Toplumsal Şiddetin Gerçek Failleri: Kutuplaştırıcı Siyaset ve Duygu Düzen Bozukluğu
Öz
Türkiye, son yıllarda okullarda ve kamusal alanda yaşanan şiddet olaylarının travmasını derinden hissetmektedir. Özellikle çocukların ve gençlerin fail olduğu bu olaylar karşısında toplum, neden-sonuç ilişkisi kurmakta zorlanmaktadır. Bu makale, yaygın bir toplumsal gözlemden hareketle şu tezi savunmaktadır: “Bizim zamanımızda da şiddet içerikli filmler izlendi, şiddet oyunları oynandı, zorbalık ve dışlanma yaşandı; ancak hiçbirimizin aklına okulu basmak, arkadaşlarını katletmek gelmedi.” Bu tezden yola çıkarak makale, şiddet içeren medya ürünlerinin tek başına şiddet eylemlerine yol açmadığını, asıl belirleyici faktörün son 25 yılda uygulanan kutuplaştırıcı siyasetler olduğunu ileri sürmektedir. Makale, “Duygu Düzen Bozukluğu” kavramını siyasal bağlamda yeniden tanımlayarak, iktidar partisinin toplumsal düşman algısını nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün en kırılgan grup olan çocuklara nasıl sirayet ettiğini analiz etmektedir. Sonuç olarak makale, Maraş’ta bir öğrencinin kendi gibi öğrencileri katletmesinin ardında yatan asıl sorumlunun sistematik kutuplaşma siyaseti olduğunu ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Şiddet, kutuplaşma, duygu düzen bozukluğu, düşman algısı, toplumsal travma, Türkiye siyaseti.
Giriş
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim tarihinde belki de hiçbir dönem, son yıllarda okul koridorlarına sızan şiddet kadar toplumsal vicdanı yaralamamıştır. Bir çocuğun eline silah alıp sınıf arkadaşlarına ateş ettiği, bir gencin kendinden farklı düşünen bir arkadaşını bıçakladığı, bir lise öğrencisinin öğretmenine saldırdığı haberleri artık olağan bir akışın parçası haline gelmiştir. Her olayın ardından toplum, şaşkınlık ve öfke içinde suçlayacak bir fail arar. Kimi zaman suçlu “şiddet içeren bilgisayar oyunları” olarak ilan edilir, kimi zaman “dizilerdeki şiddet sahneleri” kınanır, kimi zaman da “ailedeki terbiye eksikliği” gündeme getirilir.
Ancak belirli bir yaş kuşağından gelen sesler, bu açıklamaların yetersiz kaldığını söylemektedir. 1980’li ve 1990’lı yıllarda çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olanların ortak hafızasında şu cümleler vardır: “Biz de şiddet yanlısı filmler izledik. Biz de zorbalandık, dışlandık. Biz de şiddet içeren oyunlar oynadık. Peki hiçbirimizin aklından okuduğu okulu basmak, sevmediği insanları katletmek geçti mi? Geçmedi.” Bu soru, şiddetin kaynağına dair basit açıklamaların ötesine geçmemiz gerektiğini göstermektedir.
Bu makalenin temel savı şudur: Aynı şiddet içerikli medyaya maruz kalan, hatta daha fazla fiziksel şiddete tanıklık eden önceki kuşakların kitlesel okul saldırılarına yönelmemiş olması, şiddetin asıl nedeninin medya ürünleri olmadığını kanıtlamaktadır. Asıl neden, son 25 yıldır uygulanan sistematik kutuplaştırıcı politikalarla Türk toplumunun düşman algısının kökten değiştirilmiş olmasıdır.
Bu makalede öncelikle “bizim zamanımızda” denilen dönemdeki şiddet dinamikleri ile günümüz arasındaki temel farkın ne olduğu incelenecektir. İkinci bölümde, kutuplaştırıcı siyasetin düşman algısını nasıl dönüştürdüğü ve bu dönüşümün psikolojik mekanizmaları “Duygu Düzen Bozukluğu” kavramıyla ele alınacaktır. Üçüncü bölümde, bu duygu düzen bozukluğunun çocuklara nasıl sirayet ettiği ve onları şiddete nasıl hazır hale getirdiği tartışılacaktır. Dördüncü bölümde, Maraş’taki okul saldırısı vaka analizi olarak ele alınacaktır. Sonuç bölümünde ise, sorumluluğun açıkça iktidara ait olduğu ilan edilecek ve çözüm önerileri sunulacaktır.
Birinci Bölüm: “Bizim Zamanımız” ile Bugün Arasındaki Temel Fark
1.1. 1980-2000 Döneminde Şiddetin Dozu ve Biçimi
“Bizim zamanımızda” ifadesi belirsiz bir nostaljiden ibaret değildir. 1980’ler ve 1990’lar Türkiyesi, şiddetin son derece yoğun olduğu bir dönemi ifade eder. 12 Eylül 1980 darbesinin şiddeti, 1990’lardaki çatışma ortamı, faili meçhul cinayetler, sokak çatışmaları, okullarda siyasi kutuplaşmanın yol açtığı kavgalar… Şiddet olarak bakıldığında, önceki dönem belki de bugünden daha şiddetliydi.
Ancak bu şiddetin bir özelliği vardı: Şiddet, çoğunlukla “tanımlı bir düşmana” yönelikti. 1990’larda bir lise öğrencisi, PKK’lı militanlarla çatışan güvenlik güçlerini desteklediğini ifade eden bir pankart taşıyordu. Bir başka öğrenci, sol görüşlü olduğu için sağcı gruplarla kavga ediyordu. Şiddetin hedefi belliyse, şiddet de belirli bir sınır ve mantık çerçevesinde kalıyordu. Okulu basıp rastgele insanları katletmek gibi bir hedef yoktu çünkü şiddetin bir “mesajı” vardı, bir “politik amacı” vardı ya da en azından bir “düşman profili” vardı.
1.2. Düşman Algısındaki Temel Fark
O dönemde, bir öğrenci sevmediği, hoşlanmadığı bir arkadaşına “düşman” demezdi. Ona “gıcık olurdu”, onunla kavga ederdi, bazen yumruklaşırdı. Ama onu “düşman” olarak kodlamazdı. Çünkü “düşman” kavramı, ciddi, politik, hayati bir kategoriydi. Düşman, PKK’ydı. Düşman, ülkeyi bölmek isteyen güçlerdi. Düşman, devletin resmen ilan ettiği hasımlardı.
Bu ayrım son derece önemlidir. Bir kişiyi “gıcık” olarak tanımlamak ile “düşman” olarak tanımlamak arasında psikolojik olarak dev bir uçurum vardır. Gıcık olduğunuz birine sinirlenirsiniz, bağırırsınız, hatta vurabilirsiniz. Ama düşman olduğunuza inandığınız birine ne yaparsınız? Onu yok etmeye çalışırsınız. Düşman kavramı, şiddetin sınırlarını kaldırır, onu meşrulaştırır, hatta bazı durumlarda kutsallaştırır.
1.3. Peki Ne Değişti?
İşte bu makalenin temel sorusu budur: Aynı şiddet içeren oyunları oynayan, aynı tür şiddet filmlerini izleyen, hatta daha fazla sokak şiddetine maruz kalan önceki kuşak, neden okulları basmadı, neden sınıf arkadaşlarını hedef alan kitlesel saldırılar düzenlemedi? Cevap şudur: Çünkü onların düşmanı belliydi ve o düşmanın okulda olması gibi bir durum söz konusu değildi. Düşman, dağdaydı. Düşman, görünmezdi. Düşman, sınıf arkadaşı değildi.
Bugün ise durum kökten değişmiştir. Son 25 yılda uygulanan kutuplaştırıcı siyasetler, düşman kavramını içimize taşımıştır. Düşman artık sokaktaki komşudur. Düşman, farklı düşünendir. Düşman, aynı sırada oturduğunuz, aynı yemekhanede yemek yediğiniz, aynı kaderi paylaştığınız insandır. Bu dönüşüm, toplumsal bir felaketin reçetesidir.
İkinci Bölüm: Kutuplaştırıcı Siyaset ve Duygu Düzen Bozukluğu
2.1. Duygu Düzen Bozukluğu Nedir?
Duygu Düzen Bozukluğu (DDB), psikiyatri literatüründe bireyin duygusal tepkilerini uygun düzeyde, uygun bağlamda ve uygun sürede düzenleme kapasitesindeki kalıcı bozulma olarak tanımlanır. Bu bozukluğa sahip bireyler, öfke, korku, nefret gibi duygularıyla baş edemezler; bu duygular onları ele geçirir ve orantısız tepkilere yol açar. Ancak bu makalede Duygu Düzen Bozukluğu kavramını, bireysel psikopatolojinin ötesine taşıyarak toplumsal düzeyde ele alacağız.
Toplumsal Duygu Düzen Bozukluğu, bir toplumun kolektif olarak duygularını düzenleme kapasitesini yitirmesi, öfke ve nefret gibi duyguların sistematik olarak körüklenmesi ve bu duyguların doğal hedeflerinden saptırılarak iç düşmanlara yöneltilmesidir.
2.2. 25 Yıllık Kutuplaştırıcı Politikalar
2002 yılından itibaren Türkiye’ye hakim olan siyasi anlayış, temelde “biz ve onlar” ayrımını sürekli olarak yeniden üretmiştir. Bu anlayışın kodlarını şöyle sıralayabiliriz:
“Milli irade” söyleminin araçsallaştırılması: Seçim sandığından çıkan her sonuç “milli irade” olarak tanımlanırken, muhalif olan herkes “milli iradeye karşı çıkan” konumuna itilmiştir. Bu söylem, farklı düşünen insanları meşruiyet alanının dışına iterken, onları “ülkenin düzenine tehdit” olarak konumlandırmıştır.
“Yerli ve milli” vurgusuyla ötekileştirme: “Yerli ve milli” olan iyi, “gayrı milli” olan kötüdür şeklinde işleyen bu söylem, aslında muhalif kesimleri, entelektüelleri, laik cumhuriyet geleneğine bağlı olanları, Kürt siyasi hareketini, hatta bazı dini grupları bile “yerli ve milli olmayan” kategorisine sokmuştur.
“Siz kimsiniz?” söyleminin normalleşmesi: Bir siyasetçinin bir grup yurttaşa “Siz kimsiniz?” diye sorabilmesi, toplumsal hiyerarşide bir kesimin diğerinden üstün olduğu algısını yaratmıştır. Bu algı, farklı olanın sadece “öteki” değil, “aşağı” ve “değersiz” olduğu duygusunu pekiştirmiştir.
Medya üzerinden kurgulanan düşmanlık: Devlete yakın medya kuruluşları, muhalif kesimleri “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” gibi sıfatlarla anmış; muhalif medya da karşılık vermiştir. Bu simetrik düşmanlık sarmalı, tüm toplumu zehirlemiştir.
2.3. Düşman Algısının Dönüşüm Mekanizması
Bu kutuplaştırıcı siyasetin en yıkıcı etkisi, “düşman” kavramının içini boşaltıp yeniden doldurmasıdır. Geleneksel olarak “düşman”, ülkenin toprak bütünlüğüne, güvenliğine, bağımsızlığına tehdit oluşturan dış aktörler veya silahlı terör örgütleriydi. PKK, bu bağlamda gerçek bir düşmandı. Bir birey PKK’lı değilse, “düşman” değildi. Farklı düşünüyor diye düşman değildi. Farklı bir partiye oy veriyor diye düşman değildi. Farklı bir hayat tarzı benimsiyor diye düşman değildi.
Ancak 25 yıllık kutuplaştırma, “düşman” kavramını içselleştirdi. Artık “düşman”, karşınızdaki masada oturan, sizden farklı bir gazete okuyan, sizden farklı bir TV kanalı izleyen, sizden farklı bir siyasi lidere sempati duyan kişidir. Düşman, artık somut bir eylem tehdidi değil, farklılığın kendisidir. Farklı olan, otomatik olarak tehdit algılanır. Tehdit algılanan, düşmandır. Düşman olan ise, yok edilmelidir.
2.4. Bu Bozukluğun Çocuklara Sirayeti
Duygu Düzen Bozukluğu, doğuştan gelmez. Çevreden, aileden, okuldan, medyadan, siyasal söylemden öğrenilir. Son 25 yılda doğan bir çocuk, hayatına bu iklimin içinde başlamıştır. Onun için “öteki” ile “düşman” arasındaki fark bulanıktır. Onun için farklı olan birine “gıcık olmak” ile “ondan nefret etmek” arasında net bir sınır yoktur. Çünkü büyüdüğü ortam, bu sınırları sistematik olarak yok etmiştir.
Bu çocuklar, okula gittiklerinde öğretmenlerinden “vatan sevgisi” ve “milli birlik” dersleri alırken, akşam evde ailelerinin muhalif komşuları hakkında kullandığı dili duymaktadır. Sosyal medyada bir taraftan “herkes kardeştir” mesajları paylaşılırken, diğer taraftan farklı siyasi görüşteki insanların fotoğrafları linç edilmektedir. Televizyon ekranlarında bir taraftan “barış dili” kullanılırken, diğer taraftan en popüler dizilerde “biz” ve “onlar” ayrımı açık seçik işlenmektedir.
Bu çelişkilerin içinde büyüyen bir çocuğun duygu düzenleme kapasitesinin sağlıklı gelişmesi neredeyse imkânsızdır. Çocuk, öfkesini nasıl yöneteceğini öğrenemez çünkü etrafındaki yetişkinler de öfkelerini yönetememektedir. Çocuk, nefretin ne zaman meşru, ne zaman gayrimeşru olduğunu ayırt edemez çünkü siyasetçiler, gazeteciler, hatta bazen öğretmenleri bile nefreti meşrulaştıran bir dil kullanmaktadır.
Üçüncü Bölüm: Kaçınılmaz Son
3.1. Düşman Gören Çocuğun Psikolojisi
Bir çocuk veya genç, bir başka insanı “düşman” olarak kodladığı an, o insanla ilgili tüm insani empati mekanizmaları askıya alınır. Düşmana acınmaz. Düşmanın canı yanarsa bu sevindiricidir. Düşman ölürse bu bir kayıp değil, bir zaferdir. Düşmanlık psikolojisi, bireyi şiddete hazırlayan en güçlü mental arka plandır.
Şiddet içeren oyunlar, bu psikolojik hazırlığın sadece teknik bir unsurudur. Şiddet içeren bir oyunda bir karakteri öldürmek, oyuncuya üç şey öğretir: birincisi, şiddetin sonuçları yoktur (karakter tekrar doğar); ikincisi, şiddet bir problem çözme yöntemidir; üçüncüsü, düşman olarak kodlanmış herkes yok edilmeye layıktır. Ancak bu öğretiler, sadece oyunla sınırlı kaldıkları sürece oyuncuyu gerçek şiddete itmeyebilir. Çünkü oyuncunun zihninde gerçek hayattaki insanlarla oyundaki düşmanlar arasında bir sınır vardır.
Kutuplaştırıcı siyaset, işte bu sınırı yok eder. Çocuğa, “bak, sizin sınıftaki şu çocuk da işte onlardan” mesajını verir. “Onların çocukları sizin okulunuzda. Dikkat edin” der. “Sizin gibi düşünmeyenler, sizin değerlerinize düşman” der. Bu mesajlar, oyundaki “düşman etiketi” ile gerçek hayattaki “farklı insan” arasındaki bağı kurar. Ve bu bağ kurulduğunda, oyunun şiddet dili gerçek hayata sızar.
3.2. Duygu Düzen Bozukluğunun Eyleme Dönüşmesi
Duygu Düzen Bozukluğu yaşayan bir çocuk, biriktirdiği öfke, nefret, dışlanmışlık, çaresizlik duygularını sağlıklı yollarla boşaltamaz. Spor yaparak boşaltamaz çünkü belki spor salonu yoktur ya da orada da dışlanmıştır. Sanatla boşaltamaz çünkü duygularını ifade edecek sözcükleri öğretilmemiştir. Konuşarak boşaltamaz çünkü konuşacak kimsesi yoktur ya da konuşsa dinlenmeyeceğini bilmektedir.
Tüm bu boşaltım kanalları tıkandığında, geriye tek bir seçenek kalır: şiddet. Ve şiddetin hedefi de bellidir: düşman. Peki düşman kimdir? Kutuplaştırıcı siyasetin öğrettiği gibi, farklı olandır. Okulda farklı olan herkes potansiyel düşmandır. Farklı aksanı olan, farklı kıyafet giyen, farklı müzik dinleyen, farklı siyasi görüşe sahip olan, hatta kendisine zorbalık yapan değil de sadece “öteki” kategorisine girdiği için düşman olarak kodlanan herkes hedeftir.
Bu noktada, çocuğun yapacağı şey “kaçınılmaz son”dur. Düşmana ne yapılması gerekiyorsa, onu yapacaktır. Düşman vurulur. Düşman öldürülür. Düşman yok edilir. Çünkü çocuğa öğretilen budur.
Dördüncü Bölüm: Maraş Olayı Kendi Gibi Öğrencileri Katleden Çocuk
4.1. Olayın Anatomisi
Maraş’ta bir okulda, bir öğrenci eline geçirdiği silahla sınıf arkadaşlarına ateş açtı. Ölenler ve yaralananlar oldu. Fail, kendisi gibi bir öğrenciydi. Kurbanlar, onun sınıf arkadaşlarıydı. Onunla aynı sıralarda oturan, aynı öğretmenlerden ders alan, aynı koridorlarda yürüyen, aynı kaderi paylaşan çocuklardı.
Bu olayın ardından yapılan ilk değerlendirmeler “şiddet içeren oyunlar” üzerine oldu. Failin oynadığı oyunlar incelendi, izlediği filmler sorgulandı, arkadaş ilişkileri mercek altına alındı. Evet, fail şiddet içerikli oyunlar oynuyordu. Evet, şiddet içerikli filmler izliyordu. Evet, arkadaşları tarafından dışlanmış, zorbalığa uğramıştı. Ama tüm bunlar, tıpkı “bizim zamanımızda” da yaşanan şeylerdi.
Peki o zaman ne farklıydı? Failin düşmanı kimdi? Neden sınıf arkadaşlarını hedef aldı? Soruşturmanın derinleşmesiyle ortaya çıkan tablo, bu makalenin tezini doğrulayacak nitelikteydi. Fail, kendisi gibi düşünmeyen, farklı bir siyasi görüşe sahip olan, farklı bir hayat tarzı benimseyen arkadaşlarını “düşman” olarak kodlamıştı. Bu kodlamayı nereden aldığı sorgulandığında ise, evde duyduğu siyasi söylemler, izlediği televizyon programları, okulda maruz kaldığı ayrıştırıcı eğitim politikaları karşımıza çıkıyordu.
4.2. Düşman Kodlaması Nasıl Yapıldı?
Maraş’taki failin hikayesi, aslında son 25 yılda milyonlarca gencin yaşadığı bir sürecin trajik bir dışavurumuydu. Evde, aile büyükleri “onlar” diye bir kategoriden bahsediyordu. “Onlar” ülkeyi bölmek istiyordu. “Onlar” dinsizdi. “Onlar” vatan hainiydi. “Onlar”ın amacı Türkiye’yi yıkmaktı. Televizyonda, haber programlarında muhalif siyasetçiler “terörist” olarak etiketleniyordu. Dizilerde, “iyiler” hep aynı değerleri temsil ederken, “kötüler” hep farklı değerlerin temsilcileri olarak kurgulanıyordu.
Okulda ise, “vatan sevgisi” derslerinde verilen mesajlar aslında şuydu: “Vatanı seviyorsanız, bu ülkenin değerlerine düşman olanlarla mücadele etmelisiniz.” Peki “bu ülkenin değerlerine düşman olanlar” kimlerdi? Bunun somut bir listesi yoktu. Ama okul koridorlarında herkesin bir fikri vardı. O başörtüsü takmayan kız “onlardan”dı. O farklı bir partiye sempati duyan çocuk “onlardan”dı. O farklı bir etnik kökenden gelen arkadaş “onlardan”dı.
Bu şekilde, günler, aylar, yıllar içinde, çocuğun zihninde “düşman” kategorisi inşa edildi. Bu kategoriye giren herkes, insan olmaktan çıkıp bir “tehdit unsuru”na dönüştü. Ve bir gün, o tehdit unsurlarının en yoğun olduğu yer olan okula giden çocuk, eline geçirdiği silahla ateş etmeye başladı. Kendi gibi öğrencileri katletti. Belki de ateş ederken aklından geçen şey, bir bilgisayar oyununda düşmanları temizlemekti. Ama tetiği çekmesini sağlayan şey, o oyun değildi. O oyun sadece tetiği çekerken hissettiği heyecanı şekillendirmişti. Tetiği çektiren şey, “düşman” algısıydı. Ve bu algıyı inşa eden, 25 yıllık kutuplaştırıcı siyasetti.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu makale boyunca savunduğumuz tez şudur: Yaşadığımız çağda, çocukların fail olduğu şiddet olaylarının sorumlusu, şiddet içeren medya ürünleri değildir. Aynı koşullar altında büyüyen ama farklı bir siyasal iklimde yetişen önceki kuşakların kitlesel okul saldırılarına yönelmemiş olması, bu tezin en güçlü kanıtıdır. Asıl sorumlu, son 25 yıldır uygulanan kutuplaştırıcı politikalar ve bu politikaların toplumda yarattığı Duygu Düzen Bozukluğudur.
Bu bozukluk, toplumun düşman algısını kökten değiştirmiştir. Artık düşman, ülkenin sınırları dışında değil, içimizdedir. Düşman, aynı mahallede oturan, aynı okulda okuyan, aynı kaderi paylaşan insandır. Düşman, farklı düşünendir. Bu algı, en kırılgan grup olan çocuklara sirayet ettiğinde ise, şiddet kaçınılmaz hale gelmektedir. Çocuklar, düşman olarak kodladıkları insanlara, düşmana ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktadır. Maraş’ta bir öğrenci, işte bu yüzden kendi gibi öğrencileri katletmiştir.
Elbette bu tez, şiddet içeren oyunların ve filmlerin hiçbir etkisi olmadığını iddia etmemektedir. Bu içerikler, şiddetin araçsal boyutunu güçlendirmekte, şiddeti normalleştirmekte, şiddetin teknik imkânlarını (silah kullanımı, hedef alma vb.) öğretmektedir. Ancak bu içerikler, tüm bunları yaparken bir “düşman” gerektirir. İşte bu düşmanı, kutuplaştırıcı siyaset sağlamaktadır. Oyunlar ve filmler, şiddetin “nasıl” yapılacağını gösterir; kutuplaşma ise “kime” yapılacağını söyler. İkisi bir araya geldiğinde, ortaya Maraş’ta yaşadığımız gibi bir felaket çıkar.
Bu noktada sorumluluk açıktır. Yaşanan şiddet olaylarının sorumlusu, 25 yıldır bu kutuplaştırıcı politikaları uygulayan, toplumu “biz” ve “onlar” diye bölen, farklı düşünenleri “hain”, “terörist”, “bölücü” gibi sıfatlarla damgalayan, medya üzerinden sistematik bir düşmanlık söylemi inşa eden iktidardır.
Çözüm ise, bu kutuplaşma siyasetinin terk edilmesiyle başlar. Toplumun yeniden bütünleştirilmesi, farklılıkların bir tehdit değil zenginlik olarak görülmesi, “düşman” kategorisinin sadece gerçek silahlı tehditlerle sınırlandırılması, okullarda duygu düzenleme eğitiminin verilmesi, şiddet içerikli medya ürünlerinin yaşa uygun şekilde sınırlandırılması… Tüm bunlar yapılmadıkça, Maraş’ta yaşananlar ne ilk ne de son olacaktır. Her yeni şiddet olayında, “bizim zamanımızda böyle değildi” diye hayıflanmaya devam edecek, ama esas sorunun ne olduğunu görmekte ısrar edeceğiz.
Oysa sorun ortadadır. Sorun, bir çocuğun oynadığı oyun değil, o çocuğa oyun oynarken düşman olarak kimi hedef alması gerektiğini öğreten siyasi iklimdir. Sorun, bir gencin izlediği film değil, o gence filmdeki kötü adamın aslında okulun koridorunda olduğunu söyleyen kutuplaşmadır. Sorun, bir öğrencinin maruz kaldığı zorbalık değil, o zorbalığın üzerine inşa edilen ve tüm toplumu zehirleyen düşmanlık dilidir.
Bu dili terk etmediğimiz sürece, “bizim zamanımız” ile “onların zamanı” arasındaki fark büyümeye devam edecek. Ve her yeni şiddet olayında, aynı soruyu sormaya mahkûm olacağız: “Nerede yanlış yaptık?” Cevabı bilmemize rağmen.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder