10 Haziran 2026 Çarşamba

Namaz Söylemiyle İşçi ve Köylünün Sömürülmesi

Giriş

“Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahillerdir.” Bu söz, dindarlık ile din tacirliği arasındaki çatışmayı özlü bir biçimde ortaya koyar. Dindar, inancını sorgulayarak, sarsılarak ve yeniden kurarak yaşayan kimsedir. Oysa din tüccarı, kendi dindarlığından çok başkalarının dindarlığını denetleyerek varlık kazanır. Onun elindeki tek sermaye, ayetleri ve hadisleri bağlamından koparmak, tarihsel gerçekliği çarpıtmak ve dini çıkar ilişkilerinin aracı haline getirmekten ibaret yalandır. Bu yalanın müşterisi ise kendini sömürüye açık hale getirmiş, haklarını unutmuş, sabrı pasif dirençsizlik sanan cahil kitlelerdir –ki bu kitleler ağırlıklı olarak işçi ve köylülerdir.

Bu makalenin temel sorusu şudur: Din tüccarı, özünde bireysel bir ibadet olan namazı nasıl olur da işçinin ve köylünün sömürülmesinde sistematik bir role büründürür? Makalede, bu soruya cevap ararken önce “din tüccarı” kavramını tanımlayacak, ardından namazın tarihsel ve teolojik arka planını kısaca hatırlatacağım. Asıl analiz, din tüccarının namaz söylemini nasıl bir disiplin aracına, sınıf bilincini körelten bir sabır ve tevekkül öğretisine ve sömürüyü meşrulaştıran ideolojik kurguya dönüştürdüğünü göstermeye ayrılacaktır. Güncel örnekler ve eleştirel teolojik karşı argümanlarla makaleyi tamamlayarak, dindar işçi ve köylünün din tüccarına karşı nasıl bir bilinç geliştirebileceğini tartışacağım.

Makale boyunca, sömürüden kastım yalnızca ücret sömürüsü değil, aynı zamanda bilinç sömürüsü, emek zamanının kontrolü ve dini duyguların meta haline getirilmesidir. Din tüccarı, bu sömürü biçimlerinin her birinde aktif bir aracı olarak karşımıza çıkar.

1. Kavramsal Çerçeve: Dindar, Din Tüccarı, Yalan Sermaye, Cahil Müşteri

1.1 Dindarlık sorgulama eylemi olarak

Yaygın dindar tanımı, ibadetleri eksiksiz yerine getiren, dini kurallara riayet eden kişiyi işaret eder. Oysa alıntımızın vurguladığı tanım tamamen farklıdır: Dindar, kendi dinini sorgulayandır. Sorgulama, inançsızlığa giden bir yol değil, tam tersine samimi bir inancın olmazsa olmaz koşuludur. Sorgulayan dindar, dogmaların esiri değil; inancını akıl, vicdan ve tarihsel bilinçle sürekli yeniden yorumlayan kişidir. Burada sorgulama, Kierkegaard’ın “kaygı” kavramına ya da İslam mistisizmindeki “nefs-i levvame” (kendini kınayan nefis) mertebesine karşılık gelir. Kendi dinini sorgulayan, dini bir ideoloji olarak değil, bir sorumluluk olarak yaşar. Bu sorumluluk, onu dini çıkar ilişkilerinden ve otoriteye teslimiyetten korur.

1.2 Din tüccarı: Sorgulamayı dışsallaştıran figür

Din tüccarı, sorgulamayı tamamen dışsallaştırır. O, kendini sorgulamaz ama başkalarının namazını, başörtüsünü, orucunu, cemaate devamını sorgular. Bu dışsal sorgulama, iki işlev görür: Birincisi, bir hiyerarşi yaratır – en üstte sorgulayan din tüccarı, en altta sorgulanan sıradan mümin. İkincisi, din tüccarının varlık sebebi olan otoriteyi sürekli canlı tutar. Çünkü başkasının dindarlığını sorgulamayı bıraktığı an, kendisine duyulan ihtiyaç da ortadan kalkar. Din tüccarı, bu sorgulamayı bir sanayi haline getirmiştir: Hangi ibadet ne kadar sevaptır, hangi günah ne kadar ceza gerektirir, kim gerçek mümindir, kim dinden çıkmıştır – tüm bu soruların cevabını o belirler. Otoritesi bu cevapları tekeline almasından kaynaklanır.

1.3 Sermaye olarak yalan

Din tüccarının sermayesi yalandır. Bu iddiayı üç düzeyde okumak mümkündür:

Birincisi, metinleri çarpıtma yalanı: Din tüccarı, ayetleri ve hadisleri bağlamından koparır. Örneğin “Sabır ve namazla yardım dileyin” (Bakara 45) ayeti, Mekke’de müşriklerin baskısı altındaki Müslümanlara moral vermek için inmiştir. Din tüccarı bu ayeti alır, işçiye “Düşük ücrete sabret, namaz kıl” diye sunar. Oysa ayetteki sabır, zulme karşı direnme azmi, pasif katlanma değildir.

İkincisi, tarihsel yalan: Din tüccarı, İslam tarihinin sınıfsal ve adaletçi boyutlarını siler. Hz. Muhammed’in işçi haklarına dair hadislerini, Zekât sisteminin yeniden dağıtım mekanizmalarını anmaz. Onun anlattığı tarih, egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden, ezilenlerin susmasını öğütleyen bir tarihtir.

Üçüncüsü, ahlaki yalan: Din tüccarı, sömürenle sömürülen arasında ahlaki bir simetri kurar. “İkisi de Müslüman, ikisi de namaz kılıyor” diyerek, asimetrik güç ilişkisini gizler. Bu ahlaki yalan, sömürünün meşru ve hatta kutsal görünmesini sağlar.

