"İtham Ediyorum": Yeşilçam'da Bir Adalet Alegorisi ve Marksist Bir Çözümleme
Özet
Bu makale, Orhan Elmas'ın yönettiği, 1972 yapımı "İtham Ediyorum" filmini, Marksist teori ışığında kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Film, yüzeyde bir adalet ve ahlak gerilimi olarak okunsa da, derininde Türkiye'nin 1970'lerdeki sınıfsal çatışmalarını, devlet aygıtlarının ideolojik işlevini, burjuva hukuk sisteminin sınıfsal karakterini ve meta fetişizmini ele veren zengin bir metindir. Savcı Aydın'ın bireysel dramı üzerinden, bir bütün olarak toplumsal yapının, üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin bireyin bilincinde yarattığı yabancılaşmanın bir eleştirisi sunulmaktadır. Makale, filmin karakterlerini, olay örgüsünü ve temalarını; sınıf mücadelesi, devletin baskı ve rıza aygıtları, yabancılaşma, yanlış bilinç ve ideoloji kavramları üzerinden okuyarak, "İtham Ediyorum"u sadece bir suç hikayesi değil, aynı zamanda kapitalist toplumun bir alegorisi olarak yorumlamaktadır.
Giriş: Film ve Teorik Çerçeve
"İtham Ediyorum", Türk sinemasının altın çağı olan 1970'lerin sosyal ve politik gerilimlerinin yoğun bir şekilde hissedildiği bir dönemde çekilmiştir. Bu dönem, sağ-sol çatışmalarının, işçi hareketlerinin yükselişinin ve toplumsal yapıdaki hızlı dönüşümlerin damgasını vurduğu yıllardır. Film, bu tarihsel arka plana doğrudan atıfta bulunmasa bile, onun izlerini taşır. Yeşilçam'ın popüler sinema anlayışı içinde şekillenmiş bu yapım, aslında burjuva hukuk sisteminin, aile kurumunun ve bireysel vicdanın sınıfsal temellerini sorgulamak için verimli bir zemin sunar.
Marksist teori, özellikle Louis Althusser'in "Devletin İdeolojik Aygıtları" (DİA) ve "Baskı Aygıtları" (DA) ayrımı, bu analizin temel dayanak noktalarından birini oluşturacaktır. Althusser'e göre, devlet iktidarını sürdürmek için sadece polis, ordu, mahkemeler gibi baskı aygıtlarını değil, aynı zamanda din, eğitim, aile ve kültür (sinema dahil) gibi ideolojik aygıtları da kullanır. Bu aygıtlar, egemen sınıfın ideolojisini "doğal" ve "evrensel"miş gibi sunarak, bireylerin bu düzene rıza göstermesini sağlar. "İtham Ediyorum"da mahkeme (bir DA) ve aile (bir DİA) kurumlarının iç içe geçmişliği, bu kavramları somutlaştırmak için mükemmel bir örnek teşkil eder.
Ayrıca, Karl Marx'ın yabancılaşma kavramı, özellikle Savcı Aydın ve eşi Selma karakterleri üzerinden incelenecektir. Aydın, mesleği ve toplumsal rolü ile özbenliği arasında yabancılaşmış bir bireydir. Selma ise, kapitalist toplumun yarattığı psikolojik baskılar sonucu kendi gerçekliğinden kopmuştur. György Lukács'ın tipiklik kavramı ise, karakterlerin sadece bireyler olarak değil, temsil ettikleri sınıfsal konumlar ve tarihsel momentler bağlamında analiz edilmesine olanak tanıyacaktır.
Bu makale, aşağıdaki soruları sorarak ilerleyecektir:
"İtham Ediyorum" filmindeki adalet sistemi, Marksist bir perspektiften nasıl okunabilir? Burjuva hukuku, sınıf çıkarlarını nasıl meşrulaştırır?
Savcı Aydın karakteri, devlet aygıtı içindeki bir bireyin yaşadığı çelişki ve yabancılaşmayı nasıl temsil eder?
Fatma ve Selma karakterleri, 1970'ler Türkiye'sindeki farklı sınıfsal konumlardaki kadınların durumunu nasıl yansıtır?
Film, aile kurumunu bir ideolojik aygıt olarak nasıl resmeder ve bu kurum nasıl bir krize sürüklenir?
"İtham Ediyorum", bir Yeşilçam filmi olarak, seyirciye nasıl bir "yanlış bilinç" sunar veya mevcut düzene eleştirel bir bakış geliştirme imkanı verir?
1. Bölüm: Burjuva Hukukunun Maskesi: Mahkeme ve Sınıfın Görünmez Eli
Film, adı üstünde, bir "itham" ile başlar. Sanık Fatma, cinayetle suçlanmaktadır. Görünürdeki mesele, bir suçun failinin bulunması ve cezalandırılmasıdır. Ancak Marksist bir okuma, hukuk sisteminin tarafsız ve evrensel bir adalet dağıtıcısı olmadığını, aksine egemen sınıfın çıkarlarını koruyan ve meşrulaştıran bir yapı olduğunu iddia eder.
Hukuk ve Üretim İlişkileri: Marx ve Engels, hukukun, egemen üretim ilişkilerinin bir yansıması olduğunu belirtir. Hukuk, mülkiyet ilişkilerini güvence altına almak, sınıflar arası çatışmayı düzenlemek ve burjuva mülkiyet anlayışını "doğal hak" haline getirmek işlevi görür. Filmdeki cinayet davası, bu soyut ilkenin somut bir tezahürüdür. Dava, toplumsal ilişkilerden soyutlanmış, tek tek bireylere indirgenmiş bir olay olarak sunulur. Oysa suçun kökenleri, toplumsal eşitsizlikler, sınıfsal baskılar ve ekonomik zorluklar gibi daha geniş bağlamlarda aranmalıdır. Filmin, Fatma'nın geçmişine inerek bu bağlamı kısmen de olsa araştırması, sistemin bu "görünmez" nedenlerini görünür kılma çabası olarak okunabilir. Ancak nihai yargılama, yine bu nedenleri görmezden gelen, sadece "kanıt"lara dayanan burjuva hukuku çerçevesinde gerçekleşir.
Baskı Aygıtı Olarak Mahkeme: Althusserci terminolojiyle mahkeme, bir Devlet Baskı Aygıtı'dır. Fiziksel şiddet tekelinin (polis) topladığı delilleri yorumlayarak meşru şiddeti (hapishane) uygulama yetkisine sahiptir. Savcı Aydın, bu aygıtın bir memurudur. Onun görevi, toplum sözleşmesini ve mülkiyet haklarını ihlal ettiği iddia edilen bireyi cezalandırarak sistemin devamlılığını sağlamaktır. Hulusi Kentmen'in oynadığı Başsavcı karakteri ise, bu sistemin katı, değişmez ve bürokratik yüzünü temsil eder. O, bireysel vicdandan ziyade, "kanun" ve "delil" ile hareket eder; sistemin işleyişinin kişiselleştirilmiş halidir.
Delillerin Fetişizmi ve Gerçeğin İnşası: Burjuva hukuku, "nesnel delil" kavramına tapar. Filmde Savcı Aydın'ın elindeki delillerin Fatma'yı suçlamaya "yetecek kadar güçlü" olduğu vurgulanır. Bu, hukukun bilimsel ve tarafsız olduğu yanılsamasını yaratır. Ancak, delillerin toplanması, yorumlanması ve sunuluşu kaçınılmaz olarak sınıfsal önyargılarla şekillenir. Fatma'nın sosyo-ekonomik konumu, onun "suçlu" olarak yapılandırılmasını kolaylaştıran bir faktör olabilir. Marksist analiz, bu "delil fetişizmini", meta fetişizmi ile paralel okur. Nasıl ki metalar, üretim süreçlerindeki emek ilişkilerini gizlerse, hukuki deliller de altında yatan toplumsal ve sınıfsal gerçeklikleri gizler. Gerçek, mahkeme salonunda hukukun diline ve prosedürlerine göre inşa edilir, mutlak ve tarafsız bir şekilde keşfedilmez.
2. Bölüm: Savcı Aydın: Devlet ile Özbenlik Arasında Sıkışmış Bir Tipik Karakter
Kartal Tibet'in canlandırdığı Savcı Aydın, filmdeki en karmaşık ve diyalektik karakterdir. O, Lukács'ın deyimiyle tipik bir karakterdir: 1970'ler Türkiye'sinde, devlet aygıtı içinde yer alan, modern, kentli, orta sınıf bir aydının çelişkilerini ve yabancılaşmasını temsil eder.
Sınıfsal Konum ve Yabancılaşma: Aydın, sistemin bir parçasıdır. Mesleği, onu toplumun üzerinde, yargılayıcı bir konuma yerleştirir. Ancak, Fatma davası onu bu konumdan sarsar. İlk başta, sistemin rasyonalitesiyle ("deliller konuşur") hareket eden Aydın, araştırdıkça kendi mesleğinin ve inandığı adalet anlayışının yabancılaştırıcı doğasıyla yüzleşir. Bu, Marx'ın dört yabancılaşma biçiminden kendi etkinliğinden ve emeğinin ürününden yabancılaşma ile benzerlik taşır. Aydın'ın emeğinin ürünü (yargılama süreci ve olası bir mahkumiyet), onun kontrolünden çıkar ve kendisine yabancı, hatta düşman bir güç olarak karşısına dikilir. Vicdanı ile görevi arasında sıkışması, bu yabancılaşmanın dramatik tezahürüdür.
Devletin İdeolojik Sözcüsünden Eleştirel Aydına Doğru: Aydın başlangıçta, devletin ideolojisinin bir sözcüsüdür. Kanunlar ve deliller, onun için mutlak gerçekliklerdir. Ancak, olaylar derinleştikçe, bu ideolojik kabuk çatlamaya başlar. Eşi Selma'nın geçmişi ile Fatma'nın davası arasındaki paralellikleri fark etmesi, onu "resmi gerçeklik"in ötesine bakmaya zorlar. Bu süreç, İtalyan Marksist Antonio Gramsci'nin "organik aydın" kavramına doğru bir evrimi andırır. Organik aydın, kendi sınıfının çıkarlarının savunucusu olmak yerine, ezilen sınıfların bilincini yansıtabilen ve mevcut hegemonyayı eleştirebilen aydındır. Aydın'ın "Acaba gerçek katil kendi eşi midir?" ve "Savcılık görevinden ayrılmalı ve suçlanan kadın lehine şahitlik mi yapmalıdır?" soruları, bu dönüşümün işaretleridir. Bu, bireysel bir vicdan muhasebesinden ziyade, içinde bulunduğu sınıfsal konum ve ideolojiden bir kopuş çabasıdır.
Ataerkil İktidarın Temsilcisi Olarak Aydın: Aydın'ın ikili iktidar konumu vardır: biri devletten gelen (savcı), diğeri aileden gelen (koca). Eşi Selma'nın psikolojik sorunları karşısındaki tutumu, onun ataerkil bir figür olarak da konumlandırıldığını gösterir. Selma'nın tedavisini yönlendirmesi, onu "korumaya" çalışması, burjuva ailesindeki eril tahakkümün bir yansımasıdır. Ancak, bu tahakküm de krize girer. Selma'nın hastalığı, Aydın'ın kontrol edemediği bir alandır ve bu, onun hem aile içindeki hem de mesleki iktidarının sarsılmasına neden olur.
3. Bölüm: Kadınların Sınıfsal Çıkmazı: Fatma ve Selma'nın Diyalektiği
Film, iki ana kadın karakter, Fatma ve Selma üzerinden, farklı sınıfsal konumlardaki kadınların maruz kaldığı baskı biçimlerini resmeder. Bu iki karakter, birbirinin antitezi gibi görünse de, aslında aynı ataerkil-kapitalist sistemin farklı tezahürleridir.
Fatma: Ezilen Sınıfın Kadını: Melda Sözen'in canlandırdığı Fatma, muhtemelen işçi sınıfından veya alt orta sınıftan gelen bir kadındır. Suçlandığı cinayet, onu devletin baskı aygıtlarının (polis, mahkeme) doğrudan hedefi haline getirir. Onun masumiyetine tanıklık edenler de kendi sosyal çevresindeki insanlardır. Fatma'nın dramı, maddi yoksunluklar ve toplumsal konumunun getirdiği kısıtlar içinde şekillenir. O, sistem için bir "numara", bir "dava dosyası"dır. Birey olarak varlığı, ancak bir suç şüphelisi olarak anlam kazanır. Bu, onun sınıfsal yabancılaşmasının en uç halidir.
Selma: Burjuva Kadınının Psikolojik Yabancılaşması: Hale Soygazi'nin oynadığı Selma ise, görünüşte mükemmel bir burjuva hayatı yaşamaktadır. Ancak, bu hayat onu ruhsal bir çöküntüye sürüklemiştir. Selma'nın hastalığı, kapitalist toplumun burjuva ailesi içindeki kadına biçtiği rolün yarattığı bir yabancılaşmadır. O, bir "süs" veya "eş" olmanın ötesinde bir kimlik geliştirememiştir. Marx'ın insanın kendi türsel varlığından yabancılaşması kavramı, Selma için oldukça uygundur. Yaratıcı etkinliklerden, toplumsal üretimden kopuk, eve hapsolmuş bir yaşam, onun insani potansiyellerini köreltmiş ve onu bir nevroz nesnesine dönüştürmüştür. Doktoru (Kayhan Yıldızoğlu), bu durumu tedavi etmeye çalışan bir "ideolog" gibidir; onu "normal" burjuva hayatına geri döndürmeyi amaçlar.
Kesişimsellik ve Suçun Gerçek Kaynağı: Filmin devrimci momenti, bu iki farklı sınıftan kadının kaderlerinin kesişmesidir. Savcı Aydın'ın fark ettiği bağlantı, sadece olaysal değil, yapısaldır. Suçun kaynağı, belki de doğrudan Selma'nın kendisi değil, onu hasta eden ve Fatma'yı savunmasız bırakan aynı toplumsal düzendir. Fatma, sistemin açık baskısına maruz kalırken; Selma, sistemin gizli, ideolojik baskısına maruz kalmıştır. Film, burjuva hukukunun, Fatma gibi görünür mağdurları cezalandırmaya odaklandığını, ancak Selma'nın maruz kaldığı sistemsel şiddeti göremediğini veya görmezden geldiğini ima eder. Bu, kapitalist toplumun, semptomları (suç) tedavi ederken, hastalığın kökünü (sınıfsal ve ataerkil yapı) görmezden gelişinin bir metaforudur.
4. Bölüm: Aile ve Diğer İdeolojik Aygıtlar: Rızanın Üretimi ve Krizi
Aile: Özel Bir İdeolojik Aygıt: Althusser için aile, en temel İdeolojik Devlet Aygıtlarından biridir. Bireylere, itaat, hiyerarşi ve mülkiyet gibi burjuva değerlerini aşılar. Aydın ve Selma'nın evi, başlangıçta bu "mükemmel" burjuva ailesinin bir modeli gibi sunulur. Ancak film, bu modeli hızla bir kriz alanına dönüştürür. Selma'nın psikolojik sorunları, ailenin "sığınak" değil, bir baskı mekanizması olabileceğini gösterir. Ailenin, bireyleri "özne" olarak çağıran (iyi eş, sadık kadın, güçlü koca gibi) ideolojik işlevi, burada iflas etmektedir.
Medya ve Kamuoyu: Filmde doğrudan görünmese de, "Tanıyan herkes Fatma’nın masumiyetine şahitlik eder" ifadesi, bir tür kamusal alan veya toplumsal rıza tartışmasını açar. Kamuoyu, bir başka ideolojik mücadele alanıdır. Egemen sınıfın medya aracılığıyla şekillendirdiği "kamuoyu", genellikle resmi söylemle uyumludur. Fatma'nın lehine olan bu şahitlikler, "alternatif" bir kamuoyunun varlığına işaret eder ki, bu da egemen ideolojinin mutlak olmadığını, sürekli bir mücadele alanı olduğunu gösterir. Gramsci'nin hegemonya kavramı burada devreye girer: Egemen sınıf, kendi dünya görüşünü toplumun geneline kabul ettirmek için sürekli bir mücadele verir. Fatma'nın masumiyetine dair inanç, bu hegemonyaya karşı bir direniş noktasıdır.
Sağlık Kurumu: Doktor karakteri ve Selma'nın tedavisi, tıp kurumunun da bir ideolojik aygıt olarak nasıl işlev görebileceğine dair ipuçları verir. Psikiyatri, bireyleri "topluma uyumlu" hale getirerek, var olan düzenin devamını sağlamaya hizmet edebilir. Selma'nın sorununun kökeni toplumsal iken, tedavi bireysel ve psikolojik düzlemde aranmaktadır.
5. Bölüm: Filmin Sınırları ve Eleştirel Potansiyeli: Bir Yeşilçam Ürünü Olarak "İtham Ediyorum"
"İtham Ediyorum"u analiz ederken, onun bir Yeşilçam melodramı olduğu gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Yeşilçam, ticari kaygılarla üretilen, genellikle bireyci, idealist ve statükoyu pekiştirici temalara yaslanan bir sinema anlayışıdır.
Bireyciliğin Zaferi mi, Sistemik Eleştiri mi?: Filmin sonu, kaçınılmaz olarak bireysel bir çözüme odaklanacaktır: Gerçek katil büyük ihtimalle bulunacak, Fatma temize çıkacak ve Aydın vicdanen rahatlayacaktır. Bu tür bir son, sistemik bir eleştiriyi yumuşatabilir. Sorun, hukuk sisteminin kendisinde değil, belki de sadece "yanlış uygulanmasında" veya "istisnai bir durumda" imiş gibi sunulabilir. Bu, Marksist bir perspektiften bakıldığında, filmin yanlış bilinç üretme potansiyelidir. Seyirci, adaletin nihayet tecelli etmesiyle rahatlar ve sistemin genel işleyişini sorgulamaz.
Eleştirel Okumanın Olanakları: Ancak diğer yandan, film, yukarıda detaylandırıldığı gibi, sistemik eleştirilere açık kapılar bırakmaktadır. Aydın'ın yaşadığı çelişki, ailenin çöküşü, iki kadının kesişen kaderleri, burjuva hukukunun katılığı gibi temalar, seyirciyi düşünmeye sevk edebilir. Film, "itham ediyorum" derken, sadece bir katili değil, belki de bir yaşam biçimini, bir adalet anlayışını, bir toplumsal yapıyı da dolaylı olarak itham etmektedir. Bu çelişki, Frankfurt Okulu düşünürlerinin popüler kültür ürünleri için söylediği gibi, onun hem bir "toplumsal yapıştırıcı" hem de potansiyel bir "eleştiri aracı" olabileceğini gösterir.
Sonuç
"İtham Ediyorum", 1970'ler Türk sinemasının sığ bir suç melodramı olmanın ötesine geçen, derinlikli bir toplumsal belge ve felsefi bir metindir. Marksist bir bakış açısıyla incelendiğinde, filmdeki mahkeme sahneleri sadece bir cinayet davasını değil, burjuva hukukunun sınıfsal karakterini sahneler. Savcı Aydın'ın iç çatışması, bir devlet aygıtı içindeki bireyin yaşadığı yabancılaşmanın ve o aygıttan özgürleşme çabasının tipik bir temsilidir. Fatma ve Selma karakterleri ise, ataerkil kapitalizmin farklı sınıflardan kadınlar üzerindeki farklılaşan ama aynı derecede yıkıcı etkilerini gözler önüne serer.
Film, Althusserci anlamda Devletin Baskı ve İdeolojik Aygıtlarının (hukuk, aile, sağlık) nasıl iç içe geçtiğini ve nasıl bir kriz anında çatladığını resmeder. Nihai anlamda, "İtham Ediyorum", adaletin soyut bir kavram olmadığını, onun maddi koşullarını, sınıfsal temellerini ve ideolojik işlevlerini anlamadan gerçek bir adaletin tesis edilemeyeceğine dair güçlü bir argüman sunar. Bu film, seyircisinden sadece "Katil kim?" diye sormaz, aynı zamanda "Adalet nedir?", "Hukuk kimin için vardır?" ve "Gerçek suç nerededir?" gibi çok daha radikal soruları sordurtma potansiyelini taşır. Bu yönüyle, Türk sinema tarihinin en ilginç Marksist alegorilerinden biri olmayı hak etmektedir.
Kaynakça
Althusser, Louis. (1970). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (Çev: Yusuf Alp, Mahmut Özışık). İstanbul: İthaki Yayınları.
Marx, Karl & Engels, Friedrich. (1848). Komünist Parti Manifestosu. (Çeşitli baskılar).
Marx, Karl. (1844). 1844 El Yazmaları. (Çev: Ahmet Fethi). İstanbul: Sol Yayınları.
Lukács, György. (1971). Roman Kuramı. (Çev: Ahmet Cemal). İstanbul: Metis Yayınları.
Gramsci, Antonio. (1971). Hapishane Defterleri (Seçmeler). (Çev: Adnan Cemgil). İstanbul: Onur Yayınları.
Abisel, Nilgün. (1994). Türk Sineması Üzerine Yazılar. Ankara: Phoenix Yayınevi.
Dorsay, Atilla. (1993). Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Scognamillo, Giovanni & Demirhan, Metin. (2006). Erotik Türk Sineması. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. (Bu kaynak dönemin sinema endüstrisi bağlamı için faydalıdır).
Özgüç, Agah. (2008). Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü. İstanbul: Horizon International.
Scognamillo, Giovanni. (2003). Türk Sinema Tarihi. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Scognamillo, Giovanni. (1990). Türk Sinemasında Kötüler. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.
Scognamillo, Giovanni. (1987). Türk Sinemasında Kadın. İstanbul: Broy Yayınları.
Özön, Nijat. (1962). Türk Sineması Tarihi. İstanbul: Artist Yayınları.
Scognamillo, Giovanni. (1988). Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler. İstanbul: Broy Yayınları.
Maktav, H. Harika & Akbulut, H. Serdar. (2009). "Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik". İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S 29, s. 59-80.
Scognamillo, Giovanni. (1985). Türk Sinemasında 100 Unutulmaz Yönetmen. İstanbul: Broy Yayınları.
Özgüç, Agah. (1997). *Türk Filmleri Sözlüğü 1917-1997*. İstanbul: Sesam Yayınları.
Özön, Nijat. (1985). Karagözden Sinemaya: Türk Sineması ve Sorunları. Ankara: Kitle Yayınları.
Scognamillo, Giovanni. (1998). Türk Sinemasında Şiddet. İstanbul: Broy Yayınları.
Özgüç, Agah. (2004). Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi. İstanbul: Dünya Yayınları.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder