Marksizm İçindeki Kurucu Gerilim: Ekonomi Determinizmi ve Sınıf Mücadelesi Primatı Üzerine Diyalektik Bir İnceleme
Özet:
Bu makale, Marksist teoriyi şekillendiren ve sürekli olarak yeniden tanımlayan en temel gerilimlerden birini, ekonomi determinizmi ile sınıf mücadelesi primatı arasındaki tarihsel ve teorik tartışmayı ele almaktadır. Marx ve Engels'in yazılarındaki bu diyalektik gerilimden yola çıkarak, II. Enternasyonal'in mekanik materyalizmine, Lukács, Gramsci ve Thompson gibi düşünürlerin öznellik vurgusuna uzanan geniş bir yelpazede bu tartışmanın izleri sürülecektir. Makale, bu iki kutbun basit bir karşıtlık olmadığını, aksine Marksist praksisin ve tarihsel diyalektiğin kalbinde yer alan kurucu bir gerilim olduğunu savunmaktadır. Günümüzün finansal kapitalizm, dijital emek süreçleri ve ekolojik kriz bağlamında, bu diyalektik sentezi yeniden düşünmenin teorik ve politik zorunluluğu vurgulanacaktır.
Anahtar Kelimeler: Marksizm, tarihsel materyalizm, ekonomi determinizmi, sınıf mücadelesi, diyalektik, praksis, öznellik, yapı, ideoloji, hegemonya.
Giriş: Bir Paradoksun Anatomisi
Karl Marx'ın eserleri, modern sosyal bilimler ve devrimci siyaset üzerinde silinmez bir iz bırakmıştır. Ancak bu miras, tek bir, tutarlı, monolitik bir doktrin değil, içinde verimli gerilimler ve derin paradokslar barındıran zengin bir teorik labirenttir. Bu gerilimlerin en merkezinde, tarihin itici gücünün ne olduğu sorusu yatar. Tarih, insan iradesinden bağımsız, demirden ekonomik yasalar tarafından önceden belirlenmiş, kaçınılmaz bir süreç midir? Yokusa tarihi yapan, insanların kolektif eylemi, bilinçli müdahalesi ve sınıf savaşımı mıdır? Bu, ekonomi determinizmi ile sınıf mücadelesi primatı arasındaki kadim Marksist tartışmanın özüdür.
Bu soru, sadece akademik bir münakaşanın konusu değildir. Devrimci strateji, parti örgütlenmesi, ideolojik mücadele ve nihayetinde sosyalist bir toplum inşası projesi üzerine somut pratik sonuçları olan bir ayrımdır. Ekonomik yasaların kaçınılmazlığına yapılan vurgu, siyaseti bu yasaların tezahürünü beklemeye indirgeyerek pasifizme ve siyasal atalete yol açabilir. Buna karşılık, salt sınıf iradesine ve mücadeleye yapılan abartılı vurgu ise, nesnel maddi koşulları görmezden gelen, maceracı ve sonuçsuz bir voluntarizme (iradeciliğe) kapı aralayabilir.
Bu makale, bu ikilemi aşmanın yolunun, onu bir "ya/o" seçiminden ziyade bir "hem/hem de" diyalektiği olarak okumaktan geçtiğini savunacaktır. Marx ve Engels'in olgunluk dönemi eserlerinde, bu iki unsur birbirini dışlayan kutuplar olarak değil, birbirini koşullandıran ve dönüştüren momentler olarak işler. Tarihsel materyalizm, insanların kendi tarihlerini kendilerinin yaptığı, ancak bunu kendi seçmedikleri koşullar altında yaptıkları diyalektiğinin adıdır. Bu çalışma, söz konusu diyalektiğin Marx'ın kendi metinlerindeki izlerini sürecek, Marksist geleneğin bu iki kutup etrafında nasıl ayrıştığını analiz edecek ve nihayetinde günümüz koşullarında bu sentezi yeniden kurmanın imkânlarını araştıracaktır.
1. Bölüm: Kurucu Metinlerde Diyalektik Gerilim
Marx ve Engels'in yazıları, ekonomi determinizmi ile sınıf mücadelesi vurgusu arasında süregelen bir diyalog ve gerilim alanıdır. Bu gerilim bir zayıflık değil, diyalektik düşüncenin canlılığının bir göstergesidir.
1.1. Ekonomi Determinizminin Teorik Temelleri
Ekonomik yapının (altyapı) belirleyiciliğine dair en net ve en sık alıntılanan ifadeler, Marx'ın olgunluk dönemi eserlerinde karşımıza çıkar. 1859'da yayımlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı eserinin ünlü Önsöz'ü, bu anlayışın adeta manifestosudur:
"İnsanlar, varlıklarının toplumsal üretiminde, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan, belirli üretim ilişkilerine girerler; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerinin tekabül ettiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasi ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." (Marx, 1859)
Bu pasaj, tarihsel materyalizmin "altyapı-üstyapı" modelinin klasik ifadesidir. Burada, hukuk, devlet, din, felsefe ve sanat gibi tüm toplumsal fenomenler (üstyapı), nihai analizde, maddi üretim sürecinin ve onun yapısal ilişkilerinin (altyapı) bir yansıması olarak sunulur. Tarih, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin gelişimine bağlı olarak, birbirini izleyen üretim tarzlarının (Asyatik, antik, feodal, modern burjuva) kaçınılmaz dizisidir. Bu anlatıda, sınıf mücadelesi, bu nesnel, yapısal çelişkilerin bir tezahürü ve motoru olarak işlev görse de, belirleyici olan mücadelenin kendisi değil, onun altında yatan ekonomik mantıktır.
Daha erken bir dönemde, Alman İdeolojisi'nde (1845-46) bu vurgu farklı bir şekilde ortaya çıkar: "Bireylerin ne oldukları, dolayısıyla, maddi üretim koşullarının toplamı ile örtüşür." (Marx & Engels, 1845-46). Burada, bireyin kendisinin bile maddi koşullarca şekillendirildiği ileri sürülerek, determinist perspektif derinleştirilir.
Soru: Bu katı determinist okuma, Marksizmi, insan failliğini (agency) ve tarihteki tesadüfi, öngörülemez momentleri dışlayan, teleolojik (ereksel) bir tarih felsefesine indirgemekte midir? Eğer her şey ekonomik yasalar tarafından önceden belirlenmişse, devrimci praksisin, stratejinin ve öznel müdahalenin anlamı kalır mı?
1.2. Sınıf Mücadelesi Primatının Manifestosu
Marx ve Engels'in yazıları, ekonomik yapının bu merkeziliğine rağmen, sınıf mücadelesini tarihin temel dinamiği olarak ısrarla vurgulayan pasajlarla doludur. Hiç şüphesiz, bu vurgunun en çarpıcı ifadesi, Komünist Manifesto'nun (1848) açılış cümlelerinde saklıdır: "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir." (Marx & Engels, 1848). Burada tarih, ekonomik yasaların soyut işleyişi olarak değil, somut, canlı, bazen kanlı çatışmaların -"ezen ve ezilen" arasındaki kesintisiz bir savaşımın- sahnesi olarak resmedilir.
Komünist Manifesto, sınıf mücadelesi fikrini, tarihin itici gücü olmanın ötesine taşıyarak, onu mevcut toplumsal düzeni aşmanın da yegâne aracı haline getirir. Burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını, proleteryayı, yarattığı tespiti, ekonomik bir öngörüdür; ancak bu mezar kazıcılarının harekete geçmesi, bilinçlenmesi ve iktidarı ele geçirmesi, bir mücadele, bir praksis meselesidir.
Bu praksis vurgusu, Marx'ın tarihsel olayları somut bir şekilde analiz ettiği eserlerinde daha da belirginleşir. Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852), bu bağlamda bir başyapıttır. Burada Marx, Fransa'da 1851'de yaşanan darbeyi analiz ederken, katı bir ekonomik determinizme sığınmaz. Aksine, sınıflar, fraksiyonlar, siyasi partiler, liderlik, ideolojiler ve gelenekler arasındaki karmaşık etkileşimi, diyalektik bir ustalıkla resmeder. Ve şu unutulmaz cümleyle, tarihsel materyalizmin özünü formüle eder:
"İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan veri olan, geçmişten kalan ve belirlenmiş olan koşullar içinde." (Marx, 1852)
Bu cümle, makalenin temel argümanını özetler niteliktedir. "İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar" ifadesi, sınıf mücadelesi primatına, öznelliğe ve praksise yapılan güçlü bir vurgudur. "Ama kendi seçmedikleri koşullar içinde" kaydı ise, ekonomi determinizminin, yapının, nesnelliğin kabulüdür. Tarih, bu iki momentin diyalektik birliğidir.
Soru: Peki, bu iki moment arasındaki ilişki nasıl kurulur? Ekonomik yapı, mücadeleyi nasıl "koşullandırır"? Mücadele, yapıyı nasıl "dönüştürür"? Bu ilişki mekanik ve önceden belirlenmiş midir, yoksa açık uçlu ve belirsiz midir?
2. Bölüm: Marksist Geleneğin Ayrışması: İki Kutbun Teorik Temellendirilmesi
Marx'ın ölümünden sonra, onun yazılarındaki bu diyalektik bütünlük, genellikle birbirine rakip iki ana geleneğe ayrışmıştır. Bu ayrışma, sadece teorik bir tartışma değil, aynı zamanda 20. yüzyıl sosyalist hareketlerinin pratik siyasetine de damgasını vurmuştur.
2.1. Ekonomi Determinizminin Zaferi: II. Enternasyonal ve "Ortodoks Marksizm"
Friedrich Engels'in son dönem yazılarından başlayarak, özellikle Karl Kautsky gibi II. Enternasyonal'in önde gelen teorisyenleri, Marksizmi, pozitivist ve evrimci bir bilim olarak yorumlama eğilimindeydiler. Bu "Ortodoks Marksizm" anlayışında, tarihin demirden yasaları, kapitalizmin kaçınılmaz çöküşünü ve sosyalizmin zaferini garanti altına almıştı.
Kautsky için sosyalizm, kapitalist toplumun bağrında, onun gelişim yasaları sayesinde olgunlaşan bir meyve gibiydi. Proletaryanın görevi, bu tarihsel süreci hızlandırmak için maceracı ayaklanmalara girişmek değil, onun bilincine varmak ve örgütlenmektir. Siyaset, büyük ölçüde, bu kaçınılmaz sonucun gerçekleşeceği koşulları hazırlamak için parlamento faaliyeti ve sendikal mücadeleyle sınırlandırılmıştı. Devrim, bir irade ve mücadele meselesinden ziyade, tarihsel bir zorunluluk olarak görülüyordu.
Bu mekanik determinizm, Georgi Plekhanov gibi düşünürler aracılığıyla Rus Marksizmine de sirayet etti ve nihayetinde Stalin döneminde "Diyalektik Materyalizm" (Diamat) adı altında resmi devlet ideolojisine dönüştürüldü. Bu versiyonda, doğa ve toplum yasaları, insan iradesinden bağımsız, mutlak bir zorunlulukla işliyordu. Devrimci praksis, bu yasaları anlamak ve onlara uygun hareket etmekten ibaretti. Bu, öznenin rolünü büyük ölçüde sıfırlayan ve siyaseti, "bilimsel" yasaların teknokratik uygulamasına indirgeyen bir anlayıştı.
Eleştiri ve Sorgulama: Bu determinist okuma, 1914'teki büyük trajediyle sarsıldı. Tarihsel yasaların sosyalizme götürmesi beklenen II. Enternasyonal partileri, savaş patlak verdiğinde, kendi burjuvazilerinin yanında yer alarak enternasyonalist ilkeleri terk ettiler. Bu, "kaçınılmaz" tarihsel gelişmenin, milliyetçi ideoloji ve emperyalist çıkarlar karşısında nasıl etkisiz kaldığını gösterdi. Ekonomik yapı, siyasal sonucu belirlemiş miydi, yoksa siyasal ve ideolojik düzeydeki bir mücadelenin kaybı mı bu sonucu doğurmuştu?
2.2. Öznelliğin ve Sınıf Mücadelesinin İhyası: Batı Marksizminin Tepkisi
I. Dünya Savaşı'nın ardından patlak veren devrimler (Rusya) ve devrimlerin başarısızlığı (Almanya, Macaristan), Batı Avrupa'da II. Enternasyonal'in determinist Marksizm'ine karşı güçlü bir teorik tepkinin doğmasına neden oldu. Bu "Batı Marksizmi", öznellik, bilinç, kültür ve praksis kavramlarını teorinin merkezine taşıdı.
Georg Lukács ve Sınıf Bilinci: Macar düşünür Georg Lukács'ın Tarih ve Sınıf Bilinci (1923) adlı eseri, bu kopuşun manifestosuydu. Lukács, II. Enternasyonal'in "doğa yasaları" modelini reddederek, Marksizmin özünün diyalektik olduğunu ısrarla vurguladı. Ona göre kapitalizm, bir "şeyleşme" (reification) süreci yaratır; insan ilişkileri, meta ilişkileri gibi görünür, doğal ve değişmez bir karakter kazanır. Proletaryanın tarihsel misyonu, bu şeyleşmiş bilinci kırarak, toplumsal bütünlüğü gören ve kendisini bu bütünlüğün öznesi olarak kavrayan bir "sınıf bilinci"ne ulaşmaktır. Lukács için tarih, nesnel yasaların değil, bu bilinçlenme sürecinin ve onun somut ifadesi olan praksisin alanıdır. Ancak, Lukács'ın sınıf bilincini, proletaryanın kendiliğinden bilincinden ayırarak Parti'ye atfetmesi, öznelliği kurtarırken onu yeniden bir seçkinciliğe mi hapsetmekteydi?
Antonio Gramsci ve Hegemonya Kavramı: İtalyan komünist Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri'nde (1929-35) bu tartışmaya en özgün katkıyı yapmıştır. Gramsci, Batı'da devrimin neden gerçekleşmediği sorusundan yola çıkarak, burjuvazinin sadece zor (devlet, polis, ordu) ile değil, daha da önemlisi "rıza" ile yönettiği sonucuna varır. Bu rızanın üretildiği mekanizmalara "hegemonya" adını verir. Hegemonya, burjuvazinin kendi dünya görüşünü, değerlerini ve kültürünü, tüm topluma "sağduyu" (common sense) olarak kabul ettirmesidir.
Bu analiz, sınıf mücadelesini salt ekonomik ve siyasi alandan, kültür, eğitim, din, medya gibi ideolojik ve sivil toplum alanına genişletir. Gramsci'ye göre, Batı'da iktidarı ele geçirmek için sadece "cephe savaşı" (ekonomik kriz ve ayaklanma) yeterli değildir; bunun öncesinde, sivil toplum kurumlarında uzun bir "mevzi savaşı" verilerek burjuvazinin hegemonyasının yıkılması ve "karşı-hegemonya"nın inşa edilmesi gerekir. Bu, sınıf mücadelesi primatını, onun en sofistike ve derinlikli teorik temeliyle buluşturur. Mücadele, artık sadece devlet iktidarı için değil, aynı zamanda ve öncelikle, "zihniyetlerin iktidarı" için verilmektedir.
E.P. Thompson ve Tarihselcilik: İngiliz tarihçi E.P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu (1963) adlı eseriyle, ekonomi determinizmine karşı ampirik ve tarihsel bir saldırı başlattı. Thompson, Althusser'in yapısalcı Marksizm'ini ve onun "yapıların" insanları sınıf haline getirdiği anlayışını şiddetle reddetti. Ona göre sınıf, bir yapı veya "şey" değildir. Thompson'ın ünlü tanımıyla, "Sınıf, bir şey değil, bir olaydır... Kendi eylemi içinde kendini tanımlayan bir ilişkidir." (Thompson, 1963).
Thompson, İngiliz işçi sınıfının, fabrikanın veya ekonominin onları "yapmasını" beklemediğini; aksine, kendi deneyimleri, gelenekleri, değerleri ve kültürleri içinde, mücadele ede ede, kendilerini yaptıklarını gösterdi. Bu yaklaşım, sınıf mücadelesini, tarihin motoru olmanın ötesinde, sınıfın kendisinin kurucu unsuru haline getirir. Tarih, yapıların değil, insanların, kültürlerin ve mücadelelerin tarihidir.
Sentez Denemesi: Bu "Batı Marksistleri", ekonomi determinizminin pasifize edici ve indirgemeci etkisinden kurtulmak için öznelliği, kültürü ve mücadeleyi merkeze aldılar. Ancak bu hamle, bir başka riski de beraberinde getirmedi mi? Sınıf bilinci, hegemonya ve kültürel pratikler üzerine yapılan bu vurgu, kapitalizmin nesnel işleyiş yasalarını, artı-değer sömürüsünü ve ekonomik kriz dinamiklerini gölgede bırakma tehlikesi taşır. Tarih, tamamen öznel ve tesadüfi mücadelelerin bir sonucu olarak görülmeye başlandığında, Marksizmin bilimsel iddiası ve kapitalizmin evrensel eleştirisi zayıflamaz mı?
3. Bölüm: Çağdaş Kapitalizm Bağlamında Bir Sentez Arayışı: Yapı ve Mücadelenin Diyalektiği
Günümüzün küresel, finansallaşmış, dijital kapitalizm koşullarında, ekonomi determinizmi ile sınıf mücadelesi primatı arasındaki bu diyalektik ilişkiyi yeniden düşünmek hayati önem taşımaktadır. Bu bölüm, bu sentezi kurmanın teorik çerçevesini önermekte ve somut olgular üzerinden test etmektedir.
3.1. Praksis Kavramının Merkeziliği
Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'indeki (1845) on birinci tezi, "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir," şeklindeki ünlü ifade, bu sentezin anahtarıdır. Ancak bu değiştirme eylemi, yani "praksis", kör bir iradecilik değildir. Praksis, teori ve pratiğin, yapı ve eylemin diyalektik birliğidir.
Yapı, Mücadeleyi Koşullandırır: Günümüz kapitalizminin yapısal özellikleri – finansal sermayenin hakimiyeti, esnek ve güvencesiz emek rejimleri (prekarya), veri metaşlaşması, platform kapitalizmi ve derinleşen ekolojik kriz – yeni mücadele biçimlerini, öznellikleri ve çatışma hatlarını zorunlu kılar. Örneğin, bir fabrika işçisinin sendikal mücadelesi ile bir gig ekonomisi çalışanının dijital platformlar karşısındaki mücadelesi, aynı ekonomik temelden (sömürü) kaynaklansa da, yapısal koşulların farklılığı nedeniyle farklı biçimler, talepler ve örgütlenme modelleri gerektirir. Bu, determinizmin haklı olduğu yerdir: mücadelenin zemini ve formu, yapı tarafından belirlenir.
Mücadele, Yapıyı Dönüştürür: Ancak, bu yapısal koşullar, mücadelenin sonucunu önceden belirlemez. İşçi sınıfı ve onun müttefikleri, kendi praksisleriyle bu yapıyı dönüştürme kapasitesine sahiptir. Sendikaların toplu sözleşmelerle ücret ve çalışma koşullarını iyileştirmesi, sosyal hareketlerin çevre yasalarını değiştirtmesi, feminist mücadelenin toplumsal cinsiyet rejimini dönüştürmesi, yapıyı yeniden şekillendiren mücadele örnekleridir. Hegemonya mücadelesi, burjuvazinin "sağduyu"suna meydan okuyarak, ideolojik yapıyı altüst edebilir.
3.2. Güncel Olgular Üzerinden Bir Okuma
2008 Finansal Krizi: Bu kriz, kapitalizmin yapısal çelişkilerinin (aşırı birikim, finansal şişkinlik) bir tezahürüydü (ekonomi determinizmi). Ancak krizin siyasi sonuçları, salt ekonomik yasalarca belirlenmedi. Mücadelenin eksikliği ve solun alternatif bir hegemonya kuramaması nedeniyle, krizin faturası emekçilere kesildi ve çoğu yerde sağ popülizm güçlendi. Buna karşılık, Occupy Wall Street gibi hareketler, "Biz %99'uz" sloganıyla bir karşı-hegemonya mücadelesi başlatsa da, bu mücadele kalıcı bir siyasi dönüşüm yaratacak ölçeğe ve örgütlülüğe ulaşamadı.
İklim Krizi: Kapitalizmin sınırsız büyüme ve kâr mantığının gezegenin ekolojik sınırlarıyla çatışması, nesnel, maddi bir determinizmin en somut örneğidir. Bu, bir tercih değil, bilimsel bir olgudur. Ancak, bu krizden nasıl bir sonuç çıkacağı, tamamen bir sınıf mücadelesi meselesidir. Fosil yakıt şirketlerinin ve onların siyasi temsilcilerinin çıkarları mı, yoksa iklim adaleti hareketlerinin, yeşil yeni anlaşma savunucularının ve yerli toplulukların küresel mücadelesi mi galip gelecek? Sonuç, ekonomik yapı tarafından değil, bu mücadelenin seyri tarafından belirlenecektir.
Dijital Emek ve Veri Metaşlaşması: Dijital platformlar, yeni bir sömürü ve birikim rejimi yaratarak (yapısal dönüşüm), emeğin doğasını değiştirdi. Ancak, bu platform işçileri, kendiliğinden veya bilinçli bir şekilde, bu yeni yapıya direnme ve onu dönüştürme pratikleri geliştiriyor. Dijital grevler, platform kooperatifçiliği, veri gizliliği mücadeleleri, bu yeni mücadele alanlarının örnekleridir. Burada da, yapı mücadeleyi tetiklemekte, mücadele ise yapının geleceğini şekillendirmektedir.
Sonuç
Marksizm içindeki ekonomi determinizmi ve sınıf mücadelesi primatı tartışması, basitçe çözülebilecek bir ikilem değildir. Bu, Marksist teorinin kalbinde atan, onu canlı ve dinamik tutan kurucu bir gerilimdir. Marx'ın kendi diyalektik yöntemi, bu gerilimi aşmayı değil, onu üretken bir şekilde yönetmeyi gerektirir.
Ekonomik yapı, sınıf mücadelesinin nesnel zeminini, olanaklarını ve sınırlarını çizer. Bu zemin olmadan, mücadele havada kalır, somut analizden yoksun, voluntarist bir maceraya dönüşür. Ancak, bu zemin, mücadelenin sonucunu yazmaz. Tarihin nihai akışını belirleyen, bu zemin üzerinde verilen, bilinçli, örgütlü, kolektif mücadeledir. Hegemonya savaşı, kültürel pratikler, örgütlenme modelleri ve siyasi strateji, ekonomik yasaların basit birer "yansıması" değil, tarihin gidişatını değiştirebilecek aktif, maddi güçlerdir.
Bu nedenle, günümüz devrimci projesi, hem kapitalizmin küresel yapısal dinamiklerini soğukkanlılıkla analiz eden bir "bilim" olmak, hem de bu yapıyı aşacak öznelliği, iradeyi ve mücadele azmini ateşleyen bir "praksis felsefesi" olmak zorundadır. Bu iki kutup arasındaki diyalektik bağ koparıldığında, Marksizm ya ölü bir dogmaya dönüşür ya da etkisiz bir iradeciliğe savrulur. Görev, Marx'ın mirasında olduğu gibi, bu diyalektiği her tarihsel anda yeniden ve yeniden kurmaktır.
KAYNAKÇA
Marx, K. (1859). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (Önsöz). Ankara: Sol Yayınları.
Marx, K. & Engels, F. (1845-46). Alman İdeolojisi. İstanbul: Evrensel Basım Yayın.
Marx, K. & Engels, F. (1848). Komünist Manifesto. İstanbul: Yordam Kitap.
Marx, K. (1852). Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i. İstanbul: Yordam Kitap.
Marx, K. (1845). Feuerbach Üzerine Tezler. İçinde *Marx-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt 1*. Ankara: Sol Yayınları.
Kautsky, K. (1892). Erfurt Programı. (Çevrimiçi Baskı).
Lukács, G. (1923). Tarih ve Sınıf Bilinci. İstanbul: Belge Yayınları.
Gramsci, A. (1929-35). Hapishane Defterleri (Seçmeler). İstanbul: Belge Yayınları.
Thompson, E. P. (1963). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. İstanbul: Birikim Yayınları.
Althusser, L. (1965). Marx İçin. İstanbul: İthaki Yayınları.
Anderson, P. (1976). Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler. İstanbul: Birikim Yayınları.
Harvey, D. (2010). Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Wood, E. M. (1986). Kapitalizmin Temeli: Bir Eleştiri. İstanbul: Yordam Kitap.
Eagleton, T. (1991). İdeoloji. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Jameson, F. (1991). Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Poulantzas, N. (1978). State, Power, Socialism. London: Verso.
Wright, E. O. (1985). Classes. London: Verso.
Fisher, M. (2009). Capitalist Realism: Is There No Alternative?. Winchester: Zero Books.
Srnicek, N. & Williams, A. (2015). Inventing the Future: Postcapitalism and a World Without Work. London: Verso.
Fraser, N. (2013). Fortunes of Feminism: From State-Managed Capitalism to Neoliberal Crisis. London: Verso.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder