Yılanı Öldürseler: Töre, Sınıf ve Meta Olarak Kadın Bedeninin Marksist Bir İncelemesi
Giriş: Kurgu Değil, Gerçeklik Olarak "Töre"
Türkan Şoray'ın 1981 yapımı filmi Yılanı Öldürseler, ilk bakışta klasik bir "töre cinayeti" anlatısı olarak okunabilir. Ancak, filmin yüzeyindeki bu trajedi katmanları kazındığında, altında yatanın sadece bireysel bir dram değil, feodal bir toplum yapısının, sınıfsal dinamiklerin, mülkiyet ilişkilerinin ve kadın bedeninin bir meta olarak denetim altına alınmasının keskin bir eleştirisi olduğu görülür. Yaşar Kemal'in romanından sinemaya aktarılan bu hikaye, 1980'ler Türkiyesi'nin toplumsal gerçekliğini, özellikle de kırsaldaki çelişkileri anlamak için bir mercek işlevi görür. Bu makale, Yılanı Öldürseler filmini Marksist bir tarihsel perspektifle inceleyerek; töre denen olgunun sınıfsal temellerini, güzellik ve kadın bedeni üzerindeki mülkiyet çatışmalarını, feodal üretim ilişkilerinin birey psikolojisi ve toplumsal ahlak üzerindeki yıkıcı etkilerini ve nihayetinde devletin bu yapı içindeki konumunu analiz edecektir. Temel argümanımız şudur: Filmdeki şiddet, bireysel patolojilerin değil, çözülmekte olan feodal bir toplumun yapısal çelişkilerinin kaçınılmaz sonucudur.
1. Tarihsel Bağlam: 1980 Darbesi ve Kırsal Türkiye'nin Krizi
Filmin vizyona girdiği 1982 yılı, Türkiye'nin 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sert etkileri altında olduğu bir dönemdir. Darbe, sadece siyasi hayatı askıya almakla kalmamış, toplumsal muhalefeti ezmiş ve "Türk-İslam sentezi" ekseninde muhafazakar, otoriter bir milli kimlik inşasına girişmiştir. Bu dönemde, kırsal alandaki feodal kalıntılar, modern kapitalist ilişkilerin yayılmasıyla bir geçiş süreci yaşamaktadır. Yılanı Öldürseler, tam da bu geçiş sürecindeki sancıları anlatır.
Soru: Film, 1980'lerin Türkiye'si için nasıl bir alegori işlevi görebilir?
Tez: Filmdeki köy, 12 Eylül rejiminin "düzen" söylemini andıran, bireyi yok sayan, itaati dayatan ve her türlü farklılığı ("güzellik" gibi) bir tehdit olarak kodlayan kapalı bir toplum modelidir. Esme'nin "uğursuz" ilan edilmesi ve ortadan kaldırılmak istenmesi, sistemin kendi içindeki "anormallikleri" tasfiye etme mekanizmasını temsil eder. Hasan'ın annesini öldürmeye zorlanması, otoriter rejimlerin bireyleri kendi değerlerine ihanet etmeye zorlayan yapısıyla paralellik taşır.
2. Feodal Üretim İlişkileri ve Törenin Ekonomi Politiği
Marksist analizin temel taşlarından biri, bir toplumun "altyapısını" (üretim ilişkileri) oluşturan ekonomik modelin, onun "üstyapı" kurumlarını (hukuk, din, ahlak, töre) belirlemesidir. Yılanı Öldürseler'deki köy, tipik bir feodal/yarı-feodal toplum yapısı sergiler.
Toprak Ağalığı ve Sınıf Hiyerarşisi: Ahmet Mekin'in canlandırdığı Halim, köyün ağasıdır. Esme'yi istediği gibi alabilmesi, onun ekonomik ve sosyal gücünden kaynaklanır. Bu ilişki, toprak mülkiyetine dayalı bir sömürü ilişkisidir. Ağa, sadece toprağa değil, insanlara da sahiptir. Abbas'ın eşkıya kimliği, bu düzene bir başkaldırı olarak okunabilir. Ancak, Abbas'ın mücadelesi sınıfsal değil, bireysel ve romantiktir; hedefi sistemi yıkmak değil, sistemin sahip olduğu "metayı" (Esme'yi) ele geçirmektir.
Töre, Üstyapının Bir Aracı Olarak: Töre, bu filmde soyut bir gelenekler bütünü değil, iktidarı elinde bulunduran sınıfın (ağa ve onun etrafındaki klanın) çıkarlarını koruyan bir ideolojik aygıttır. Halim öldürüldüğünde, töre "kanın yerde kalmamasını" emreder. Ancak bu emir, gerçek suçlu olan Abbas'ın öldürülmesiyle yerine getirilmiş olmasına rağmen işlemez. Çünkü asıl tehdit, mülkiyet düzenini ve ataerkil denetimi sarsan Esme'dir. Töre, bu noktada açıkça sınıfsal bir işlev görür: Statükoyu, yani ağa ve onun ailesinin itibarını ve mülkiyet hakkını korumak.
Soru: "Kanı yerde kalan" Halim'in hortlaması neyi sembolize eder?
Antitez & Sentez: Hortlama motifi, sadece batıl bir inanç değildir. Marksist bir okumayla, bu, geçmişin üretim ilişkilerinin (feodalizmin) toplumun bilincinde nasıl bir ağırlık oluşturduğunun, onu nasıl esir aldığının metaforudur. "Geçmişin gelip bugüne musallat olması", feodal zihniyetin, toplumsal ilişkileri şekillendirmeye devam etmesidir. Halim'in ruhu, sömürücü sınıfın ideolojisinin, fiziksel varlığı ortadan kalksa bile toplumu nasıl kontrol etmeyi sürdürdüğünü temsil eder.
3. Meta Olarak Kadın Bedeni: Esme ve Değişim Değeri
Marksist teori, kapitalist toplumda her şeyin meta haline geldiğini öne sürer. Feodal toplumda ise kadın bedeni, bir mülkiyet ve itibar metasıdır. Esme karakteri, bu durumun trajik bir tezahürüdür.
Güzellik: Lanetli Bir Sermaye: Esme'nin en temel özelliği, olağanüstü güzelliğidir. Ancak bu güzellik, ona bir özerklik sağlamaz; tam tersine onu erkekler arasındaki mülkiyet mücadelesinin nesnesi haline getirir. Güzelliği, onun "değişim değeri"ni yükselten bir sermayedir. Bu sermaye, feodal düzen içinde onu güçlü kılmak şöyle dursun, tam bir "lanete" dönüşür.
Mülkiyet Mücadelesi: Film, Esme üzerinde üç erkek arasındaki bir mülkiyet mücadelesi olarak okunabilir:
Abbas: Duygusal ve fiziksel sahiplenme. Tutsaklık pahasına bedel öder, karşılığında mülkiyet hakkı talep eder.
Halim: Ekonomik ve sosyal güce dayalı yasal/zoraki mülkiyet. Törenin ve yasaların (köyün yasaları) onayladığı sahiptir.
Köylü/Toplu Erkeklik: Esme'nin bedeni üzerindeki kolektif denetim hakkı. O artık sadece Halim'in değil, "aile namusunun" ve nihayetinde "köyün namusunun" bir metası haline gelmiştir. Onun varlığı, toplumsal düzeni tehdit etmektedir.
Soru: Esme neden kaçmaz? Pasif bir kurban mıdır?
Eleştiri ve Çözümleme: Esme'nin kaçmama kararı, basitçe bir pasiflik olarak yorumlanamaz. Bu karar, onun annelik kimliği (Hasan) ve içselleştirdiği toplumsal kodlar arasında sıkışmışlığının bir ifadesidir. Marksist feminist bir bakışla, Esme, ataerkil ideolojinin kendisini nasıl "öznelliğinden arındırdığının" canlı kanıtıdır. Kendi arzusu (Abbas) ile toplumsal roller (anne, eş) arasında parçalanmıştır. Kaçış, onun için sadece fiziksel bir kaçış değil, aynı zamanda bu ideolojik hapishaneden bir kaçış anlamına da gelir ki, bu da neredeyse imkansızdır.
4. Devlet ve Sivil Toplumun İşbirliği: Jandarma ve Köylü
Marksist teoriye göre, devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir aygıttır. Filmde devlet, jandarma aracılığıyla temsil edilir.
Görünmez Devlet: Jandarma, Abbas'ı öldürdükten sonra sahneye girer. Ancak onlar gelene kadar köylü, "kanunun" yerini kendi elleriyle uygulamıştır. Bu, feodal toplumlarda devletin sınırlı varlığını ve asıl gücün geleneksel otoritelerde olduğunu gösterir.
İdeolojik Aygıt Olarak Köy: Louis Althusser'in "İdeolojik Devlet Aygıtları" kavramı burada devreye girer. Okul, din gibi kurumların yanı sıra, köyün kendisi de güçlü bir ideolojik aygıttır. Büyükanne (Aliye Rona), Mustafa (Yaman Okay) ve diğer köylüler, sürekli olarak Hasan'ın zihnini şekillendirerek, onu annesini öldürmeye ikna etmeye çalışırlar. Bu, devletin baskı aygıtına (jandarma) gerek kalmadan, ideolojik bir aygıt aracılığıyla toplumsal kontrolün sağlanmasıdır.
Soru: Jandarma neden Esme'nin öldürülmesine engel olmaz?
Analiz: Jandarmanın müdahale etmemesi, devletin kırsal alandaki gerçek politikasını yansıtır. Devlet, "düzeni" sağlama adına, yerel feodal güçlerle uzlaşır ve onların kendi iç işlerine müdahale etmez. Esme'nin öldürülmesi, devlet için bir "asayiş sorunu" değil, "töre meselesi" olarak görülür. Bu, devletin de töre gibi, ataerkil ve sınıfsal çıkarları nasıl koruduğunun bir göstergesidir.
5. Hasan: Proleter Değil, Psikolojik Yıkımın Çocuğu
Hasan, filmin trajedisinin en derin yaşandığı karakterdir. O, işçi sınıfından bir çocuk değil, feodal bir ailenin parçasıdır. Onun trajedisi, sınıfsal sömürüden ziyade, ideolojik sömürüdür.
Yabancılaşma: Karl Marx'ın yabancılaşma kavramı Hasan için merkezidir. Önce kendi annesinden, sonra kendi insanlığından yabancılaştırılır. Ona dayatılan görev, en temel insani bağı (anne-oğul bağını) koparmak üzere kurgulanmıştır.
İdeolojinin Kurbanı: Hasan, Althusserci anlamda "çağrı"ya (interpellation) maruz kalan pasif bir özne değildir. O, aktif bir mücadele verir. Annesiyle kaçmaya çalışır, köyü yakar. Bu, onun içselleştirmeye çalıştığı ideolojiye karşı bir isyandır. Ancak, tüm bu direniş, köyün ve ailesinin kolektif ideolojik baskısı karşısında yetersiz kalır.
Soru: Hasan'ın annesini öldürmesi bir zafer mi, yenilgi mi?
Tez & Sentez: Bu, törenin nihai zaferidir, ancak Hasan'ın bireysel olarak mutlak yenilgisidir. Töre, bireyi öylesine ezip geçmiştir ki, onu kendi doğasına en aykırı eylemi işlemeye zorlamıştır. Bu sahne, feodal zihniyetin insan doğasını nasıl tahrip ettiğinin en çarpıcı ifadesidir. Silahı ateşlediği an, Hasan da ölür; fiziken değil ama ruhsal olarak. Bu, sınıf mücadelesinin bireyin en mahrem alanına, psikolojisine nasıl nüfuz ettiğinin kanıtıdır.
6. Ali (Talat Bulut): Burjuva Bireyciliğinin Sınırları
Ali karakteri, filmdeki diğer erkeklerden farklıdır. O, Esme'nin güzelliğine vurgundur ama onu öldürmeye kıyamaz. Bu, onun daha "insani" bir karakter olduğunu gösterir gibi görünse de, Marksist bir okumayla bu durum farklı yorumlanabilir.
Bireysel Ahlak ve Toplumsal Sorumluluk: Ali'nin tercihi, burjuva bireyciliğinin tipik bir örneğidir. O, "kirli işe" bulaşmak istemez. Vicdanını rahatlatır. Ancak, bu bireysel "iyilik", toplumsal bir kötülüğün (Esme'nin öldürülmesinin) gerçekleşmesine seyirci kalmasına neden olur. Ali, sistemi değiştirmeye yeltenmez, sadece onun dışında durmaya çalışır. Bu da onun konfor alanıdır.
Soru: Ali, sistemin bir suç ortağı mıdır?
Eleştiri: Evet, öyledir. Pasif kalarak, aktif olanlara (Hasan'ı manipüle edenlere) zemin hazırlar. Onun "kıyamaması", sorumluluğu daha da savunmasız birine, çocuk yaştaki Hasan'a yükler. Bu, muhafazakar toplumlarda "ilerici" veya "aydın" görünen bireylerin genellikle düştüğü pasiflik tuzağının bir temsilidir.
Sonuç: Yılanı Öldürseler Ama Hangisini?
Filmin adı metaforik bir soru barındırır: Yılan kimdir veya nedir? Geleneksel okuma, yılanın "kadın cinselliği" veya "namussuzluk" olduğu yönündedir. Ancak Marksist bir çözümleme, yılanın çok daha büyük ve yapısal olduğunu ortaya koyar.
Asıl yılan, feodal üretim ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa ettiği ataerkil mülkiyet anlayışı ve bireyi ezen töre adındaki ideolojik aygıttır. Esme, bu yapının kendisine biçtiği rolden çıktığı için, bir tehdit olarak kodlanmış ve yok edilmesi gereken "yılan" ilan edilmiştir. Oysa gerçek yılan, onu sarmalayan toplumsal sistemin ta kendisidir.
Hasan'ın annesini öldürmesi, bu gerçek yılanı öldürmez; tam tersine, onun en korkunç zaferini tescil eder. Yılanı Öldürseler, bize trajedinin kaynağının bireyler değil, onları birbirine düşman eden, insani duyguları yok sayan ve kadın bedenini bir mülkiyet alanına indirgeyen toplumsal sistem olduğunu hatırlatır. Film, 1980'ler Türkiyesi'nde olduğu gibi bugün de, töre, namus ve şiddet sarmalında yaşanan trajedileri anlamak için güçlü bir teorik çerçeve sunmaktadır. Çözüm, "yılan"ı yanlış yerde aramamak ve asıl hedefi, bu trajedileri üreten toplumsal-ekonomik yapının kendisi olarak belirlemektir.
Kaynakça
Althusser, L. (1971). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (Çev. A. Tümertekin). İstanbul: İthaki Yayınları. (Devlet ve ideoloji analizi için temel kaynak).
Engels, F. (1884). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. (Çev. K. Somer). Ankara: Sol Yayınları. (Kadın, mülkiyet ve aile kurumunun tarihsel materyalist analizi için).
Kemal, Y. (1976). Yılanı Öldürseler. İstanbul: Cem Yayınevi. (İncelenen ana metin).
Marx, K. & Engels, F. (1848). Komünist Manifesto. (Çev. S. Belli). Ankara: Sol Yayınları. (Sınıf mücadelesi ve tarihsel analizin temeli).
Marx, K. (1844). 1844 El Yazmaları. (Çev. M. Belge). İstanbul: Birikim Yayınları. (Yabancılaşma kavramının detaylı incelenesi için).
Özgüneş, M. (2018). Türk Sinemasında Töre ve Namus Cinayetleri. İstanbul: Hayalperest Yayınevi. (Türkiye bağlamında konunun sinemadaki yansımalarını inceleyen ikincil kaynak).
Tekşen, F. (2005). "Yaşar Kemal'in Yapıtlarında Toplumsal Gerçekçilik". Toplum ve Bilim, 104, 150-175. (Yazarın genel perspektifini anlamak için).
Toprak, Z. (2012). *Türkiye'de Millî İktisat (1908-1918)*. İstanbul: Doğan Kitap. (Türkiye'de feodal yapıların çözülüş sürecinin tarihsel arka planı için).
Yıldız, A. (2009). "12 Eylül Sinemasında Otorite ve Birey". Sinecine: Sinema Araştırmaları Dergisi, 1(1), 25-45. (Filmin üretildiği dönemin sinema ve toplum bağlamını anlamak için).
Dönmez-Colin, G. (2004). Women, Islam and Cinema. London: Reaktion Books. (Türk ve İslam coğrafyasında sinemada kadın temsilleri üzerine karşılaştırmalı bir kaynak).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder