17 Mayıs 2026 Pazar

Osmanoğulları Ailesi Yönetiminde “Osmanoğulları’nın Lüksü” Nerede Duruyor?

Giriş

Osmanlı hanedanının lüks tüketimi, yüzyıllar boyunca hem içeriden hem dışarıdan çelişkili bakışlarla değerlendirilmiştir. Oryantalist ressamların fantezi dolu saray sahnelerinden, cumhuriyet dönemi tarih kitaplarındaki “savurgan padişah” anlatılarına; günümüz dizilerindeki ihtişamlı kostümlerden hanedan varislerinin sosyal medya paylaşımlarına kadar “Osmanoğulları’nın lüksü” bir anlatı olarak sürekli yeniden üretilmiştir. Peki bu lüks, yönetim pratiği içinde tam olarak nerede duruyordu? Salt bir israf mıydı, yoksa meşruiyetin, diplomasinin ve hatta ekonomik düzenlemenin bir aracı mı?

Bu makale, Osmanoğulları ailesinin lüks anlayışını kuruluştan yıkılışa ve sürgün sonrasına kadar izleyerek, lüksün statik bir “savurganlık” olmadığını; aksine devletin mali yapısı, hanedanın meşruiyet stratejileri, saray protokolü ve dönemsel ekonomik koşullarla doğrudan bağlantılı, dinamik bir yönetim aracı olduğunu savunacaktır. Makalede öncelikle Osmanlı bağlamında lüksün tanımı ve sınırları tartışılacak, ardından klasik dönemdeki törensel işlevi, duraklama dönemindeki kriz anları, Tanzimat’tan sonraki borç ve ihtişam ikilemi ve nihayet sürgün sonrası hanedanın lüksü nostaljik bir kimlik unsuru olarak yeniden inşası ele alınacaktır. Kaynak olarak saray muhallefat (tereke) defterleri, seyahatnameler, bütçe kayıtları ve hanedan üyelerinin hatıratları kullanılacaktır.

1. Lüksün Tanımı ve Osmanlı Bağlamı: Haram ile Keramet Arasında

Osmanlı lüksünü anlamak için öncelikle onun fıkhi, örfi ve iktisadi çerçevesini belirlemek gerekir. İslam hukukunda “israf” (aşırılık, savurganlık) açıkça yasaklanmıştır: “Şüphesiz ki Allah israf edenleri sevmez” (En’am 141). Ancak aynı gelenekte “keramet-i zatî” yani makama yakışır bir ihtişam da meşru görülmüştür. Halife, sultan veya padişah statüsü gereği tebaasından farklı görünmek, hazineyi ve askeri gücü sembolize etmek zorundadır. Bu ince çizgi, Osmanlı siyasetnamesi geleneğinin temel tartışma konularından biridir.

Fatih Sultan Mehmed’in 1477 tarihli Kanunnamesi, padişahın binek atlarının sayısını, kaftanlarının kumaş cinsini ve hatta yemek sofrasında kaç tabak bulunacağını ayrıntılı biçimde düzenler. Bu düzenleme bir “lüks sınırlaması” değil, tam tersine bir protokol enflasyonunu önleme çabasıdır. Çünkü Osmanlı sarayında lüks, en başından itibaren katı bir hiyerarşinin görünür kılınmasıdır. Veziriazamın bineği iki kuyruklu at olurken padişahın üç kuyruklu atı; sadrazamın kürkü samurken padişahın kürkü kakum veya erguvandır.

Lüksün bir diğer boyutu da karşılaştırmalı imparatorluk estetiğidir. Safevi sarayında ipek halı ve minyatür merkezli bir içe dönük lüks hâkimken, Babürlülerde mücevher işlemeciliği ve devasa çadır şehirleri öne çıkar. Osmanlı saray lüksü ise hem Avrupa hem Asya malzemelerini birleştiren bir eklektizm gösterir: İran halıları, Çin porselenleri, Venedik camları, Bursa kadifeleri, Mısır keteni, Macar gümüşü. Bu çeşitlilik lüksün sadece tüketim değil, aynı zamanda küresel bağlantıların bir haritası olduğunu gösterir.

Lüksün kategorileri beş ana başlıkta toplanabilir: (a) Saray mimarisi ve iç donanım (Topkapı’nın çinili odaları, Dolmabahçe’nin kristal merdivenleri), (b) Giyim-kuşam (Hint atlası, Bursa kadifesi, Avrupa danteli), (c) Mücevher, saat ve porselen koleksiyonları (Topkapı’nın 86 karatlık elması, III. Ahmed’in Fransız rokoko saatleri), (d) Yemek kültürü (100 kişilik pilav, İran meyveleri, Avrupa şekerlemeleri), (e) Atlar, tazılar, doğanlar ve av teşkilatı (bir av köpeğinin bakımı bir memur maaşına eşit). Makalenin devamında bu kategoriler dönemsel olarak detaylandırılacaktır.

2. Kuruluş ve Klasik Dönem: Lüks Bir İmparatorluk Estetiği Olarak Gösteri

Osmanlı lüksünün altın çağı tartışmasız 16. yüzyıldır. Ancak kuruluş dönemi kayıtları görece sadelik gösterir. 1453 öncesi Bursa saraylarına ait muhasebe defterlerinde “çuka” (yün kumaş) ve “aba” (keçe) ağırlıktadır. İstanbul’un fethiyle birlikte, Bizans hazinesinden ele geçen mücevherler ve Akdeniz ticaretine açılan yeni limanlar, saray ihtişamını birkaç on yıl içinde dönüştürür. Fatih’in Topkapı’yı inşa ettirmesi (1460-1478) bu dönüşümün mimari sembolüdür. Oda sayısı, avlu büyüklüğü, çeşme ve hamam sayıları dönemin tüm Avrupa krallık saraylarını geride bırakır.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı lüksünün doruk noktasıdır. Viyana kuşatmasında (1529) kullanılan altın işlemeli çadır, Avusturya arşivlerinde “çadır-ı hümayun” olarak kayıtlara geçmiş ve boyutları (50 m uzunluğunda, iç avlulu) dönemin Viyana belediye kayıtlarında hayretle not edilmiştir. Macar elçilerine verilen ziyafetlerde 500 tabağa kadar yemek sunulduğu, elçi raporlarında tafsilatlı anlatılır.

En çarpıcı örneklerden biri 1526’da İbrahim Paşa’nın düğünüdür. Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ile padişahın halası Hatice Sultan’ın evliliği için düzenlenen törenler 20 gün sürmüştür. Tereke kayıtlarına göre harcama yaklaşık 15 milyon akçeyi bulmuştur ki bu, o yılki vergi gelirinin yaklaşık %3’üne denk gelir (karşılaştırma için: aynı yıl tüm donanmanın yıllık masrafı 25 milyon akçedir). Düğünde yüzlerce deve yüküyle şekerleme, gülsuyu, ipek halı ve değerli kumaş getirilmiş; halka üç gün boyunca etli pilav ve şerbet dağıtılmıştır.

Osmanlı klasik döneminde lüksün işlevi psikolojik ve diplomatiktir. Yabancı elçiler, imparatorluğun zenginliğini yerinde görüp saygı duymaya zorlanır. 1582’de III. Mehmed’in sünnet şenliği bu anlayışın zirvesidir. 50 gün süren şenliklerde Esnaf alayları, dini törenler, atlı cambazlar, su oyunları, havai fişekler ve akşam ziyafetleri düzenlenmiştir. İstanbul’a gelen Avrupalı seyyahlar (Salomon Schweigger, Reinhold Lubenau) bu şenliklerin anlatılmaz ihtişamını günlüklerine not ederler. Lüks, tam da bu “anlatılmaz” oluşuyla işlev görür: Yazılamayan, hesaba gelmeyen bir hazinenin varlığı, düşmanları korkutur.

Bu lüksün sorgulandığı anlar da vardır. 16. yüzyıl sonunda yaşanan enflasyon (Fiyat Devrimi, 1585-1600) ve askeri yenilgiler (1593-1606 Avusturya Savaşı) sonrası, Naima Tarihi’nde padişah III. Murad’ın av masraflarına dair şu kayıt düşülür: “Bir avda yüz elli filori değerinde kuş yemi telef olurken, yeniçeri aylıkları sekiz aydır ödenemiyordu.” Bu erken eleştiri, lüksün bir yönetim aracı olarak sorgulanmaya başladığı anı işaret eder.

3. Duraklama ve Gerileme Döneminde Lüksün Değişen Anlamı: Yasaklar ve İsyanlar

  1. yüzyıl Osmanlı maliyesi için bir kriz yüzyılıdır. Tımar sisteminin bozulması, gümüş bolluğunun yarattığı enflasyon, uzun savaşlar hazineyi tüketir. Bu bağlamda Koçi Bey Risalesi (1631) lüks tüketimi merkeze alan bir eleştiridir. Koçi Bey, “Şimdi vezirler, beyler, ağalar, kapı halkı dahi lüks ve israfa düşmüş, herkes iki kat kaftan giyer, kimse sadelikten eser kalmamış” der ve padişah IV. Murad’dan katı tasarruf önlemleri ister.

IV. Murad (1623-1640) gerçekten de sert önlemler alır. Tütün, kahve, afyon, şarap yasaklanırken, lüks kumaş ithalatı da yasaklar listesindedir. Bursa kadifesi dışında yabancı kumaş (Venedik kadifesi, İran atlası) giymek suç sayılır. Hatta bir kayda göre, padişah gece tebdil-i kıyafet dolaşırken, ipek kuşaklı birini gördüğünde kuşağı kesip adamı dövdürtmüştür. Ancak aynı IV. Murad’ın Bağdat seferi (1638) için yaptırdığı altın işlemeli çadırlar, saltanat atının üzerindeki zümrüt kabzalı kılıç ve saraydaki Hint firuze kakmalı nargilesi, lüksle mücadelenin sınırlarını gösterir. Bu çelişki, Osmanlı yönetiminin kalıcı açmazıdır: Padişah lüksü hem yasaklamalı hem de onunla meşruiyet kurmalıdır.

Lale Devri (1718-1730) bu açmazın en bariz yaşandığı dönemdir. III. Ahmed’in sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, bir “sivil lüks devrimi” başlatır. Sadabad sarayları (Kağıthane’de inşa edilen yaklaşık 150 köşk ve kasır), İstanbul’da Avrupa tarzı bahçe partileri, çiçek merakı (lale soğanlarının bir tanesine yüz altın ödenmesi), kumaşlarda Fransız rokoko modellerinin taklit edilmesi, dönemin karakteristiğidir. Tarihçi Ahmet Refik’in “Lale Devri” kitabında belirttiğine göre, İstanbul limanına gelen Venedik kadırgalarının yükünün yarısı sadece saray için gelen “moda eşyası”dır: cilalı aynalar, sarkıtlı avizeler, el yapımı fanuslar.

Bu lüksün ekonomik boyutu çift yönlüdür. Bir yandan devlet, yabancı lüks mallara olan bağımlılığı azaltmak için “yerli malı” teşvikleri yapar (İstanbul’da ipekli kumaş üretimi başlatılır). Öte yandan padişah ve yakın çevresi, tam da bu kısıtlamaları delerek Avrupa ürünlerini tercih eder. Sadabad’da verilen bir iftar yemeğinde, sofradaki porselenlerin Çin işi, tabakların Venedik camı, peçetelerin Bursa keteni ama dokumasının Fransız desenli olması, bu eklektik ve çelişkili lüksü özetler.

1730’da patlayan Patrona Halil İsyanı’nın hedefinde doğrudan bu lüks vardır. İsyancılar Sarayburnu’nda toplanırken, “Biz lale meraklısı itlerin boynunu vurmaya geldik!” diye bağırır. Sarayın “İsraf-ı mâl ettiği” (malı israf ettiği), halkın açlık sınırında yaşadığı bir dönemde Kağıthane’de şerbet sofraları kurulması, hanedan lüksünü bir “yönetim hatası” değil, bir “ihanet” olarak kodlar. İsyan bastırıldıktan sonra tahta çıkan III. Osman (1754-1757) , isyancıların ruhuna uygun olarak toprak kaplarda yemek yemekle ünlenir. Bu, aşırı tevazu da bir performanstır: Lüksün yasaklanması, bizzat padişahın sade yaşamasıyla simgelenir.

Yüzyılın sonuna doğru, I. Abdülhamid (1774-1789) ve III. Selim (1789-1807) dönemlerinde lüksün niteliği değişir. Batılılaşma projesinin bir parçası olarak Avrupa tarzı mobilya, saray orkestrası (Muzika-i Hümayun), opera gösterileri (İtalyan aryalarının sarayda icrası) lüksün yeni yüzüdür. Bu artık “Doğulu ihtişam” değil, “Avrupalı zarafet”tir. III. Selim’in yazlık sarayı Beşiktaş Sahilsarayı’nda, duvarlar İstanbul manzaralı Avrupa tablolarıyla, odalar İngiliz saatleri ve Fransız şamdanlarıyla doludur. Lüks, bir medeniyet projesinin vitrinine dönüşür.

4. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e: Borçlar ve İhtişamın Kırılması

  1. yüzyıl, Osmanlı lüksünün en paradoksal dönemidir. Bir yanda Dolmabahçe gibi dünyanın en pahalı sarayları inşa edilir, öbür yanda devlet iflasın eşiğine gelir ve ilk dış borçlar alınır. Abdülmecid (1839-1861) döneminde inşa edilen Dolmabahçe Sarayı (1856 tamamlandı) bu paradoksun taşlaşmış halidir. Toplam maliyet yaklaşık 35 ton altın (o yılki vergi gelirinin yaklaşık yarısı). Sarayın büyük tören salonundaki 4.5 tonluk Bohemya kristal avizesi (İngiltere Kraliçesi Victoria’nın hediyesi), beyaz mermer hamam, Hereke halıları, altın varaklı tavanlar, ipek duvar kâğıtları… Dönemin maliye nazırları, bu harcamaların yarısıyla donanmanın tamamen yenilenebileceğini raporlarında yazarlar.

Dolmabahçe lüksünün en çarpıcı yanı, inşa edildiği yıl olan 1854’te Osmanlı Devleti’nin ilk dış borcunu (3 milyon sterlin) Kırım Savaşı’nın finansmanı için İngiltere’den almasıdır. Bir kısmı askeri masraflara, bir kısmı da sarayın mermer ve kristal tedarikine giden bu borç, lüks ile dışa bağımlılık arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmaya izin vermez; ancak ikisinin aynı bütçe defterinde yan yana durması, dönemin zihniyetini gösterir.

Abdülaziz (1861-1876) döneminde lüks bir başka boyut kazanır. 1867’de yaptığı Avrupa gezisi, Osmanlı tarihinde bir padişahın batıya yaptığı ilk resmî ziyarettir. Paris’te III. Napolyon’un gösterişli saraylarını, Londra’da Kraliçe Victoria’nın Buckingham Sarayı’nı gezer. Kendi anılarında (gerçekliği tartışmalı da olsa) Londra Kulesi’ndeki mücevher koleksiyonuna hayran kaldığını yazar. İstanbul’a dönünce, yeni bir “gösteri lüksü” atağı başlar: Saray ahırındaki at sayısı 800’ü bulur; Beykoz’da özel bir cam fabrikası kurulur, Hereke’de halı üretimi devlet tekeli altında saray siparişleri için yeniden yapılandırılır. Hatta bir ara, padişahın özel demiryolu vagonu için lokomotif sipariş ettiği, İngiliz firmasından gelen faturanın bütçenin %0.5’ine denk geldiği bilinir.

II. Abdülhamid (1876-1909) dönemi ise “görünürde sadelik, kontrollü lüks” olarak tanımlanabilir. Halka açık törenlerde sade kumaşlar giyen, yalnızca bir arabayla dolaşan padişahın Yıldız Sarayı’ndaki yaşamı, bambaşka bir dünyadır. Oda kapılarındaki el yapımı çini sobalar (Kütahya’dan özel sipariş), Japon porselen koleksiyonu (yaklaşık 5 bin parça), Avrupa’dan getirilen antika saatler (en pahalısı 15 bin altın), sarayın bodrum katındaki fotoğraf arşivi (binlerce albüm, dönemin en büyük koleksiyonlarından biri). Abdülhamid’in lüksü gizli ve stratejiktir. Açıkta israf görüntüsü vermemek, yabancı elçiler önünde güç gösterisi yapmamak, ama içeride imparatorluk izzetini solumak… Bu yaklaşım, Osmanlı lüksünün bir yönetim tekniğine dönüştüğü en sofistike aşamadır.

Meşrutiyet döneminde (1908-1918) bu lüks, meclis kürsüsünden şiddetle eleştirilir. Mizah dergileri Kalem ve Cem, sık sık “Avadanlık bütçesi” başlığı altında saray masraflarını yayınlar. 1910’da mebusan kürsüsünde bir milletvekili, “Bir karyolanın fiyatı bir köyün yıllık vergisinden fazladır” diye bağırır. V. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) çok sade yaşaması, hanedan içinde bir “istisna” olarak kayıtlara geçer – ancak onun döneminde bile saray muhafız alayının üniformaları için Fransız kumaşı ithal edilmiştir. Lüks artık bir siyasi sorun haline gelmiştir; imparatorluk son nefesinde, kendi ihtişamının savunmasını yapmak zorunda kalmıştır.

5. Sürgün Sonrası: Lüksün Sembolik ve Nostaljik Dönüşümü

1924’te hanedanın sürgünü, Osmanoğulları’nın lüks pratiğini kökten değiştirir. Ertuğrul Osman (son veliaht, 1912-2009), Nice’te küçük bir apartman dairesinde yaşadığı yılları anlatırken “Bir odada yemek yiyip diğerinde uyumak zorundaydık” der. Şimdiye kadar iki yüz odalı saraylarda yaşayan bir aile için bu, lüksün yok oluşudur. Ancak tam da bu yokluk, lüksü bir anlatı haline getirir. Sürgündeki Osmanoğulları, yanlarına alabildikleri küçük eşyaları – bir mücevher, bir kaftan parçası, bir porselen fincan – kutsal emanet gibi saklar. Lüks, elle tutulur bir tüketim olmaktan çıkıp hafızanın maddi kültürüne dönüşür.

1980’lerden itibaren Türkiye’de hanedana yönelik kısmi aflar (2004’te tam af) ve artan tarih merakıyla birlikte, Osmanoğulları lüksü yeniden performatif bir alana taşınır. Özellikle düğünler bu performansın merkezidir. Nilhan Osmanoğlu’nun 2002’deki düğününde, gelin Osmanlı prensesi kostümüyle – işlemeli bindallı, elmas taç, sedef kakmalı nalınlar – saray düğünlerini anımsatan bir tören düzenlemiştir. Basın, bu düğünü “Bir Osmanlı düğününün ihtişamı” başlığıyla verir. Yeniçağa uyarlanmış bir lüks estetiği: Otomobil alayı yerine faytonlar, DJ yerine mehter takımı, kokteyl yerine şerbet ikramı.

Röportajlarında Osmanoğulları üyeleri genellikle “Atalarımız gibi yaşamıyoruz” der; fakat aynı röportajlarda Topkapı hançerinin replikasıyla çektirdikleri fotoğraf, özel gecelerde giydikleri kaftanlar ve “aile yadigârı” mücevherler sıklıkla görülür. Osmanoğulları Derneği’nin düzenlediği iftar yemeklerinde, 100 kişilik masalarda gümüş kaplar içinde eski tarifler sunulur. Bu artık bir yönetim lüksü değildir; bir tarihsel sermaye hatırlatmasıdır. Lüks, Osmanoğulları için iktidar aracı olmaktan çıkmış, bir kimlik performansı haline gelmiştir.

Son olarak, günümüzde lüksün bir dijital yansımasından söz edilebilir. Osmanoğulları soyundan gelen gençlerin Instagram hesaplarında, yurt dışındaki villalar, özel jetler, tasarım giysiler sıradan bir üst sınıf lüksü olarak görülür – Osmanlı’ya özgü bir ihtişamdan ziyade küresel elit estetiği. Arada sırada bir “dede yadigârı” mücevher veya saray düğün fotoğrafı paylaşımı, marka bilinçli lüksle tarihsel lüks arasında melez bir alan yaratır. Bu haliyle, Osmanoğulları’nın günümüz lüksü, yönetimden arta kalan bir nostaljiyi pazarlama stratejisine dönüştürmüştür.

Sonuç

Osmanoğulları ailesinin lüks anlayışı, altı yüzyıllık imparatorluk tarihi boyunca üç temel evreden geçmiştir: Klasik dönemde bir meşruiyet aracı, kriz dönemlerinde bir gerilim unsuru, Tanzimat sonrasında bir borç ve ihtişam paradoksu ve sürgün sonrasında bir nostalji performansı. Her evrede, lüksün yönetimle ilişkisi yeniden tanımlanmıştır.

Makalenin temel tezi şudur: Osmanoğulları’nın lüksü, hiçbir zaman yönettikleri toplumdan tamamen kopmamıştır, ancak kopuyormuş gibi algılandığı anlarda – Lale Devri, Dolmabahçe inşası – siyasi krizler derinleşmiştir. Lüks, doğru kullanıldığında (Fatih’in törenleri, Kanuni’nin elçi kabulleri) imparatorluğun görünmez sınırlarını çizen bir araçtı. Yanlış zamanda, aşırı veya görünür olduğunda (Patrona Halil isyanı, Meşrutiyet eleştirileri) bir zafiyet simgesi haline gelmiştir.

Bugün Osmanoğulları’nın lüks pratikleri, artık bir iktidar projesinin değil, bir müzeleşmiş ihtişamın parçasıdır. Hanedan üyeleri, Topkapı’nın vitrinlerindeki mücevherlere dokunamaz, ancak kendi düğün fotoğraflarında o mücevherlerin replikalarını taşır. Bu anlamda lüks, yönetim alanından tamamen çekilmiş, estetik ve aidiyet alanına evrilmiştir. Osmanoğulları’nın lüksü “nerede duruyor” sorusunun nihai cevabı belki de şudur: Artık hiçbir yerde durmuyor; bir zamanlar her yerdeydi – saraylarda, çadırlarda, avizelerde, kaftanlarda. Bugün ise yalnızca anlatılarda, fotoğraflarda ve zaman zaman yeniden canlandırılan düğün törenlerinde bir hayalet gibi dolaşıyor.

Yine de bu hayaletin varlığı, saltanatın bitişinin üzerinden bir asır geçtikten sonra bile, lüksün bir “imparatorluk teknolojisi” olarak ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Ne yapılırsa yapılsın, bir padişahın altın işlemeli kaftanını ya da Dolmabahçe’nin kristal avizesini unutmak, Osmanlı yönetiminin kendisini unutmakla eşdeğerdir. Belki de lüks bu yüzden bu kadar uzun süre tartışıldı, tartışılmaya da devam edecek.

Kaynakça

Ahmet Refik, Lale Devri, İstanbul: Devlet Matbaası, 1932.

Barkan, Ömer Lütfi, “İstanbul Saraylarına Ait Muhasebe Defterleri”, Türkiyat Mecmuası, Cilt 9, 1951.

Farodhi, Suraiya, Osmanlı Dünyasında Üretmek, Pazarlamak, Yaşamak, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015 (orijinal 1995).

Genç, Mehmet, “Osmanlı Ekonomisinde Devlet ve Lüks Tüketimi”, İktisat Fakültesi Mecmuası, Cilt 41, Sayı 1-2, 1989.

İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (2 Cilt), İstanbul: Eren Yayıncılık, 2000-2004.

Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, haz. Zuhuri Danışman, İstanbul: Maarif Basımevi, 1955.

Lady Montagu, Türkiye Mektupları, çev. Aysel Kurutluoğlu, İstanbul: Tercüman Yayınları, 1973.

Naima Mustafa Efendi, Naima Tarihi (6 Cilt), İstanbul: Zuhuri Danışman Yayınevi, 1967-1969.

Peirce, Leslie, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar, çev. Ayşe Berktay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010.

Quataert, Donald, Osmanlı İmparatorluğu’nda Tüketim, çev. Özgür Türesay, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2008.

Schweigger, Salomon, Sultanlar Kentine Yolculuk, çev. S. Türkis Noyan, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2004.

Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, D. 10001-10010 (Muhallefat Defterleri), 1520-1600 arası kayıtlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...