12 Mayıs 2026 Salı

Öküz Arabalarıyla Cepheye Erzak Taşıyan Osmanlı ve Otomobil Satıcısı İngiltere

 Giriş

Tarih, çoğu zaman büyük devletlerin yıkılışını tek bir nedene indirgeme eğilimindedir: savaşlar, ekonomik krizler, dış baskılar. Oysa çöküş, görünür kırılmalardan çok daha derinlerde, bir toplumun bilimle, akılla ve yenilikle kurduğu ilişkinin niteliğinde gizlidir. 1868 yılında İstanbul Boğazı’na atılan bir otomobil, bu derin yapısal sorunun çarpıcı bir simgesidir.

Bu makale, “Zatü’l-Hareke” (Kendi kendine hareket eden varlık) adıyla anılan ilk otomobilin Osmanlı’daki serüveninden yola çıkarak, akıl ve bilim karşıtlığının bir imparatorluğun kaderini nasıl değiştirdiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Makale, Osmanlı’nın çöküşünü Batı emperyalizmine, İttihatçılara ya mali sermayeye bağlayan yaygın tezlerin ötesine geçerek, asıl yıkıcı gücün “akla kapalı, bilime kapalı, medreselerinde fen bilimleri olmayan yobaz zihniyet” olduğunu savunacaktır. Bu zihniyetin günümüzdeki yansımaları, Atatürk devrimlerinin laiklik ilkesinin hayati önemiyle birlikte ele alınacaktır.

1. Tarihsel Olay: Bir Otomobilin Haliç’teki Sonu

1.1. Hediyeleşmenin Diplomasisi

1860’lı yıllar, Sanayi Devrimi’ni tamamlamış İngiltere’nin zirvede olduğu, Osmanlı’nın ise “hasta adam” olarak anılmaya başlandığı bir dönemdir. İngiltere Kraliçesi Victoria, Sultan Abdülmecit’ten İstanbul’da bir Anglikan kilisesi inşa etmesini talep etti. Abdülmecit bu talebi kabul etti ve Tünel ile Tophane arasında bir arsa tahsis edildi. 1868 yılında tamamlanan kilisenin açılışına özel bir jest yapmak isteyen Kraliçe Victoria, artık tahtta oturan Sultan Abdülaziz’e dönemin en son model bir otomobilini hediye etti.

Bu araç, içten yanmalı motorlu, benzinle çalışan ve tekerlekleri üzerinde kendi kendine hareket edebilen bir makineydi. Yanında, aracı kullanması için özel olarak eğitilmiş bir şoför de gönderildi. Bu, İstanbul’un gördüğü ilk otomobildi.

1.2. Halkın Tepkisi: “Şeytan İşi”

Görkemli hediye, beklenenin tam tersi bir etki yarattı. Otomobil, şehirde ilk kez hareket ettiğinde halk arasında büyük bir panik başladı. Araç, egzozundan çıkan sesler ve hareket eden parçalarıyla o zamana kadar alışılagelmiş at arabalarından, faytonlardan kökten farklıydı. Halk, bu “cansız” varlığın nasıl olup da kendi kendine yürüdüğünü anlamlandıramadı.

Dönemin kaynaklarına göre, insanlar otomobili görür görmez “tabanları yağlayıp kaçıyordu”. Bu kaçışın en önünde, dönemin en etkili kurumlarından biri olan medrese hocaları ve öğrencileri vardı. Kısa sürede, araca “Zatü’l-Hareke” (Hareket eden varlık) adı takıldı ve “bu aracın şeytan işi olduğu”, içinde bir cin ya da şeytan barındırdığı söylentisi bütün İstanbul’a yayıldı. Bu, teknolojik bir buluşun tamamen irrasyonel bir çerçevede reddedilmesinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

2. Fetva Süreci: Aklın ve Dinin Ters Yüz Edilmesi

2.1. Şeyhülislam’ın Çaresizliği

Sultan Abdülaziz, halkın ve özellikle dini otoritelerin bu derece güçlü tepkisi karşısında huzursuz oldu. Dönemin Şeyhülislamı Hacı Mehmet Refik Efendi’ye bir fetva verilmesini emretti: Bu araç şeytan işi midir? Kullanılması caiz midir?

Tarihçilerin aktardığına göre, Şeyhülislam Refik Efendi günlerce, haftalarca uykusuz kaldı. Kuran-ı Kerim’de ayetler, hadisler ve İslam hukukunun temel kaynakları içinde, kendi kendine hareket eden bir tekerlekli aracın hükmünü bulmaya çalıştı. Modern bir makinenin dini bir hükmünü aramak, ortaçağ metinleriyle sanayi çağı arasında bir bağ kurmaya çalışmak kadar imkânsızdı. Aradığını bulamadı çünkü böyle bir şey yoktu.

2.2. Verilen Fetva ve Sonuçları

Sonunda Refik Efendi, iktidarın da baskısıyla bir karara vardı. Fetvayı “Bu otomobil şeytan işidir” şeklinde verdi. Fetvanın gerekçesi neydi? Resmi bir vesika günümüze ulaşmamış olsa da dönemin anlatımlarına göre, “içinde hareket ettiren görünmez bir güç olması” ve “kontrol edilememesi” gibi irrasyonel gerekçeler öne sürülmüştü. Fetvanın hemen ardından, tarihe geçen sahne yaşandı: Otomobil, Haliç’e götürülüp denize atıldı.

Bu olayın sembolik anlamı büyüktür. Somut, işe yarayan, modern bir teknoloji, sırf anlaşılmadığı için –ve anlaşılmaya niyet edilmediği için– yok edilmiştir. Dahası, bu fetva sadece bir aracın akıbetini belirlemekle kalmadı; İstanbul’a 40 yıl boyunca otomobil girmesini fiilen engelleyen bir zihniyet seti inşa etti.

3. Abdülhamid Dönemi: Korku mu, Realizm mi?

3.1. “Bilime Önem Veren Sultan” Efsanesi

Türkiye’de yeni nesillere sıklıkla “bilim ve fenne önem veren Sultan” olarak anlatılan II. Abdülhamid, otomobil konusunda oldukça farklı bir tutum sergilemiştir. Padişahın, özel olarak getirttiği otomobilleri Yıldız Sarayı civarında gizlice kullandığı bilinmektedir. Ancak bu bireysel ilgi, toplumsal bir izni beraberinde getirmemiştir.

Abdülhamid’in otomobillere karşı resmi olarak mesafeli duruşu, genellikle “yollar bozulur, kazalar olur” gerekçesiyle açıklanır. Bir bakıma bu gerekçede haklılık payı vardır: Dönemin İstanbul sokakları, hız yapabilen bir otomobil için uygun değildir. Ama asıl soru şudur: Yolları iyileştirmek mi, yoksa teknolojiyi yasaklamak mı daha akılcı bir çözümdür?

3.2. Fetvanın Gölgesi

Makalenin temel sorusu burada yeniden gündeme gelir: Abdülhamid, Şeyhülislam Refik Efendi’nin “şeytan işi” fetvasından mı korkmuştu? Kesin bir kanıt olmamakla birlikte, dönemin siyasi dengeleri düşünüldüğünde bu korkunun var olduğu söylenebilir. Abdülhamid, istibdat dönemi olarak bilinen süreçte, meşruiyetini büyük ölçüde İslami söylem ve ulema desteği üzerine inşa etmiştir. 40 yıl önce verilmiş bir fetvayı doğrudan iptal etmek veya görmezden gelmek, bu desteği kaybetme riski taşırdı.

Bu nedenle, farklı cemaatlerden (özellikle Yahudiler gibi gayrimüslim tebaa) bazı zenginlerin el altından otomobil getirdiği, ancak bunların kayda değer bir yaygınlığa ulaşamadığı bilinmektedir. Abdülhamid’in yasağı, bilimsel bir gerekçeden çok, siyasi bir uzlaşının ve var olan fetvanın yarattığı atmosferin ürünü gibi görünmektedir.

4. Osmanlı’yı Yıkan Asıl Güç: Zihniyet Meselesi

4.1. Batı’yı ve İttihatçıları Aşan Bir Analiz

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne dair üç popüler anlatı vardır:

  1. Batı emperyalizmi yıktı: Doğrudur, Batı baskısı çok önemlidir. Ancak Batı, aynı dönemde Çin ve Japonya gibi ülkelere de baskı yapmıştır. Japonya bunu bir “modernleşme” fırsatına çevirirken, Osmanlı direnmiştir.

  2. İttihat ve Terakki yıktı: Partinin hataları olmuştur, özellikle Birinci Dünya Savaşı’na girilmesi büyük bir felakettir. Ancak İttihatçılar, aynı zamanda Osmanlı’da modernleşmeyi en çok savunan, pozitivist ve bilim yanlısı kadrolardır.

  3. Yahudi bankerler / Dönmeler yıktı: Bu, tamamen komplo teorisidir ve tarihsel bir temeli yoktur.

Makalemizin ana tezi şudur: Bu üç anlatının da ötesinde, imparatorluğun çürümesine neden olan, bir tekerlekli araca “şeytan” diyebilen ve bunu fetvaya dönüştürebilen zihniyettir. Bu zihniyetin temel özellikleri şunlardır:

  • Sorgulamama refleksi: Bir şey anlaşılmadığında araştırmak yerine reddetmek.

  • Otoriteye sığınma: Aklın yerine geçmiş metinleri ve otorite figürlerini koymak.

  • Bilimi araç değil tehdit olarak görmek: Her yeni buluş, “düzeni bozacak” bir tehlike olarak algılanır.

  • Medreselerde fen bilimlerinin olmayışı: Eğitim kurumları, çağın gerektirdiği mühendislik, tıp, astronomi gibi alanlardan tamamen kopuktur.

4.2. Tarihsel Karşılaştırma: Japonya Örneği

Aynı yıllarda Osmanlı’dan çok daha geri olduğu düşünülen Japonya’ya bakmak düşündürücüdür. 1868 yılı, Japonya için Meiji Restorasyonu’nun başlangıcıdır. Japonlar, Batı’dan gelen buharlı gemileri, silahları ve daha sonra otomobilleri “şeytan işi” olarak reddetmemiş, tam tersine “zengin ülke, güçlü ordu” sloganıyla bizzat kendileri üretmeye girişmişlerdir. 40 yıl içinde Japonya, bir ada ülkesinden dünya gücüne dönüşürken, Osmanlı aynı 40 yıl boyunca bir otomobilin travmasını atlatamamıştır.

Fark, din veya coğrafya değil, zihniyetti.

5. Günümüze Uzanan Gölge: Aynı Kafalar, Farklı Maskeler

Metnin en çarpıcı uyarılarından biri şudur: “Halen aynı kafalar melanetine devam ediyor.” 1868’de otomobile karşı çıkan zihniyet, 2024’te başka kılıflarla karşımıza çıkmaktadır:

  1. Bilim karşıtlığı: Aşı karşıtlığından evrim teorisini reddetmeye, iklim değişikliğini inkârdan yapay zekâyı “fitne” ilan etmeye kadar geniş bir yelpazede aynı refleksler görülmektedir.

  2. Yerli ve milli olmayan her şeye düşmanlık: Dijital dönüşüm, yenilenebilir enerji, uzay çalışmaları gibi alanlarda “bu bize göre değil” mentalitesi.

  3. Eğitimde yöntem tartışması: Medreselerin yerini alan İmam Hatip liseleri ve ilahiyat fakültelerinde hâlâ fen bilimlerine yeterince yer verilmediği, eleştirel düşüncenin sistemli bir şekilde dışlandığı yönünde güçlü eleştiriler vardır.

Bu zihniyetin ortak paydası, Atatürk’ün tam 100 yıl önce teşhis ettiği hastalıktır.

6. Atatürk’ün Çözümü: Laiklik ve Bilim

6.1. “İlim ve fennin haricinde mürşit aramak”

Mustafa Kemal Atatürk’ün en temel uyarısı şudur:

“İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.”

Bu cümle, tam olarak Zatü’l-Hareke vakasını tarif etmektedir. Otomobilin şeytan olup olmadığını ayet ve hadislerde aramak, “ilim ve fennin haricinde mürşit aramak” değil midir? Doğru cevap, mühendislik kitaplarında, fizik kurallarında ve deneyde aranmalıydı. Ama aranmadı. İşte bu yüzden 1910’lara gelindiğinde, İngiltere dünyanın en büyük otomobil ihracatçısıyken, Osmanlı ordusu hâlâ öküz arabalarıyla cepheye erzak taşımaya çalışıyordu.

6.2. Laiklik: Tüm Devrimlerin Ön Koşulu

Makalenin ikinci büyük argümanı: Laiklik, sadece bir ilke değil, demokrasinin ve modernleşmenin ön koşuludur.

Laiklik olmadan:

  • Düşünce özgürlüğü olmaz, çünkü hangi fikrin “kutsal” olduğuna dini otoriteler karar verir.

  • Bilimsel araştırma özgürlüğü olmaz, çünkü bir buluşun “helal” olup olmadığı sorgulanır.

  • Eşit yurttaşlık olmaz, çünkü farklı inanç grupları farklı statülerde değerlendirilir.

  • Kadın hakları olmaz, çünkü “dinin” tanımladığı toplumsal cinsiyet rolleri değiştirilemez.

Atatürk’ün laiklik ilkesi, tam da 1868’de Haliç’e atılan otomobilin hikâyesinin tekrar etmemesi içindir. Devlet işlerinin, hukukun, eğitimin ve bilimin din kurallarına göre değil, evrensel akıl ve bilim kurallarına göre yürütülmesi gerektiğini söyler.

6.3. Cumhuriyet Devrimleri: Bir Zihniyet Dönüşümü Projesi

Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, sadece siyasi rejim değişikliği değil, bir zihniyet devrimidir. Harf Devrimi (1928), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Türk Medeni Kanunu (1926) gibi adımların hepsi, toplumun akıl ve bilimle barışması için atılmıştır. Medreseler kapatılmış, yerine modern üniversiteler açılmıştır. Kız çocukları okula gönderilmiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir (1934).

Bu devrimlerin hedefi, artık bir aracın “şeytan işi” diye denize atılmadığı, aksine otomobil fabrikalarının kurulduğu (Devrim Arabası 1961’de değil, çok daha önce denenmişti) bir Türkiye yaratmaktı. Ne yazık ki, bu zihniyet dönüşümü hiçbir zaman tam olarak tamamlanamamıştır.

Sonuç: Direksiyona Geçtiğinizde Hatırlayın

Anlatılan hikâye, sadece 150 yıl önce yaşanmış bir olayın kuru bir tarih dersi değildir. Bugün bir arabanın direksiyonuna geçtiğinizde, uçağa bindiğinizde, cep telefonunuzla bir araştırma yaptığınızda, aslında 1868’de Haliç’e atılan o otomobilin intikamını alıyorsunuzdur. Çünkü o otomobil atılmasaydı, belki de Osmanlı toprakları otomobil üreten, ihraç eden bir coğrafya olabilirdi. Belki de Birinci Dünya Savaşı’nda kamyonları olmayan bir ordu, Sarıkamış’ta donmayacaktı.

Osmanlı’yı yıkan, silah zengini Batı değil, bilim fakiri kafalardı. İttihatçıların hırsı değil, medreselerin cehaletiydi. Dış borçlar değil, içteki yobazlıktı.

Atatürk devrimleri, işte bu yüzden hayati önemdedir. Laiklik, sadece bir rejim tanımı değil, bir kurtuluş reçetesidir. Çünkü laiklik olmadan her buluş “şeytan işi” ilan edilebilir. Laiklik olmadan her bilimsel gerçek “dinle çelişiyor” diye reddedilebilir. Laiklik olmadan, 2024 yılında bile bir icat, bir teori, bir düşünce “dinsizlikle” suçlanarak toplumdan dışlanabilir.

Aklınızı kullanın. Bilimin yolundan gidin. Ve unutmayın: Zatü’l-Hareke, şeytan işi değildi. Şeytan işi, onu denize atmaktı. Hâlâ aynı kafalar aynı şeyi yapmaya çalışıyor. Ama bu sefer izin vermeyin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Namaz Söylemiyle İşçi ve Köylünün Sömürülmesi

Giriş “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahiller...