Giriş: İnsanın Tarifindeki Sonsuzluk
Bir gün düşündüm: İnsan dediğimiz varlık, acaba hangi sıfatların, hangi erdemlerin ucuca eklenmesiyle “insan” sayılır? Acaba biyolojik bir tür olarak doğmak, iki gözü, iki kulağı ve dikine yürüyen bir iskeleti taşımak yeterli midir? Yoksa insan, yeryüzünde henüz tamamlanmamış, her gün biraz daha inşa edilmesi gereken bir varlık mıdır? Ne güzel ifade etmiş kadim bilgeler: “Akla, mantığa, bilime, fenne yakın olana insan denilir.” Akıl; aydınlığa çıkan yoldur. Mantık; düşüncede tutarlılıktır. Bilim ve fen; yanlıştan dönmeyi, yeniye açılmayı öğreten pusuladır. Sadece inanmak yetmez, sorgulamak gerekir. Sadece duymak yetmez, anlamak gerekir. Anlamak ise insanın en zorlu ibadetidir.
Bugün size, bir makale bahçesinde, insanlık hallerimizi, doğru bildiğimiz yanlışları, alınteri ile haram lokmayı birbirinden ayıran görünmez sınırları, bir devlet hayalini ve bir gencin omuzlarına yüklenen gelecek endişesini anlatacağım. Kelimelerin her biri, yüreğimden süzülen bir damla olsun. Çünkü bu mesele, sadece bir siyasi bildiri değil, canlı etten bir insan hikâyesidir.
İnsanlığın Yedi Kapısı
İnsan denilir, ama her beden taşıyan insanlık tacını giyemez. Bir gece vakti eline bir taş düşse, yaralanan ayağına bakıp “Taş suçlu” diyen ile “Ben yanlış yolda yürüdüm” diyen arasında dağlar kadar fark vardır. “Ayağına taş dolansa, suçu taşta değil kendinde bulana insan denilir.” Ne kadar zor bir erdemdir bu! Kendini sorgulamak, özeleştiri yapmak, suçu dışarıda değil içeride aramak… Modern dünyanın insanı neredeyse tam tersini yapıyor: başarısını kendine, yenilgisini sisteme, hırsızlığını kaderine, yalanını mecburiyete yazıyor.
Sonra ikinci kapıda bizi başka bir çıplak hakikat bekler: “Sevgi, merhamet, vicdan, ahlak sahibi olana insan denilir.” Bugün bir ekran başında, elleriyle bir çocuğun ekmeğini elinden alan bir müessesenin imza sahibi, aynı elleriyle sabah namazında dua edebiliyor. Nasıl oluyor bu? Çünkü vicdan, fiilen kullanılmadığında körelen bir kastır. Merhamet, işlemediği takdirde paslanan bir mekanizmadır. İnsan, merhametini sadece kendi kanından gördüğünde cemaatleşmekle kalmıyor, aynı merhameti bir diğerinin üzerinden çalıyor. Gerçek insan ise sevgisini ırka, dine, mezhebe, hatta türe indirgemeyendir. Bir kedinin açlığına üzülmeyen, bir işçinin terine saygı duymayan, bir mültecinin kederini anlamayan, ne kadar çok ibadet ederse etsin, çölde heykel diken putperest gibidir.
Üçüncü kapı haktır, hukuktur, adalettir, rızalıktır. “Hak, hukuk, adalet, rızalık yolunda olana insan denilir.” Peki ya bu yolda hiç yürümeyen, sadece kendi rızasını dayatan, kendi haklarını evrensel kılan, başkasının hukukunu bir kağıt parçası görenler? Onlar insanın şeklini taşır ama suretini değil. Rızalık yolunda olmak; sevmek kadar terk etmesini de bilmek, almak kadar vermesini de, buyurmak kadar dinlemesini de. Bir düşünelim: İmam hatipliler ile mühendisler arasında yapay bir savaş yaratmak, Alevi ile Sünni arasına kadim bir nefret tohumu ekmek, Türk ile Kürt çocuğunu aynı sıraya oturtamamak… Bütün bunlar, insan olma yolunun dışında kalan vahşetin ta kendisidir.
Dördüncü kapı belki en zor olanıdır: “Döktüğünü doldurana, ağlattığını güldürene, yıktığını yapana, verdiği zararı tazmin edene insan denilir.” Bu kapıdan geçmeyen her insan, sadece bir tahribat makinesidir. Günümüzde dökülen her şey dökülüyor, ama dolduran yok. Ağlatılan analar var, ama güldüren toprak oluyor. Yıkılan hayatlar var, ama yapan bir başkası çıkıyor. Zarar verildiğinde tazmin etmek ise yalnızca parayla değil, özürle, yüzleşmeyle, onarmakla olur. İnsanoğlu, ekolojik yıkımdan savaşlara, mobbingden çocuk işçiliğe kadar bir zarar silsilesinin içinde yüzerken, tazmin edenlerin sayısı, zarar verenlerin yanında cüce kalır.
Beşinci kapı edep kapısıdır: “Elini yanlış cebe atma, yanlış yatağa girme, yanlış eve adım atma. Elini, belini, diline hakim ol.” Bugün medeniyet denilen şeyin özü, aslında bu üç kelimelik ahlak ilminde gizli: el, bel, dil. El: çalan el, haksız kazanan parmak, rüşvetle kirlenen avuç, emeği sömüren bilek. Bel: namussuz ilişki, haram temas, sınır tanımaz arzu. Dil: yalan, iftira, ayırımcı söz, kışkırtıcı nutuk, kin kusan cümleler. Kim bu üç uzvunu terbiye ederse, o bir şehir inşa eder. Kim edemezse, o bir virüs gibi yayılır.
Ve son soru: “Çalışan insan mısın, yoksa çalan hırsız mısın?” Çalışmak, sadece bir mesai saati değildir. Çalışmak; üretmek, dönüştürmek, ekmeğini taştan çıkarmak, alnının teriyle helal kazanç peşinde koşmaktır. Hırsızlık ise sadece bir mal aşırmak değil; bir fikri çalmak, bir emeği gasp etmek, bir gencin geleceğini içtiği kahvenin buğusunda eritmek, toplumun güven duygusunu kökünden kesmektir. İnsan, çalışarak insandır. Çalan ise bin yıl maskeyle gezse de, bir sabah elinde çalıntı cüzdanla uyanan bir hayaletten farksızdır.
Devlet Modeli ve Parçalanmış Ruhlar
“Irk, dil, din, mezhepler üzerinden parçalanmış Lübnan modeli devlet istemiyorum.” Neden? Çünkü böyle bir devlet, insanları önce etiketlere ayırır, sonra bu etiketleri jilet gibi keskinleştirir. Lübnan’da bir başbakanın Hristiyan mı, Müslüman mı olduğu, ülkenin savaşa girip girmeyeceğini belirler. Irak’ta ise “isimler üzerinden parçalanmış model” aynı trajediyi besler: Kerkük’te bir çocuğun adı Muhammed ise bir hastaneye, Aram ise bir başka hastaneye yönlendirilir. Adalet değil, kimlik coğrafyası hâkim olur.
Ben böyle bir devlet istemiyorum. Çünkü ben insanın önce “insan” olduğu bir devlet istiyorum. İnsan haklarının, yurttaşlık haklarının, demokratik hakların, özgürlüklerin siyasetin temel malzemesi olduğu, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti… Laiklik: inanç ile devlet işlerini ayıran, ama inançsızlığı da inancı da aynı mesafede koruyan bir çatıdır. Demokratik: halkın kendini yönetme iradesine saygı duyan, sandığı alay konusu değil, kutsal bir araç olarak görendir. Sosyal hukuk devleti: zengin ile fakir, şirket sahibi ile mevsimlik işçi, emekli ile stajyer arasında adaleti sağlamayı devletin asli görevi bilendir. Öyle bir devlet ki, bir gencin alınteriyle hayatını kurmasının önündeki engelleri kaldırsın, sadece kanun yapmakla yetinmeyip bu kanunların canını koruyacak müfettişleri, hakimleri, vicdanlı memurları yetiştirsin.
Bugün maalesef çok uzaktayız bundan. Bazı devletler, kimlikler üzerinden rant devşirir. Bazıları ise sadece güçlünün yanında durur. Ben ise tam burada, Yunus Emre’nin “yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü” dediği nokta ile Kant’ın “öyle davran ki, insanlığa kendi şahsında ve başkasının şahsında hep amaç olarak davran, asla araç olarak değil” dediği noktayı birleştiren bir devlet hayal ediyorum. Bu hayal, ütopik değil; aksine yeryüzünde tecrübe edilmiş en medeni varoluş biçimidir.
Gençlik, Emek ve 60 Bin Liralı Rüya
“Vücut bütünlüğü, sağlık, gençlik nimettir.” Bu cümleyi derin derin düşünmek gerek. Gençlik, yalnızca enerji değil, aynı zamanda kırılganlıktır. Genç bir beden, sabaha kadar çalışabilir, iki işte koşabilir, beton taşıyabilir, geceleri ders çalışabilir. Ama aynı beden, uykusuzluktan, işsizlikten, umutsuzluktan ilk önce o çöker. Gençlikte sağlığını kaybeden biri, emeklilikte 60 bin lira alsa ne yazar? O parayı sağlıksız bir vücutla nerede harcayacak? Dolayısıyla nimet dediğimiz şeyi doğru tüketmek, sadece bireysel bir tercih değil; devletin genci koruma yükümlülüğüdür.
Gelelim şu ünlü önermeye: “Gençlikte çalışırsın, ev araba alırsın, evlenirsin, çocuk yaparsın, çocuklarına gelecek tesis edersin, primini tavandan yatırırsın, 60 bin TL emekli maaşı alırsın, geleceğe yatırım yaparsın, yaşlılıkta rahat edersin.” Bu cümle, bir zamanlar bu topraklarda yaşanmış ve mümkün görülen bir projeydi. Peki bugün? Asgari ücretle çalışan bir genç, sabah 7’de işe gidip akşam 7’de gelse, ay sonunda eline geçen para, bir evin kirasını, bir arabanın taksidini, bir çocuğun okul masrafını nasıl karşılasın? İstatistikler acıdır: 2025 yılında Türkiye’de asgari ücretin alım gücü, 2010’daki asgari ücretin alım gücünün yarısına düşmüştür. Yani daha çok çalışıp daha az ev geçindiren bir gençlik var.
“Alınteri dökerek, emek harcayarak asgari ücretle çalışan bir genç kendine gelecek tesis edebilir mi?” Cevap: sadece alınteri ve emek yetmez, adaletli bir sistem ve fırsat eşitliği de gerekir. Çünkü alınteri kutsaldır, ama alınteri enflasyon karşısında eriyorsa, o terin buğusu göz yaşına dönüşür. Bir genç, eğer devlet tarafından korunuyorsa, eğitim hakkı engellenmiyorsa, sağlık hizmetlerine ulaşabiliyorsa, adil vergi sistemi altında ezilmiyorsa, iş güvencesine sahipse, işte o zaman alınteriyle geleceğini kurabilir. Aksi halde, alınteri, sömürüye dönüşen bir kaynaktır.
Hak Hukuk Dersleri
Diyelim ki bir mahallede yaşıyoruz. Mahallenin bir ucunda fabrika bacası tüten bir sanayi bölgesi var. O fabrikada 19 yaşında Aslı adında bir genç kız çalışıyor. Aslı, liseden mezun olmuş, üniversite kazanamamış, evine katkı için asgari ücretle işe girmiş. Her gün 9 saat ayakta, 1 saat paydos. Yıllık izin? Sadece kağıt üzerinde. Mesai ücreti? Çoğu zaman ödenmiyor. Sendika mı? Yok. İş güvenliği mi? Eldiven bile yok. Aslı’nın teri fabrikada kalıyor, geleceği ise havada. Aslı, 40 yaşına geldiğinde bel fıtığı, mide rahatsızlığı ve yıpranmış sinirlerle emekliliğe ayrıldığında maaşı, o günün koşullarında belki 10 bin TL olacak. Ve o parayla sadece ilaçlarını alabilecek.
Mahallenin diğer ucunda bir holdingin camlı kulesinde çalışan Kerem var. Kerem’in maaşı, Aslı’nın yıllık kazancının iki katı. Kerem, iyi bir üniversiteden mezun, torpili var. Kerem’i suçlamak kolay, ama asıl mesele sistemin Kerem’i mi yoksa Aslı’yı mı kolladığı. Adil bir devlet, Aslı ile Kerem arasındaki gelir makasını telepatiyle değil, vergi adaleti, asgari ücretin satın alma gücü koruması, iş güvenliği denetimleri, şirketlere kamuda eşit davranma gibi somut politikalarla daraltır.
Lübnan modeli devlet, işte tam bu noktada Aslı’nın Alevi, Kerem’in Sünni olduğunu öğrenip aralarına mezhepçi duvar örer.
Irak modeli ise Kerem’in Baasçı bir aileden geldiğini, Aslı’nın ise Kürt olduğunu bahane ederek Aslı’nın işten atılmasına izin verir.
Oysa laik demokratik sosyal hukuk devleti, Aslı’ya sorar: “İş güvencesin var mı? Sendikan var mı? Sağlık sigortan yatıyor mu?” Ve Kerem’e sorar: “Senin maaşının vergisini eksik yatıran var mı? Çalışanlarına mobbing yapan bir yönetici tanıyor musun?” Yani sorduğu sorular özde değil, biçimde, hakkaniyette, hukuksal güvendedir.
Bir Gencin Gelecek İnşası – İmkân ve İmkânsızlık
“Alınteri dökerek, emek harcayarak asgari ücretle çalışan bir genç kendine gelecek tesis edebilir mi?”
Bu soruyu cevaplamadan önce bir aritmetik yapalım. 2025 yılı Türkiye’sinde asgari ücret net 17.000 TL civarındadır. İstanbul gibi bir şehirde en düşük kira 8.000-10.000 TL, ulaşım 1.500 TL, fatura 2.000 TL, gıda en az 4.000-5.000 TL, kalan ise 0-1000 TL arasıdır. Biriktirmek imkânsızdır. Ev almak? En düşük konut fiyatı 2 milyon TL. Bu parayı biriktirmek için asgari ücretli bir gencin 200 ay boyunca hiç yemeden içmeden çalışması gerekir. Yani 16.5 yıl. Araba? 1 milyon TL’lik bir otomobil için 100 ay (8.3 yıl). Çocuk yapmak? Çocuk bakımı, bebek bezi, mama, aşı, okul masrafları… İmkânsız. Dolayısıyla cevap acıtır: bugünün Türkiye’sinde asgari ücretle çalışan bir genç, sadece hayatta kalır, ama gelecek inşa edemez. İnşa etmek için ya ek iş yapacak (sağlığından çalacak), ya aile desteği alacak, ya da yasa dışı yollara sapacak. İşte bu sonuncusu, bir toplumun en büyük dramıdır: emeğini satamayan genç, hırsızlığa, rüşvete, sahtekarlığa ya da umuda veda edip intihara yönelir.
Bu tabloyu değiştirmek için devlet, asgari ücreti bir “geçinme ücreti” haline getirmeli, konut politikaları geliştirmeli, üniversite ve meslek edinme kurslarını her gence ücretsiz sunmalı, genç girişimciliğini vergi muafiyetiyle desteklemeli, emeklilik sistemini adil bir tabana oturtmalıdır. Yoksa “çalışırsan kazanırsın” masalı, en kısa sürede “çalışsan da kazanamazsın” kabusuna dönüşür.
Sonuç: İnsan Kalabilmek
Şimdi bu yazının başına dönelim. İnsan olmanın o kadar çok şartı var ki: akıl, mantık, bilim, fen, sevgi, merhamet, vicdan, ahlak, hak, hukuk, adalet, rızalık, tazmin, özeleştiri, edep… Bütün bunların hepsine sahip olmak, bir insan için ne kadar mümkün? Belki de insan, bu vasıflara sahip olduğu anlarda “insandır”; yoksa hayvandan aşağı bir varlığa dönüşür. Fakat bu yazının esas sorusu şudur: Bütün bu faziletlere sahip bir insan, eğer asgari ücretle çalışıyorsa ve gelecek kuramıyorsa, o insanın insan kalması mümkün müdür? Ya da devlet, insanı sadece erdemli olmaya zorlayıp, onu yaşatmaya, barındırmaya, gelecek sunmaya zorlamıyorsa, o devlet “insan devleti” sayılır mı?
Ben, bu soruların cevabını şöyle veriyorum: İnsan, biyolojik ve erdemli bir varlık olmanın ötesinde, gelecek kurabilen bir varlıktır. Gelecek kuramayan insan, zamanla erdemini de kaybeder. Çünkü aç karnına merhamet zordur, evsizken adalet dağıtmak bir tezattır, çocuğuna ekmek götüremeyen bir babanın “dilini tutması” erdem değil, çaresizliktir. O halde, insanı yalnızca erdemlerine göre değil, içinde yaşadığı sistemin onu insanca yaşatıp yaşatmadığına göre de tanımlamalıyız.
Benim istediğim devlet, genci sadece namaz kılsın diye değil, ders çalışsın, iş bulsun, emeğinin karşılığını alsın, sağlıklı yaşlansın diye kollayan devlettir. Benim istediğim toplum, ırkını dilini değil, adaletini ve çalışkanlığını konuşan toplumdur. Ve benim inandığım insanlık, hem taşın suçunu kendinde bulacak kadar bilge, hem de alınteriyle geleceğini inşa edebilecek kadar özgür olan bir varlıktır.
Bu uzun makaleyi bitirirken diyorum ki: İnsan olmak bir başlangıçtır, ama yetmez. İnsanca yaşatılmak, insanın hakkıdır. Bu hakkı tanımayan bir siyaset, en süslü hitabelerle donatılsa da, sadece bir sözcükler kalabalığıdır. Oysa bizim canımız yanıyor. İşçinin, memurun, gencin, emeklinin canı. Ve bu yanık, bir gün şu topraklarda bir baharı ısıtacak kadar keskindir. İnsan denilir, ama layıkıyla insan kalabilmek dileğiyle.
Son Söz:
Bu yazının kelimeleri, ne bir manifesto ne bir bildiridir. Sadece bir insanın, insanca yaşamak ve yaşatmak üzerine düşünceleridir. Umarım gün gelir, kimse “asgari ücretle gelecek kurabilir miyim?” diye sormaz. Umarım gün gelir, herkes “çalışan insan” olmanın onurunu, hiçbir hırsız gölgesinde ezilmeden yaşar. Gelecek, sadece alınteriyle değil, adaletle kurulur. Adalet ise, susmayan vicdanlarda başlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder