul, 2014.
Tevfik Çavdar, Türkiye’de Sendikacılık, Ankara, 1973.
Yakup Kepenek ve Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, İstanbul, 2000.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder