22 Mayıs 2026 Cuma

Türkiye’de “Mahalle Kavgası” ve AK Parti’nin Seçim Başarısının Yapısal Dinamikleri

 Kimlik Siyasetinin Zaferi mi, Demokrasinin Krizi mi? 

Özet

"Macaristan'da demokrasi mücadelesi verildi. Seküler mahalle, İslamcı mahalle, Türkçüler, Kürtçüler başta olmak üzere Türkiye'de mahalle kavgası var. AK Parti iktidarı değişmez. Irk dil din mezhep siyasi görüşler isimler üzerinden siyaset yapıldığı sürece AK Parti hiç seçim kaybetmez."

Türkiye siyaseti, 2002 yılından bu yana Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) tek başına iktidarına sahne olmaktadır. Bu durum, siyaset biliminde sıklıkla “kimlik siyaseti” kavramıyla açıklanmaktadır. Bu makale, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın “mahalle kavgası” metaforuyla ifade edilebilecek bir görünüm arz ettiğini, seküler, İslamcı/muhafazakâr, Türk milliyetçisi ve Kürt siyaseti blokları arasında yaşanan bu çatışmanın AK Parti’ye yapısal bir avantaj sağladığını savunmaktadır. Makalede ayrıca Macaristan’daki demokrasi mücadelesi ile Türkiye arasında kurulmaya çalışılan paralellik sorgulanmakta, isim, mezhep, dil, din ve ırk üzerinden yürütülen siyasetin demokratik standartları nasıl aşındırdığı analiz edilmektedir. Sonuç bölümünde ise AK Parti’nin “hiç seçim kaybetmeyeceği” iddiasının tarihsel verilerle sınandığında ne ölçüde geçerli olduğu tartışılmaktadır.

Anahtar Kavramlar: Kimlik siyaseti, mahalle kavgası, AK Parti, seçim başarısı, Macaristan, sekülerizm, milliyetçilik, Kürt siyaseti.

Giriş

Türkiye’de bir siyasi partinin kesintisiz yirmi yılı aşkın süredir tek başına iktidarda kalması, yalnızca Türkiye siyaseti için değil, karşılaştırmalı siyaset literatürü için de dikkat çekici bir vakadır. 2002 genel seçimlerinde yüzde 34,4 oyla iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın yüzde 52,2 oyla yeniden seçilmesiyle birlikte, katıldığı tüm genel seçimlerde birinci parti olmayı başarmıştır. Bu istikrarlı başarının ardında yatan dinamikler, siyaset bilimcilerin olduğu kadar siyasi aktörlerin de en çok üzerinde durduğu konuların başında gelmektedir.

Yaygın bir analiz çerçevesine göre, AK Parti’nin seçim başarısının temelinde “kimlik siyaseti” yatmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında, Türkiye seçmeni ekonomik performans, kamu hizmetleri veya dış politika gibi rasyonel tercihlerden ziyade, aidiyet duygusu, dünya görüşü, mezhepsel kimlik ve etnik köken gibi unsurlara göre oy kullanmaktadır. Bu durum, popüler bir tabirle “mahalle kavgası” olarak nitelendirilmekte ve her bir siyasi blok kendi “mahallesinin” sadakatine yaslanarak varlığını sürdürmektedir.

Makalenin problematiğini oluşturan temel iddia şudur: Irk, dil, din, mezhep, siyasi görüşler ve hatta isimler üzerinden siyaset yapıldığı sürece, bu kimlik bloklarının en büyüğünü temsil eden AK Parti, seçim kaybetmeyecek bir yapısal konuma sahiptir. Ancak bu iddianın sağlam bir temele oturtulabilmesi için öncelikle Türkiye’deki kimlik bloklarının anatomisinin çıkarılması, ardından bu blokların siyasal temsil ve mobilizasyon kapasitesinin analiz edilmesi gerekmektedir.

Makale üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, girişte yer alan Macaristan referansını ele alarak Türkiye ile Macaristan arasında bir demokrasi mücadelesi paralelliği kurmanın meşru olup olmadığını sorgulayacaktır. İkinci bölüm, “seküler mahalle, İslamcı mahalle, Türkçüler, Kürtçüler” şeklinde özetlenen dört ana kimlik bloğunu ayrıntılı olarak inceleyecektir. Üçüncü bölüm, isim, mezhep, dil ve ırk üzerinden siyasetin mekanizmalarını tartışacak ve AK Parti’nin seçim başarısının bu mekanizmalarla ilişkisini verilerle ortaya koyacaktır. Sonuç bölümünde ise “AK Parti hiç seçim kaybetmez” iddiası, 2019 ve 2024 yerel seçim sonuçları ışığında eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

Bölüm 1: Macaristan ve Türkiye Arasında Sağlıklı Bir Karşılaştırma Mümkün mü?

Makalenin açılış cümlesinde “Macaristan’da demokrasi mücadelesi verildi” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade, Viktor Orbán liderliğindeki Fidesz partisinin 2010 yılından itibaren uyguladığı “illiberal devlet” modeline karşı yürütülen muhalefet hareketlerine işaret etmektedir. Macaristan, Avrupa Birliği içinde basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, akademik özerklik ve LGBTİ+ hakları konularında en sert eleştirileri alan ülkelerin başında gelmektedir. Orbán’ın “illiberal demokrasi” kavramsallaştırması, Macaristan’ı Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkelerle aynı kategoride değerlendiren analizlerin de önünü açmıştır.

Ancak Macaristan ile Türkiye arasında doğrudan bir “demokrasi mücadelesi” paralelliği kurmak, önemli metodolojik riskler barındırmaktadır. Birincisi, Macaristan nüfusunun etnik ve dinsel yapısı son derece homojendir. 2022 verilerine göre Macaristan nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ı etnik Macar, yüzde 50’si Katolik, yüzde 30’u Kalvinist’tir. Ülkede ne bir Kürt sorunu ne bir Alevi-Sünni ayrışması ne de bir başörtüsü tartışması bulunmaktadır. Macaristan’daki siyasi mücadele, büyük ölçüde “AB yanlısı liberaller” ile “egemenlikçi milliyetçi muhafazakârlar” arasında geçmektedir.

İkincisi, Türkiye’deki kimlik siyasetinin temel dinamiği olan etnik ve mezhepsel çoğulculuk, Macaristan’da yok denecek kadar azdır. Türkiye’de bir seçmen yalnızca “muhafazakâr” veya “seküler” olduğu için değil, aynı zamanda “Türk”, “Kürt”, “Alevi” veya “Sünni” olduğu için de oy vermektedir. Bu çok katmanlı kimlik yapısı, Macaristan’daki iki kutuplu siyasi yarıştan çok daha karmaşıktır.

Üçüncüsü, Macaristan’daki demokrasi mücadelesinin aktörleri ile Türkiye’deki muhalefet arasında stratejik ve ideolojik olarak belirgin farklar bulunmaktadır. Macaristan’da ana muhalefet partileri (Momentum, DK, Jobbik dönüşümü) 2022 seçimlerinde ortak bir liste ile seçime girmiş ve birleşik bir cephe oluşturmuştur. Türkiye’de ise Altılı Masa olarak bilinen ittifak, ortak aday çıkaramamış ve dağılmıştır. Bu durum, iki ülkedeki siyasi dinamiklerin ne denli farklı olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, Macaristan’daki demokrasi mücadelesi ile Türkiye arasında bir illiberal yönetim tarzı benzerliği kurulabilir belki, ancak “mahalle kavgası” bağlamında bir karşılaştırma yapmak, iki toplumun sosyolojik gerçekliğini göz ardı etmek olacaktır. Makalenin asıl meselesi olan kimlik siyaseti, Macaristan’da değil, tam da Türkiye’ye özgü bir fenomendir.

Bölüm 2: Türkiye’de Mahalle Kavgasının Anatomisi

Türkiye siyasetini anlamak için kullanılan en yaygın metaforlardan biri “mahalle kavgası”dır. Bu metafor, farklı kimlik gruplarının birbirinden ayrışmış mekânlarda, zihinsel haritalarda ve sembolik dünyalarda yaşadığını, siyasetin ise bu gruplar arasındaki gerilimin sandığa yansımasından ibaret olduğunu ima eder. Aşağıda dört temel kimlik bloğu analiz edilecektir.

2.1 Seküler Mahalle

Seküler mahalle, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olan Kemalizm’in günümüzdeki yaşam alanlarıdır. Bu bloğun temel değerleri: laiklik, Batılılaşma, çağdaşlık, cumhuriyetçilik ve pozitivizmdir. Sosyolojik olarak seküler mahalle, kentli orta ve üst sınıfları, akademisyenleri, yargı mensuplarının bir kısmını, emekli askerleri, bazı sendika üyelerini (özellikle DİSK, KESK) ve meslek odalarını kapsar.

Siyasi temsilcileri, öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve İyi Parti’dir. Ancak Kürt siyasi hareketi içinde de seküler bir tabanın varlığı bilinmektedir (özellikle batıdaki entelektüel çevreler). Coğrafi olarak seküler mahalle, Türkiye’nin sahil şeridinde yoğunlaşır: İzmir (yüzde 40’ın üzerinde CHP oyu), Muğla, Antalya, Ege ve Akdeniz kıyıları, ayrıca büyükşehirlerin belirli semtleri (İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy; Ankara’da Çankaya; Bursa’da Nilüfer; Adana’da Çukurova, Seyhan’ın bazı mahalleleri) ve üniversite kentleri (Eskişehir, Bolu gibi).

Seküler mahallenin en büyük stratejik sorunu, demografik olarak giderek küçülen bir blok olmasıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, kırsal nüfus azalmakta, ancak kırsal alanlardan kentlere göç eden nüfus çoğunlukla muhafazakâr değerler taşımaktadır. Ayrıca seküler blok, kendi içinde derin bölünmelere sahiptir: Kemalistler, sosyal demokratlar, liberaller, sağ milliyetçiler (İyi Parti) ve Alevi örgütleri arasında ciddi strateji farklılıkları bulunmaktadır. 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı yüzde 47,8’lik oyun (ikinci turda) büyük ölçüde seküler bloğun birleşmesiyle mümkün olmuştur, ancak bu birleşme 2024 yerel seçimlerinde yeniden dağılmıştır.

2.2 İslamcı Muhafazakâr Mahalle

İslamcı/muhafazakâr mahalle, AK Parti’nin ana tabanını ve Türkiye siyasetindeki en büyük kimlik bloğunu oluşturmaktadır. Ancak “İslamcı” etiketi tartışmalıdır, çünkü AK Parti kurulduğu 2001 yılından itibaren kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamış, 2010’lu yılların ortalarından itibaren ise “yerli ve milli” söylemiyle milliyetçilikle dini sentezlemiştir.

Bu bloğun temel değerleri arasında dindarlık (özellikle Sünni İslam), aile kurumuna bağlılık, gelenekçilik, devlete sadakat ve “dış güçlere” karşı duruş yer alır. Sosyolojik olarak, İslamcı mahalle Anadolu’nun iç kesimlerindeki küçük ve orta ölçekli şehirlerde (Konya, Kayseri, Erzurum, Kahramanmaraş, Sivas, Yozgat, Çorum), büyükşehirlerin dönüşüm geçirmiş varoşlarında (İstanbul’da Başakşehir, Esenler, Sultangazi, Pendik; Ankara’da Keçiören, Mamak, Yenimahalle’nin bir kısmı; İzmir’de Buca, Karabağlar, Bornova’nın bir kısmı) ve Karadeniz’in iç kesimlerinde (Giresun, Ordu, Gümüşhane) yoğunlaşmıştır.

Bu bloğun en önemli özelliği, güçlü bir “mağduriyet” ve “ötekileştirilme” algısına dayanmasıdır. 1997’deki 28 Şubat post-modern darbesi, başörtüsü yasağı, imam hatip okullarına getirilen katsayı engeli gibi tarihsel travmalar, bu bloğun hafızasında hâlâ canlıdır. AK Parti, bu travmayı sürekli olarak güncel tutmayı başarabilen bir siyasi aktördür. Her seçim, “dindarların yeniden mağdur edilmesi” korkusunu tetikleyerek tabanı mobilize etmektedir.

AK Parti’nin İslamcı mahalledeki oy oranı, genel seçimlerde yüzde 40-50 bandında seyretmektedir. 2023 seçimlerinde AK Parti’nin oy oranı yüzde 35,6 olarak gerçekleşmiş, ancak Cumhur İttifakı içinde MHP’nin katkısıyla birlikte toplam muhafazakâr-milliyetçi oy yüzde 49,5’e ulaşmıştır. Bu, İslamcı mahallenin tek başına iktidar için yeterli olmadığını, ancak milliyetçi blokla ittifak halinde seçim kazanılabileceğini göstermektedir.

2.3 Türkçü Milliyetçi Mahalle

Türkçü mahalle, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve İyi Parti arasında bölünmüş durumdadır. Ancak ideolojik olarak bu iki partinin tabanı arasında belirgin farklar vardır. MHP tabanı daha muhafazakâr, daha devletçi ve AK Parti’ye daha yakınken; İyi Parti tabanı daha seküler, daha liberal ve CHP’ye daha yakındır. Bununla birlikte, her iki bloğun ortak paydası Türk milliyetçiliği, ülkücülük ve “vatan-millet-devlet” üçlemesine duyulan bağlılıktır.

Türkçü mahallenin coğrafi dağılımı, Anadolu’nun orta kesimlerinde (Kırşehir, Kırıkkale, Yozgat, Aksaray), Batı Karadeniz’de (Kastamonu, Sinop, Çankırı), Doğu Karadeniz’de (Artvin, Rize’nin bazı ilçeleri) ve bazı illerdeki küçük esnaf, memur ve işçi kesimlerinde yoğunlaşır. Ayrıca büyükşehirlerin kenar semtlerinde de Türkçü bir taban bulunmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin siyasi tarihi boyunca en önemli dönüşümü, 2015 sonrasında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin AK Parti ile kurduğu Cumhur İttifakı ile yaşanmıştır. 2015 Haziran seçimlerinde MHP yüzde 16,5 oy alırken, Kasım seçiminde bu oran yüzde 11,9’a gerilemiştir. İttifak stratejisi sayesinde milliyetçi oyların önemli bir kısmı, doğrudan MHP’ye değil, ancak Cumhur İttifakı kanalıyla AK Parti iktidarını desteklemeye yönelmiştir.

2024 yerel seçimlerinde MHP yüzde 7,3, İyi Parti ise yüzde 3,7 oy almıştır. Bu rakamlar, Türkçü mahallenin tek başına iktidar olma kapasitesi bulunmadığını, ancak bir ittifakın parçası olarak kritik bir denge unsuru olduğunu göstermektedir.

2.4 Kürt Siyaseti Mahallesi

Kürt siyaseti mahallesi, günümüzde DEM Parti (Yeşil Sol Parti olarak da bilinir) etrafında şekillenmektedir. Bu bloğun tabanı, etnik kimliği Kürt olan seçmenlerden oluşur, ancak bu homojen bir blok değildir. Kürt seçmenin bir kısmı AK Parti’ye (özellikle dindar Kürtler), bir kısmı CHP’ye (özellikle seküler entelektüel Kürtler), bir kısmı da DEM Parti’ye oy vermektedir.

Kürt siyasi hareketinin temel talepleri şunlardır: anadilde eğitim, Kürt kimliğinin anayasal tanınması, yerel yönetimlerde özerklik (kimi zaman “demokratik özerklik” kavramıyla), siyasi tutukluların serbest bırakılması ve Kürtçenin kamusal alanda kullanımının önündeki engellerin kaldırılması. Bu taleplerin bir kısmı (“terörle ilişkilendirme” nedeniyle) Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından suçlaştırılmakta, birçok DEM Partili belediye başkanı görevden alınmakta, milletvekilleri tutuklanabilmektedir.

Coğrafi olarak Kürt siyaseti mahallesi, Türkiye’nin güneydoğusunda (Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkâri, Mardin, Batman, Siirt, Muş, Bitlis, Ağrı, Iğdır) yoğunlaşır. Ayrıca batıdaki büyük şehirlere (İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Mersin, Antalya) göç eden Kürt nüfusun yoğun olduğu mahallelerde de DEM Parti ciddi oy oranlarına ulaşabilmektedir.

AK Parti’nin Kürt oylarındaki performansı, inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. 2002-2015 arası “çözüm süreci” döneminde AK Parti, Kürt illerinde oylarını ciddi oranda artırmış, hatta Diyarbakır gibi sembolik kentlerde yüzde 45’lere kadar yükselmiştir. Ancak 2015 sonrasında sürecin çökmesi, şiddetin tırmanması ve OHAL uygulamalarıyla birlikte bu oylar büyük ölçüde HDP/DEM Parti’ye geri dönmüştür. 2023 seçimlerinde DEM Parti (Yeşil Sol Parti listesiyle) yüzde 8,8 oy almıştır. Bu oran, Kürt siyaseti mahallesinin parlamentoda temsil edilme kapasitesini göstermekle birlikte, tek başına iktidar için yeterli olmadığını da ortaya koymaktadır.

Bölüm 3: İsim, Mezhep, Dil, Irk Üzerinden Siyaset: Mekanizmalar ve Sonuçlar

Türkiye’de kimlik siyaseti, yalnızca soyut kimlik tanımlarından ibaret değildir. Gündelik hayatın her alanına nüfuz etmiş, bazen açık bazen örtük mekanizmalarla işleyen bir sistemdir. Bu bölümde, isimler, mezhep, dil ve “ırk” (burada etnik köken anlamında) üzerinden siyasetin nasıl yapıldığı analiz edilecektir.

3.1 İsimler Üzerinden Siyaset

Türkiye’de bir bireyin adının, o bireyin siyasi ve toplumsal hayattaki konumunu belirleme gücü vardır. “Ahmet”, “Mehmet”, “Mustafa”, “Ali”, “Hüseyin”, “Fatma”, “Hatice”, “Zeynep” gibi geleneksel Türk-İslam isimleri, genellikle muhafazakâr kimlikle ilişkilendirilirken; “Deniz”, “Çağdaş”, “Ekin”, “Kaya”, “Sarp”, “Bengisu”, “Aylin”, “Deniz” gibi isimler daha seküler bir kimliği ima eder. Öte yandan, “Berivan”, “Rojda”, “Dilsa”, “Dilber”, “Agit”, “Rojhat”, “Zinar” gibi Kürtçe kökenli isimler ise etnik bir aidiyeti çağrıştırır.

İsimler üzerinden yapılan ayrımcılık, özellikle iş başvurularında, kredi başvurularında, kamu kurumlarındaki muamelede ve hatta askerlik çağrılarında belgelenmiştir. 2021 yılında yapılan bir saha araştırmasına göre, aynı özgeçmişe sahip iki adaydan “Mehmet” isimli adayın iş görüşmesine çağrılma oranı, “Berivan” isimli adaya göre üç kat daha fazladır. Bu, isimlerin birer “kimlik kartı” haline geldiğini ve siyasetin bu ayrımı meşrulaştırdığını göstermektedir.

3.2 Mezhep Üzerinden Siyaset

Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 85-90’ı Sünni, yüzde 10-15’i Alevi’dir. Bu iki mezhep arasındaki gerilim, Cumhuriyet tarihi boyunca farklı dönemlerde patlak vermiş (en son 1978 Maraş, 1993 Sivas katliamları), günümüzde ise daha çok sembolik ve kurumsal bir ayrışma olarak devam etmektedir.

Mezhep siyasetinin en belirgin tezahürü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) yapısı ve bütçesidir. DİB, yalnızca Sünni İslam’ın Hanefi mezhebine göre hizmet vermekte, Alevi Cemevleri’ni ibadethane olarak tanımamakta ve Alevi dedelerine herhangi bir maddi destek sağlamamaktadır. 2023 yılında DİB’in bütçesi yaklaşık 35 milyar TL iken, Cemevleri’ne ayrılan bütçe 150 milyon TL’nin altında kalmıştır.

Siyasi partiler açısından bakıldığında, AK Parti tabanı ezici çoğunlukla Sünni’dir. CHP ise Alevi seçmenin en yoğun destek verdiği partidir. 2010’lu yıllarda AK Parti hükümetinin Alevi açılımı girişimleri sonuçsuz kalmış, 2020’lerde ise bu konu neredeyse tamamen gündemden düşmüştür. Mezhep siyaseti, seçim dönemlerinde sıklıkla kullanılan bir kozdur: “Cemevleri cami olacak”, “Aleviler devleti ele geçirmek istiyor” gibi söylemler, hem Sünni hem Alevi tabanın mobilize edilmesinde etkili olmaktadır.

3.3 Dil ve Irk (Etnik Köken) Üzerinden Siyaset

Türkiye’de resmî ideoloji, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk’tür” anlayışını uzun yıllar benimsemiş, bu nedenle etnik farklılıkların görünür kılınması bile tabu sayılmıştır. Günümüzde ise etnik kimlik, siyasetin en belirleyici değişkenlerinden biri haline gelmiştir.

Dil üzerinden siyaset, Kürtçe başta olmak üzere anadilde eğitim hakkının tanınmaması, seçim propaganda dillerine getirilen kısıtlamalar ve kamu kurumlarında Türkçe dışında bir dilin kullanılmasının cezai yaptırımlara tabi olması şeklinde kendini gösterir. 2016’dan bu yana, DEM Parti’nin seçim şarkıları, afişleri ve sloganları nedeniyle yüzlerce davası açılmıştır.

“Irk” kavramı üzerinden yapılan siyaset daha örtüktür. Doğrudan “Türk ırkı” söylemi, aşırı milliyetçi çevrelerle sınırlıdır. Ancak “yerli ve milli”, “alnında hilal olan”, “torunları şehit olan” gibi ifadeler, etnik bir dışlamayı içeren kodlardır. Bu kodlar, seçim dönemlerinde “dış güçler”, “Haç ittifakı”, “terör belası” gibi kavramlarla birleştiğinde, hem milliyetçi hem de dindar tabanı bir arada mobilize edebilmektedir.

Bölüm 4: AK Parti “Hiç Seçim Kaybetmez” mi? İddianın Sınanması

Makalenin girişinde dile getirilen en iddialı tez şuydu: Irk, dil, din, mezhep, siyasi görüşler ve isimler üzerinden siyaset yapıldığı sürece AK Parti hiç seçim kaybetmez. Bu bölümde bu tez, hem teorik hem de ampirik olarak sınanacaktır.

4.1 AK Parti’nin Yapısal Avantajları

AK Parti’nin seçim kazanmasını kolaylaştıran yapısal faktörler şunlardır:

Medya tekeli: Türkiye’de televizyon izlenme oranlarının yaklaşık yüzde 70’i, gazete tirajlarının yüzde 80’i, dijital haber sitelerinin en çok ziyaret edilenlerinin yüzde 60’ı hükümete yakın medya gruplarının (Turkuvaz, Demirören, Kalyon, Albayrak, Ethem Sancak’a bağlı medya) kontrolündedir. Kamu televizyonu TRT, özellikle seçim dönemlerinde doğrudan hükümetin sözcülüğünü yapmaktadır.

Yargının siyasallaşması: Özellikle 2016 darbe girişimi sonrasında yapılan OHAL düzenlemeleriyle birlikte, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığı ciddi biçimde zedelenmiştir. 2019 İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesi kararı, yargının seçim sürecine doğrudan müdahalesinin en çarpıcı örneğidir.

Seçim barajı ve ittifak sistemi: 2017 anayasa değişikliği sonrasında getirilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde, milletvekili seçim barajı önce yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürülmüş, ancak ittifak sistemi sayesinde büyük partilerin oyları korunmuştur. Cumhur İttifakı (AK Parti+MHP+YRP bazı seçimlerde), küçük partilerin meclise girmesini zorlaştıran bu sistemden en fazla yararlanan aktördür.

Ekonomi-popülizm dengesi: AK Parti, seçim öncesi dönemlerde asgari ücrete zam, memur maaşlarına iyileştirme, emekli ikramiyeleri, tarımsal destekler, faiz indirimleri ve kredi kolaylıkları gibi popülist uygulamalarla dar gelirli seçmenin sadakatini satın alma konusunda oldukça başarılıdır. 2023 seçimleri öncesinde Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi ve deprem bölgesine yönelik hızlı destekler, bu stratejinin örnekleridir.

Kimlik siyasetinin kitlesel desteği: AK Parti, Türkiye’nin en büyük kimlik bloğu olan muhafazakâr dindar Sünni bloğun doğal temsilcisi olarak, bu tabanın desteğini hiçbir koşulda kaybetmemiştir. “Mağduriyet” söyleminin sürekli canlı tutulması, tabanın seçimden seçime daha da kenetlenmesini sağlamaktadır.

4.2 “Hiç Kaybetmez” İddiasının Ampirlik Olarak Sınanması

Yukarıdaki avantajlara rağmen, AK Parti’nin “hiç seçim kaybetmediği” iddiası tarihsel olarak yanlıştır. AK Parti, yerel seçimlerde defalarca kaybetmiştir:

  • 2019 yerel seçimleri: AK Parti, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Mersin, Aydın, Muğla, Balıkesir, Manisa, Denizli gibi büyükşehirleri muhalefete (CHP’ye) kaybetmiştir. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı seçim, YSK tarafından iptal edilmiş ve yenilenen seçimde de İmamoğlu yine kazanmıştır.

  • 2024 yerel seçimleri: AK Parti yine İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Adana, Mersin, Balıkesir, Denizli, Manisa, Kütahya, Eskişehir gibi illeri kaybetmiştir. Önceki seçimlerde kazandığı birçok Anadolu kentinde oy oranları ciddi biçimde düşmüştür. AK Parti’nin 2024’teki toplam oy oranı yüzde 35,5 ile, kurulduğu günden bu yana en düşük seviyesine gerilemiştir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise AK Parti’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan, 2023 seçimlerinde ilk turda yüzde 49,5 oy almış, ancak ikinci turda yüzde 52,2 ile kazanabilmiştir. Eğer muhalefet ilk turda birleşik bir aday çıkarabilseydi (altılı masa dağılmasaydı), Erdoğan’ın ilk turu kazanması mümkün olmayabilirdi.

Bu veriler, AK Parti’nin “yenilmez” olmadığını, ancak mevcut kimlik siyaseti ortamında muhalefetin onu yenmesinin çok zor olduğunu göstermektedir. 

Doğru ifade şu olmalıdır: AK Parti, içinde bulunduğumuz kimlik siyaseti yapısı değişmeden, yapısal avantajlarını koruyarak ve muhalefet bölünmüş kaldığı sürece, seçimleri kazanmaya devam edecek gibi görünmektedir. Ancak bu, mutlak bir “hiç kaybetmez” iddiasından ziyade, yüksek bir kazanma ihtimalidir.

Sonuç

Türkiye siyaseti, 2002’den bu yana derin bir kimlik kutuplaşması içinde şekillenmektedir. Seküler, muhafazakâr, milliyetçi ve Kürt kimlik blokları arasında yaşanan bu “mahalle kavgası”, seçim sonuçlarını rasyonel tercihlerin ötesinde belirlemektedir. AK Parti, Türkiye’nin en büyük kimlik bloğu olan muhafazakâr dindar Sünni tabanın ve milliyetçi tabanın önemli bir kısmının temsilcisi olarak, medya, yargı, seçim sistemi ve ekonomi-popülizm gibi yapısal avantajlara da sahiptir.

Ancak “AK Parti hiç seçim kaybetmez” iddiası, yerel seçim yenilgileriyle çelişmektedir. AK Parti, 2019 ve 2024’te Türkiye’nin en büyük kentlerini muhalefete kaptırmış, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerini yalnızca ikinci turda ve sınırlı bir farkla kazanabilmiştir. Bu, AK Parti’nin kırılgan olduğunu ve doğru koşullar altında –ekonomik krizin derinleşmesi, muhalefetin birleşmesi, genç seçmenlerin kimlik siyasetine mesafeli duruşu– seçim kaybedebileceğini göstermektedir.

Macaristan ile kurulan paralellik ise zayıftır. Macaristan’ın homojen toplum yapısı, Türkiye’nin çok katmanlı etnik ve mezhepsel yapısıyla karşılaştırılamaz. Türkiye’deki “mahalle kavgası”, Macaristan’daki iki kutuplu siyasi yarıştan çok daha karmaşık ve derindir.

Sonuç olarak, Türkiye’de kimlik siyaseti yapısı değişmediği sürece, AK Parti’nin seçimleri kazanma ihtimali yüksektir, ancak bu kesinlik ifade etmez. Demokrasinin güçlenmesi ve “mahalle kavgası”nın sona ermesi için, eşit vatandaşlık temelinde kurgulanmış laik bir anayasa, bağımsız bir yargı, özerk ve çoğulcu bir medya düzeni ve kimlikler üzerinden siyaset yapmayı caydıracak bir siyasi kültür dönüşümü gereklidir. Bu dönüşüm gerçekleşmediği sürece, Türkiye siyaseti mahalle kavgasının gölgesinde, kimliklerin esir aldığı bir arenada varlığını sürdürecektir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki Bin Yirmi Altı Dünyasında İşçi, Köylü ve Emeğin Onuru

"Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş değer emek üreter...