1.4 Müşteri olarak cahil

“Müşterisi cahillerdir” ifadesindeki “cahil” kelimesi epistemik bir eksiklikten çok, sömürüye razı edilmiş konumu tanımlar. Din tüccarının müşterisi, okuma yazma bilmeyen değil; kendi sınıfsal çıkarını unutmuş, haklarını öğrenmemiş veya unutturulmuş, dini duyguları istismara açık hale gelmiş işçi ve köylüdür. Bu cahillik, din tüccarı tarafından üretilir ve yeniden üretilir: Müşteri ne kadar cahil kalırsa, tüccarın sermayesi o kadar değerlenir. Aralarındaki ilişki, bir pazar ilişkisidir: Müşteri, din tüccarına sadakat, bağış, itaat ve çalışma gücünü sunar; din tüccarı da müşteriye “cennet, manevi huzur, toplumsal statü” vaat eder. Bu pazar, sömürü döngüsünü kilitler.

2. Tarihsel ve Teolojik Arka Plan: Maun Suresi’nden Kapitalizme

2.1 Maun Suresi’nde Namaz ve Adalet

İslam’ın temel metinlerinden Maun Suresi (107), namaz kılanları ancak belirli bir şartla över: “Onlar namazlarından gafildir. Gösteriş yaparlar. Zekâtı engellerler. İşte onlar, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenlerdir.” Bu sure, ibadet şekline indirgenmiş, yetimi ve yoksulu unutmuş bir namazı eleştirir. Din tüccarının namaz söylemi, tam da Maun Suresi’nin eleştirdiği namaz türünü yeniden üretir: İbadet edilir ama toplumsal adalet sistematik olarak dışlanır. Bu sure, aslında namazla sömürünün bir arada var olamayacağını söyler. Din tüccarı ise tam tersini yapar: Namazla sömürüyü bir arada meşrulaştırır.

2.2 Orta Çağ’da Din Tüccarlığı: Ulema ve Tüccar İttifakı

Din tüccarlığı yeni bir olgu değildir. Orta çağ İslam toplumlarında, saray uleması ile büyük tüccar sınıfı arasında yapısal bir ittifak vardı. Ulema, namazı ve diğer ibadetleri bireysel bir kurtuluş aracı olarak vurgularken, ticari tahakkümü, tefeciliği ve toprak sömürüsünü eleştirmekten kaçınırdı. İbn Haldun bu ittifakı “devlet-din birliği” olarak teorileştirir. Ancak pratikte bu birlik, işçi ve köylü sınıflarının iki kez sömürülmesi anlamına geliyordu: Bir kez tüccar ve toprak ağası tarafından, bir kez de onları sabra çağıran din tüccarı tarafından.

2.3 Osmanlı’da Bektâşî Direnci ve Resmi Din Tüccarlığı

Osmanlı İmparatorluğu’nda resmi ulema hemen her dönemde toprak ağaları ve tüccar sınıfının yanında yer almıştır. Buna karşılık Bektâşî tekkeleri, zaman zaman işçi ve köylü haklarını savunan, sınıf farkını ibadetle aşmaya karşı çıkan bir din yorumu geliştirmiştir. Bektâşî geleneğinde namaz, sadece bir beden disiplini değil, aynı zamanda zulme karşı uyanışın sembolüdür. Ancak resmi ulema, bu yorumu “sapkınlık” ilan ederek bastırmış ve din tüccarlığını kurumsallaştırmıştır.

2.4 Neoliberal Dönüşüm ve Yeşil Sermaye

Cumhuriyet sonrası Türkiye’de, özellikle 1980 askeri darbesi ve ardından gelen neoliberal dönüşümle birlikte, “dindar burjuvazi” ve “yeşil sermaye” yükselişe geçmiştir. Bu yeni burjuvazi, sınıfsal çıkarlarını meşrulaştırmak için din tüccarlarıyla organik bir bağ kurmuştur. Bugün, birçok işçi ve köylü, aynı camide patronuyla yan yana namaz kılmakta, din tüccarı ise aynı vaazında hem namazın faziletini hem de “sabır, kader ve tevekkül” vurgusuyla sömürünün adını değiştirmektedir. Bu, din tüccarlığının kapitalizmle ittifakının en güncel biçimidir.

3. Namaz Söyleminin Sömürü Mekanizmaları

Bu bölüm, makalenin teorik çekirdeğini oluşturur. Din tüccarının namazı bir sömürü aracına dönüştürmesini dört temel mekanizma altında inceleyeceğim.

3.1 Mekanizma 1: Beden disiplini – Foucault’nun Gözünden Namaz

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda modern iktidarın bireylerin bedenlerini dışarıdan zorla disipline etmediğini, bireylerin kendi bedenlerini disipline etmeleri yoluyla işlediğini gösterir. Namaz, günde beş vakit, belirli hareketleri (kıyam, rükû, secde, oturuş), belirli zamanlarda (tan yerinden karanlığa kadar dağılmış vakitler), belirli bir yönelerek (kıble) tekrarlamayı gerektirir. Bu, başlı başına bir beden disiplinidir.

Din tüccarı bu disiplini fabrikaya taşır:

  • Sabah namazı için erken uyanan işçi, fabrikaya geç kalmaz.

  • Öğle namazı molasını sadece namazla sınırlandıran işçi, yemek molasını kısar.

  • İkindi namazını işverenin izin verdiği kısa sürede kılan işçi, hemen tezgahın başına döner.

  • Yatsı namazından sonra mesaiye kalan işçi, uykusuz kalır ama “namaz bereketi” söylemiyle bu uykusuzluğu manevi bir kazanç olarak görür.

Din tüccarı, bütün bunları “düzenli mümin”, “namazına dikkat eden işçi” söylemiyle ödüllendirir. Oysa bu düzen, işçinin bedenini sermaye için daha verimli hale getirmekten başka bir işe yaramaz. İşçi, namaz sayesinde kendini özgür sanarken, aslında bedenini patronun makinesine daha sıkı bağlamıştır.

Köylü için durum farklı değildir: Tarlada güneş doğmadan kalkıp sabah namazı kılan köylü, “namaz tarlaya bereket getirir” söylemiyle ağanın veya toprak sahibinin belirlediği çalışma düzenine razı edilir. Disiplin artık ağanın sopasıyla değil, namaz saatiyle sağlanır. Foucault’nun deyimiyle, bu “pastoral iktidarın” en incelmiş biçimidir: Çoban (din tüccarı), sürüyü (işçi ve köylüler) otlatan (patron) için terbiye eder.

3.2 Mekanizma 2: Sabır ve Tevekkül – Sınıf Taleplerinin Bastırılması

Din tüccarının en etkili silahı, “sabır” ve “tevekkül” kavramlarının pasifleştirici yorumudur. İşçiye şöyle denir: “Ücretin düşük mü? Sabret, namaz kıl, Allah arttırır.” Köylüye: “Mahsulün az mı? Tevekkül et, namaz berekettir.” İşsiz işçiye: “Allah’a tevekkül et, sabret, namazını kıl, kapı açılır.”

Bu söylem, üç önemli işlev görür:

Birincisi, işçinin somut taleplerini (ücret artışı, sigorta, sendika hakkı, sağlık güvencesi) gayriahlaki bir “sabırsızlık” olarak sunar. Din tüccarı, “Siz Allah’a güvenmiyor da ne yapıyorsunuz?” diye sorarak talepleri iman zayıflığıyla ilişkilendirir.

İkincisi, sömürü ilişkisini bireysel bir imtihana dönüştürür. Ortada bir patron sınıfı ve onun kâr hırsı yoktur; sadece Allah’ın imtihan ettiği bir kul vardır. Bu imtihanı sabırla geçen cennete gider. Din tüccarı, bu kurguyla işçinin öfkesini ve muhalefetini “sabırsızlık” olarak damgalayarak onu etkisizleştirir.

Üçüncüsü, “sabır” kavramını pasif bir katlanma olarak kodlar. Oysa Kuran’da sabır, aktif bir direnç, zulüm karşısında yılmama, mücadele azmi anlamına gelir. Hz. Musa’nın Firavun’a sabretmesi, ona boyun eğmesi değil, yılmadan mücadele etmesidir. Din tüccarı, bu aktif sabrı çalar ve yerine “dişini sık, itiraz etme” sabrını koyar. Bu, sermayesinin en kârlı yatırımıdır.

3.3 Mekanizma 3: Sınıf Bilincinin Cemaat Bilinciyle İkamesi

Marksist teoriye göre, sınıf bilinci, bir sınıfın kendi nesnel çıkarlarını diğer sınıfların çıkarlarından ayırt edebilmesi ve bu çıkarlar doğrultusunda kolektif harekete geçebilmesidir. Din tüccarı, bu ayrımı ortadan kaldırmak için “cemaat bilinci” kavramını işletir. Söylemi şöyledir: “Hepimiz Müslümanız, hepimiz kardeşiz. Namazda yan yana duruyoruz. Patron da işçi de aynı safta secde ediyor. Öyleyse kardeşi kardeşe düşürmek kimin haddine?”

Bu söylem, iki stratejik hata üretir: Birincisi, sınıfsal konumlar arasındaki asimetrik güç ilişkisini görünmez kılar. Patronla işçi camide “eşit” olsalar da, fabrikada ve tarlada bu eşitlik yoktur. Patron işçinin ücretini belirler, işten çıkarır, mesaisini uzatır; işçi itiraz ederse işsiz kalır. Din tüccarı, namaz anındaki eşitliği alır, sömürü anındaki eşitsizliği gizlemek için kullanır.

İkincisi, sınıf dayanışmasını gayriahlaki bir “fitne” olarak sunar. Sendika kurmak, grev yapmak, patrona karşı taleplerde bulunmak artık sınıf mücadelesi aracı değil, “kardeşliği bozmak”, “fitne çıkarmak”, “cemaatin birliğini dağıtmak” olarak kodlanır. Din tüccarı, cemaati sınıfın üzerine çıkaran bu söylemle, işçi ve köylüleri en temel örgütlenme araçlarından yoksun bırakır.

3.4 Mekanizma 4: Suçluluk ve Sevap Ekonomisi

Din tüccarının en sinsi mekanizması, işçi ve köylüde sürekli bir suçluluk duygusu yaratması ve bu suçluluğu “daha çok namaz, daha çok sadaka, daha çok cemaat devamlılığı” ile gidermeyi vaat etmesidir. Suçluluk şu sorularla üretilir:

  • “Acaba namazımı yeterince huşu ile kılmadığım için mi rızkım dardır?”

  • “Patronuma karşı geldiğim, içimden sövdüğüm için mi işlerim kötü gidiyor?”

  • “Belki de cemaati kaçırdığım, camiye gitmediğim için Allah beni cezalandırıyordur?”

Bu suçluluk, din tüccarının kurtarıcı olarak devreye girmesini sağlar. Çözüm, sınıf bilinci değil, daha fazla ibadettir: “Namazlarını artır, tesbih çek, sadaka ver, vaazları dinle, cemaatten ayrılma.” İşçi, sömürüldüğünü hissettiğinde bu hissi bir “iman zayıflığı” olarak içselleştirir ve din tüccarına daha sıkı bağlanır.

Bu mekanizma bir sevap ekonomisi yaratır. İşçi, dünyevi haklarını (ücret, izin, sağlık, sendika) kullanmak yerine, uhrevi sevap biriktirmeye yönlendirilir. Din tüccarı ise bu sevap ekonomisinin aracısı olarak hem maddi (bağış, zekât, sadaka, hatta işçinin emeğinin bir kısmı) hem de sembolik (prestij, otorite, toplumsal saygınlık) sermaye biriktirir. İşçinin sömürüsü, artık doğrudan patronun karı olarak kalmaz; dolaylı olarak din tüccarının nüfuzu ve serveti olarak da tezahür eder. İşçi ne kadar çok sömürülürse, din tüccarının o kadar çok müşterisi olur – çünkü sömürü arttıkça işçinin sığınabileceği tek liman “maneviyat” olarak sunulur.

4. Vaka Analizleri: Türkiye, Pakistan, Mısır

Bu bölümde, teorik çerçevenin somut tarihsel ve güncel örneklerle nasıl örtüştüğünü göstereceğim.

4.1 Türkiye: İşyeri Camileri ve Cuma Vaazları

Türkiye’de organize sanayi bölgelerindeki fabrikaların çoğunda işyeri camisi bulunur. Bu camilerde görevlendirilen din görevlilerinin önemli bir kısmı, doğrudan din tüccarı profiline uyar. Vaazlarında işleyiş tipik olarak şöyledir:

  • Namazın ve cemaatin fazileti anlatılır.

  • Sabır ve tevekkül ayetleri okunur.

  • “Kul hakkı”na değinilir, ancak bu “kul hakkı” genellikle işçi-işveren ilişkisinden soyutlanarak genel ahlaki öğütlere dönüşür.

  • İşçinin ücret talebi, sendikal hak talebi gibi somut itirazları hiçbir zaman doğrudan ele alınmaz; ancak “dünyevi hırs”, “mal mülk sevgisi”, “sabırsızlık” gibi kodlarla dolaylı olarak eleştirilir.

2010’lu yıllarda bir tekstil fabrikasında yaşanan grev sırasında, patron cuma günü vaizi değiştirerek işçilere “namazlarını ihmal etmeyin, isyandan sakının, sabredin” temalı bir vaaz verdirmiştir. Vaazı dinleyen işçilerin bir kısmı grevi bırakmış, “Allah rızası için dönün” çağrılarına uyarak fabrikaya geri dönmüştür. Din tüccarının rolü burada açıkça görülmektedir: Patronun çıkarı ile din tüccarının otoritesi buluşmuş, işçi sömürüsü namaz söylemiyle meşrulaştırılmıştır.

Köylü örneği daha ağırdır: Türkiye’de mevsimlik tarım işçileri, güneydoğudan batıya göç ederek çadırlarda yaşar, günde 12-14 saat çalışır, asgari ücretin çok altında kazanır. Bu bölgelere giden bazı din tüccarları, işçilere “namaz kılın, sabredin, Allah cennette karşılığını verir” diyerek sendikalaşma veya ücret zammı taleplerini “dünyevi heves” olarak yaftalar. Toprak sahibi ve çiftçi, bu din tüccarlarını teşvik eder, çünkü onlar işçinin isyan etmesini engelleyen en ucuz güvenlik gücüdür. Bu sistemde, din tüccarı doğrudan patronun maaşlı bir çalışanı olmasa da, işlevsel olarak onun sömürü mekanizmasının bir parçası haline gelir.

4.2 Pakistan: Borç Sömürüsü ve Cami Vaizleri

Pakistan’da çiftçilerin tefeciler ve toprak ağaları karşısındaki borç sömürüsü yaygındır. Köylü, tohum, gübre, su gibi girdiler için borçlanır, hasat sonrası borcunu ödeyemez, bir sonraki yıl daha da fazla borçlanır. Bu döngü içinde, cami vaizleri (büyük ölçüde din tüccarı profiline uygun kişiler) şu söylemi yaygınlaştırır: “Borç Allah’tandır, namazla bereketlenir, sabredin, faiz değil tevekkül kazandırır.” Köylü, namazını artırdıkça borcunun azalacağını sanır; oysa faiz katlanarak artar. Din tüccarı, bu sürecin her aşamasında aracıdır: Borç alırken moral verir, borç artarken sabır telkin eder, borç tahsilatı sırasında ise “veren de Allah alan da Allah” diyerek sömürüyü kutsallaştırır.

4.3 Mısır: Tekstil İşçileri Direnişi ve Ezher Fetvaları

Mısır’da 2000’li yılların başında, tekstil işçilerinin büyük bir direnişi patlak verdi. Ezher Üniversitesi’ne bağlı bazı din alimleri, işverenlerle işbirliği yaparak işçileri “namazsızlık, isyan, fitne” ile suçlayan fetvalar yayınladı. Bu fetvalarda, işçilerin grev yapması “Müslüman kardeşliğini bozmak”, “namazı engellemek” (çünkü grev sırasında işyeri camileri kapatılmıştı) ve “devlete karşı gelmek” olarak tanımlandı. Bu fetvalar, direnişi tamamen kırmasa da, işçi kitlesinin önemli bir kesiminde tereddüt yarattı ve sendikal örgütlenmeyi sekteye uğrattı. Din tüccarı, fetva yoluyla sınıf bilincini hedef alarak, işçinin en temel silahı olan kolektif eylemi gayri ahlaki bir “isyan” haline dönüştürdü.

5. Eleştirel Teolojik Karşı Argümanlar

Din tüccarının namaz söyleminin İslam içinden nasıl çürütülebileceğini göstermek, hem teorik bir gereklilik hem de pratik bir imkândır. İşçi ve köylü, kendi dinlerine sahip çıkarak din tüccarını ifşa edebilir.

5.1 Ankebut 45: Namaz Kötülükten Alıkoyar, Sömürü de Bir Kötülüktür

Ankebut Suresi 45. ayet: “Şüphesiz namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar.” Din tüccarı bu ayeti “İşçi, namaz kılıyorsa patrona isyandan, hırsızlıktan, yalandan alıkor” şeklinde yorumlar. Oysa ayetin asıl vurgusu, namaz kılan birinin sömürüye, zulme, haksızlığa sessiz kalamayacağıdır. İşçinin alın terini kurutmak, ücretini ödememek, sigortasız çalıştırmak, sağlıksız koşullarda iş görmek en büyük çirkinliklerdendir. Namaz, işçiyi patrona itaat etmeye değil, tam tersine hakkını almaya, zulme direnmeye, kötülüğe karşı çıkmaya yöneltmelidir. Din tüccarının ayeti ters yorumlaması, onun yalan sermayesinin en açık örneğidir.

5.2 Maun Suresi: Yetimi İtip Kakan Namaz Gösterişten İbarettir

Maun Suresi (107) doğrudan namaz kılan riyakârları hedef alır: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildir. Gösteriş yaparlar ve zekâtı engellerler.” Din tüccarı, camide gösterişli namaz kıldığı halde yetimi itip kakar, yoksulu doyurmaz. İşçinin hakkını yiyen patronla aynı safa geçen din tüccarı, Maun Suresi’nde anlatılan riyakârın ta kendisidir. Gerçek dindar, Maun Suresi’nin çağrısına kulak verir: Namaz, sadece Allah’la değil, yoksulla, yetimle, işçiyle kurulan bir bağdır.

5.3 Hadisler: İşçinin Alın Teri Kurumadan Ücretini Öde

Klasik hadis koleksiyonlarında işçi haklarına dair açık hükümler bulunur:

  • “Hiçbir ücretli işçinin ücretini alın teri kurumadan ödeyin.” (İbn Mace)

  • “İşçiye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemeyin, yükleyecekseniz ona yardım edin.” (Buhari)

  • “Sizi işe alan patron, sizin ücretinizi helal etmediği gibi, siz de ona helal olmazsınız.” (Taberani)

Din tüccarı bu hadisleri neden anmaz? Çünkü anarsa sermayesi iflas eder. İşçi bu hadisleri duyduğunda, “Sabret namaz kıl” söyleminin bir aldatmaca olduğunu anlar. Din tüccarı, işte bu yüzden hadisleri çarpıtarak veya tamamen görmezden gelerek vaaz verir.

5.4 Müslüman Sol ve Devrimci Din Yorumları

Ali Şeriati, “Dünyayı Namazla Değiştirmek” adlı eserinde, namazın sadece bireysel bir ritüel değil, toplumsal bilincin inşa aracı olduğunu savunur. Ona göre namaz, kişiyi sınıfsal tahakküme karşı uyandırır; çünkü namazda secde eden, yalnızca Allah’a boyun eğer, başka hiçbir güce değil. Bu yorumla, patrona secde etmeyen işçi, namaz sayesinde patronun tahakkümünü reddeder.

İdris Küçükömer ise, Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde resmi din anlayışının her zaman egemen sınıflarla ittifak yaptığını, “sapkın” din yorumlarının (Alevilik, Bektaşilik gibi) ise ezilen sınıfların direniş dinini oluşturduğunu gösterir. Bu perspektiften bakıldığında, din tüccarı resmi dinin piyasadaki simsarıdır; gerçek dindar ise sınıf bilinciyle namaz kılandır. Bir Bektaşî deyişi ne güzel söyler: “Namaz kılan namazından / Zulüm eden zulmünden bellidir.”

6. Sonuç: Namazı Tüccardan, Dini Sömürüden Kurtarmak

Alıntıya dönerek bitirelim. “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir.” Din tüccarı, işçi ve köylünün kendi dinini sorgulamasını engellediği için, onları dindarlıktan uzaklaştırır. Çünkü sorgulamayan inanç, dogmatik bir ideolojiden farksızdır; sömürüye açıktır. Din tüccarı, sorgulamayı “iman zayıflığı” olarak sunduğu için, aslında kendi varlığını korur. Oysa gerçek dindarlığın ilk adımı şu soruları sormaktır:

  • Namaz gerçekten beni kötülüklerden alıkoyuyor mu? Bu kötülüklerin başında sömürü gelmiyor mu?

  • Patronumla aynı safta namaz kılmak, onun bana verdiği düşük ücreti, sağlıksız koşulları meşrulaştırır mı?

  • Din tüccarının vaazları neden hiçbir zaman patrona “Ücretini artır!” demiyor da bana sürekli “Sabret!” diyor?

  • Ben namaz kıldıkça sömürü azalıyor mu, yoksa din tüccarı zenginleşiyor mu?

Bu soruları soran işçi ve köylü, din tüccarının tam kalbine ok gibi saplanan gerçek dindardır.

Makale boyunca göstermeye çalıştım ki din tüccarı, namazı dört mekanizmayla sömürünün aracı haline getirir: Beden disiplini, pasif sabır ve tevekkül öğretisi, sınıf bilincinin cemaat bilinciyle ikamesi, suçluluk ve sevap ekonomisi. Bu mekanizmalar, tarihsel olarak Orta Çağ’dan neoliberal kapitalizme kadar uzanır ve günümüzde işyeri camilerinden Pakistan’ın köylerine, Mısır’ın fabrikalarından Türkiye’nin mevsimlik tarım işçilerinin çadırlarına kadar her yerde işler.

Ancak bu söylem kırılmaz değildir. Maun Suresi, Ankebut 45, işçi haklarına dair hadisler, Ali Şeriati’nin namaz yorumu, Bektaşî direnci – tüm bunlar, namazın aslında sömürüye karşı olduğunu, din tüccarının bu özü çarpıttığını gösterir. Gerçek dindar, namazı bir disiplin aracı olarak değil, bir özgürlük ve adalet çağrısı olarak yaşar.

Son söz: Din tüccarı, namaz diyerek işçinin ve köylünün sömürülmesinde rol oynar. Bu rol, bilinçli bir ihanettir. Ancak işçi ve köylü namazı yeniden sahiplendiğinde, din tüccarı iflas eder. Çünkü onun sermayesi yalan, müşterisi cahildir. Bilinçlenen müşteri, tüccarsız bir dindarlığa yürür. Ve belki de ilk kez o zaman, namaz gerçekten “çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar.”


Yerli Ve Millinin İşçinin ve Köylünün Sömürülmesindeki Rolü

Özet

Bu makale, Türkiye özelinde milliyetçi ve siyasal dinci ideolojilerin eklemlenmesiyle oluşan “yerli ve milli” zihniyetin, işçi sınıfı ve köylülük üzerindeki sömürü mekanizmalarını nasıl yeniden ürettiğini, meşrulaştırdığını ve derinleştirdiğini analiz etmektedir. Çalışmanın temel argümanı, bu zihniyetin sınıf çelişkilerini etnik-dini bir kardeşlik retoriğiyle gizleyerek emek sömürüsünü görünmez kıldığı ve neoliberal politikaların toplumsal maliyetini işçi ve köylü sırtına yüklediğidir. Tarihsel maddeci bir perspektiften hareketle, “yerli ve milli” söyleminin sermaye birikiminin ideolojik bir aracı olarak işlev gördüğü, sendikal hakları baskıladığı, tarım politikalarıyla köylüyü topraktan kopardığı ve dini referanslarla sınıf bilincini körelttiği gösterilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Sömürü, milliyetçilik, siyasal dincilik, işçi sınıfı, köylülük, yerli ve milli, neoliberalizm, sınıf bilinci.

1. Giriş

Sanayi kapitalizminin ortaya çıkışından bu yana emek sömürüsü, üretim ilişkilerinin yapısal bir özelliği olmuştur. Ancak sömürünün biçimleri ve meşrulaştırma araçları dönemsel ve coğrafi olarak farklılık gösterir. Geç kapitalistleşen toplumlarda, özellikle de çok uluslu imparatorluk bakiyesi üzerine kurulmuş ulus-devletlerde, milliyetçilik ve siyasal dincilik, sınıf temelli çelişkilerin üzerini örten güçlü ideolojik kılıflar olarak işlev görmüştür. 2000’li yılların Türkiye’sinde bu iki ideolojinin “yerli ve milli” söylemi altında sentezlenmesi, emek-sermaye ilişkilerinin yeniden tanımlanmasında belirleyici bir rol oynamıştır.

Bu makalenin amacı, milliyetçi ve siyasal dinci “yerli ve milli” zihniyetin işçi ve köylü sınıflarının sömürülmesindeki rolünü tarihsel, ekonomik ve sosyolojik boyutlarıyla incelemektir. Çalışma, şu sorulara yanıt aramaktadır: “Yerli ve milli” söylemi, somut ekonomi politik düzeyde işçi ve köylü aleyhine hangi dönüşümleri beraberinde getirmiştir? Dini ve milli referanslar, sınıf bilincinin oluşumunu nasıl engellemektedir? Bu zihniyet, neoliberal politikaların toplumsal maliyetini meşrulaştırmada nasıl bir işlev üstlenmektedir?

Makalenin temel tezi şudur: “Yerli ve milli” vurgusu yapan milliyetçi-muhafazakâr zihniyet, sınıf çelişkilerini etnik-dini dayanışma retoriğiyle gizleyerek işçi ve köylü emeğinin daha yoğun sömürülmesine zemin hazırlamakta; sendikal mücadeleyi “fitne” ve “milli güvenlik tehdidi” olarak kriminalize etmekte; tarım politikaları ve toprak düzenlemeleri yoluyla köylüyü tasfiye etmektedir.

Çalışma, yöntemsel olarak tarihsel maddeci bir analiz çerçevesine dayanmakta; ikincil literatür, resmi istatistikler, alan araştırmaları ve güncel ekonomi politik gelişmeleri veri olarak kullanmaktadır. Makale beş ana bölümden oluşmaktadır: İlk bölümde kavramsal çerçeve sunulacak, ikinci bölümde tarihsel arka plan verilecek, üçüncü bölümde “yerli ve milli” zihniyetin ekonomi politiği analiz edilecek, dördüncü bölümde ideolojik aygıtlar ve sınıf bilincinin tasfiyesi ele alınacak, beşinci bölümde uluslararası karşılaştırmalı perspektif sunulacak, sonuç bölümünde ise bulgular değerlendirilecek ve politika önerilerine yer verilecektir.

2. Kavramsal Çerçeve: Sömürü, Milliyetçilik, Siyasal Dincilik ve “Yerli ve Milli” Zihniyet

2.1. Sömürü: Marksist Bir Tanım

Marksist teoride sömürü, üreticilerin ürettikleri değerin bir kısmına el konulması sürecidir. Kapitalist üretim ilişkilerinde işçi, emek gücünü sermaye sahibine satar; karşılığında geçimlik ücret alırken, yarattığı değerin önemli bir kısmı – artı-değer – sermayedar tarafından gasp edilir. Sömürünün oranı, artı-değerin değişmeyen sermayeye (makine, hammadde) ve değişen sermayeye (ücret fonu) oranıyla belirlenir. Köylü sömürüsü ise daha karmaşıktır: Küçük meta üreticisi köylü, teoride kendi emeğinin ürününe sahiptir; ancak toprak rantı (eğer mülk sahibi değilse), tefeci sermaye, tarımsal girdi fiyatlarındaki tekeller, işleme ve pazarlama süreçlerindeki asimetriler yoluyla artı-ürüne el konulur. Devletin tarım politikaları (destekleme alımları, vergiler, sübvansiyonlar) da bu sömürü ilişkisinde belirleyicidir.

2.2. Milliyetçilik ve Sınıf İlişkileri

Milliyetçilik, modern dönemin en etkili siyasi ideolojilerinden biridir. Benedict Anderson’un deyişiyle “hayali cemaatler” yaratan milliyetçilik, bireylerin sınıfsal konumlarından bağımsız olarak ortak bir aidiyet duygusu geliştirmelerini sağlar. Bu yönüyle milliyetçilik, sınıf temelli dayanışmanın önünde güçlü bir engel olarak işlev görebilir. İşçi sınıfı mensupları, kendilerini aynı ulusun farklı sınıflardan üyeleriyle (patronlar, toprak ağaları) ortak bir çatı altında tanımladıklarında, sermaye-sınıf çelişkisi ikincil plana itilir. Milliyetçi söylem, emperyalizm karşıtlığı ile yerli sermaye savunusunu birleştirerek işçi sınıfının “milli çıkarlar” uğruna ücret ve haklarından fedakârlık etmesini meşrulaştırabilir.

2.3. Siyasal Dincilik ve Ekonomik Tahayyül

Siyasal dincilik, dinin bireysel inanç alanından çıkarılıp kamu yönetimi, hukuk ve ekonomi politikalarının belirleyicisi haline gelmesidir. İslamcı siyasal dincilik, özellikle “adil düzen”, “helal kazanç”, “faizsiz ekonomi”, “zekât ve sadaka” gibi kavramlarla bir ekonomik sistem tahayyülü sunar. Ancak eleştirel bir bakışla, piyasa ekonomisinin temel dinamiklerini sorgulamayan bu tahayyül, mevcut sömürü ilişkilerini dini bir kılıfla yeniden üretmekten öteye geçemez. Dini referanslar, işçilerin sabır ve kanaatkârlık göstermesini, sendikal hak arayışını “fitne” ve “kargaşa” olarak nitelemeyi kolaylaştırır. Aynı şekilde, köylü için “rüşvet” ve “stokçulukla” mücadele eden bir devlet imajı yaratılırken, toprak mülkiyetindeki yapısal eşitsizlikler görünmez kılınır.

2.4. “Yerli ve Milli” Söyleminin İnşası

“Yerli ve milli” kavramı, son dönem Türk siyasetinde milliyetçilikle siyasal dinciliğin eklemlendiği bir söylemsel alanı ifade eder. Bu söylem üç ana temele dayanır: (1) Ekonomide dışa bağımlılığın azaltılması, yerli üretimin ve sermayenin teşviki, (2) Kültürel alanda Batılı değerler karşısında yerli ve dini değerlerin savunulması, (3) Dış politikada “mazlum milletler” ve İslam dünyası ile dayanışma vurgusu. Bu söylem, neoliberal küreselleşme sürecinde yaşanan ekonomik kırılganlıklara ve kimlik bunalımlarına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Ancak makalenin ilerleyen bölümlerinde göstermeye çalışacağımız gibi, “yerli ve milli” söylem, neoliberal politikaların özüne dokunmadan onu meşrulaştıran bir araçsallığa sahiptir.

3. Tarihsel Arka Plan: Osmanlı’dan 2000’li Yıllara

3.1. Osmanlı’da Zihniyet Kalıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi ve köylü sömürüsü, modern anlamda sınıf temelli olmaktan çok, reayalık sistemi içinde devletin vergi tekeli, tımar sistemi ve lonca düzenlemeleri aracılığıyla işliyordu. 19. yüzyılda Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla birlikte mülkiyet haklarının düzenlenmesi, yabancı sermayeye tanınan ayrıcalıklar (Kapitülasyonlar) ve tarımda ticarileşme, köylüyü borç batağına sürükledi. Aynı dönemde, İslamcılık (ittihad-ı İslam) ve milliyetçilik (Türkçülük) akımları, imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak için birer kurtuluş ideolojisi olarak boy gösterdi. Ancak bu ideolojiler, işçi ve köylünün yaşadığı ekonomik baskıyı sorgulamak bir yana, onu “devlet-i ebed-müddet” uğruna sabır ve fedakârlık göstermeye çağırıyordu.

3.2. Erken Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet’in ilanından sonra Kemalist milliyetçilik, laik ve devletçi bir çizgi izledi. 1930’lu yıllarda uygulanan devletçi sanayileşme politikaları, işçi sınıfının sayısal olarak büyümesini sağlarken, sendikal haklar son derece sınırlıydı. Köylülük ise “toprağı olan köylü” sloganıyla toprak reformu vaatlerine rağmen, ağır vergi yükü (aşar vergisi kaldırılmış olsa da dolaylı vergiler artmıştı) ve düşük ürün fiyatları nedeniyle yoksullaştı. Erken Cumhuriyet döneminin milliyetçiliği, işçi ve köylüyü “ulusun temel unsurları” olarak kutsarken, onların sınıfsal çıkarlarını bastıran bir söylem geliştirdi. “Halkçılık” ilkesi, sınıf mücadelesini reddederek farklı sınıfların “uyum” içinde yaşayacağını varsayıyordu.

3.3. 1950-1980: Demokrat Parti ve Milli Görüş

1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, tarımda makineleşmeyi ve Marshall yardımlarını teşvik etti. Kısa vadede köylü refahında bir artış görülse de, traktörleşme küçük köylünün toprağını büyük toprak sahiplerine kaptırması sürecini hızlandırdı. Tarımda yükselen verimlilik, kırsaldan kente göçü tetikledi; şehirlerde gecekondulaşma ve düşük ücretli sanayi işçiliği yaygınlaştı.

1970’lerde Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi, “milli ve manevi değerler” ekseninde bir sanayileşme programı geliştirdi. Ağır sanayi yatırımları, yerli otomobil, uçak ve silah üretimi vurgusu yapan program, aynı zamanda sendikal hakları sınırlamayı ve faizsiz finans kurumlarını yaygınlaştırmayı hedefliyordu. 1970’li yılların sonunda artan siyasi şiddet, işçi sınıfı hareketinin “terör”le özdeşleştirilmesine zemin hazırladı.

3.4. 12 Eylül 1980 ve Neoliberal Dönüşüm

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi yapısında bir kırılma noktasıdır. 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlatılan neoliberal dönüşüm, darbe yönetimi tarafından tamamlanmış; sendikalar kapatılmış, toplu sözleşme hakkı askıya alınmış, grevler yasaklanmış, işçi ücretleri baskılanmıştır. Darbe anayasasının 1982’de halkoyuna sunulmasıyla birlikte, “milli güvenlik” ve “devletin bekası” söylemleri işçi haklarının kısıtlanmasının temel referans noktası haline gelmiştir. Aynı dönemde, “Türk-İslam sentezi” ideolojisi resmi devlet politikası haline getirilmiş; din dersleri zorunlu kılınmış, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ve yetkileri artırılmıştır. 12 Eylül, milliyetçi ve siyasal dinci zihniyetin neoliberalizmle eklemlenmesinin kurumsal temellerini atmıştır.

3.5. 2000’li Yıllar: AK Parti ve “Yerli ve Milli” Sentez

2002 yılında tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), neoliberal politikaları muhafazakâr demokrasi söylemiyle birleştirmiştir. 2008 küresel krizinden sonra, özellikle 2013 sonrası dönemde “yerli ve milli” söylemi giderek merkezileşmiştir. Yerli otomobil (TOGG), yerli savunma sanayii (SİHA, TB2, ANKA), yerli enerji (Fatih sondaj gemisi, Akkuyu NGS) gibi projeler, bu söylemin somutlaştığı alanlar olmuştur. Ancak bu projelerin finansmanı, büyük ölçüde kamu-özel işbirliği modelleriyle (KÖİ), işçi ve emeklilerin üzerindeki dolaylı vergi yükü artırılarak sağlanmıştır. Asgari ücret artışlarının enflasyon karşısında eritilmesi, taşeron işçiliğinin yaygınlaştırılması, 7200 gün şartı gibi emeklilik düzenlemeleri, “yerli ve milli” kalkınmanın bedelinin kimin sırtına yüklendiğini açıkça göstermektedir.

4. “Yerli ve Milli” Zihniyetin Ekonomi Politiği

4.1. Neoliberalizmle Organik Bağ

“Yerli ve milli” zihniyet, söylem düzeyinde korumacılığı, ithal ikamesini, devletin stratejik sektörlerdeki rolünü vurgulasa da, reel ekonomi politik düzeyde neoliberalizmle tam bir uyum içindedir. Kamu İhale Kanunu, özelleştirme uygulamaları, esnek çalışma düzenlemeleri, uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliği, yabancı sermayeye sağlanan teşvikler ve vergi muafiyetleri, “yerli ve milli” söyleminin neoliberal altyapısını oluşturur. Yerli otomobil projesi TOGG, İtalyan tasarım evi Pininfarina’dan lisans alırken, “tamamen yerli” olarak tanıtılmıştır. Savunma sanayiinde kullanılan birçok yan sanayi ürünü, doğrudan yabancı menşelidir. Enerjide yerli kömür ve hidroelektrik santrallerinin çevresel ve sosyal maliyetleri ise işçi ve köylü topluluklarının yaşam alanlarının tahribi olarak geri dönmektedir.

4.2. Düşük Ücret Rejiminin Meşrulaştırılması

Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük asgari ücret/GSYH oranına sahip ülkelerden biridir. 2024 yılı itibarıyla asgari ücretin satın alma gücü, 2017-2018 seviyelerinin altına düşmüştür. “Yerli ve milli” söylem, bu durumu iki şekilde meşrulaştırır: (a) “Yerli sermaye henüz rekabet edebilecek düzeyde değil, işçilerin fedakârlığı milli kalkınma için şarttır”, (b) “Batılı ülkelerin yüksek ücretleri, sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde elde edilmiştir; bizim yerli ve milli kalkınma yolumuz farklıdır.” Bu söylem, işçinin kendini sömüren sermaye sahibiyle aynı tarihsel ve kültürel kader birliği içinde hissetmesine yol açar.

4.3. Taşeronlaşma ve Güvencesizlik

2010’lu yıllardan itibaren taşeron işçiliği, Türkiye emek piyasasının yapısal bir unsuru haline gelmiştir. Kamuda bile işçilerin büyük bir kısmı, “alt işveren” şirketler aracılığıyla çalışmakta, aynı işi yapan kadrolu işçilere göre çok daha düşük ücret ve hiçbir sosyal hak elde edememektedir. “Yerli ve milli” söylemi, taşeron işçiliğini “esneklik”, “iş gücü piyasasının dinamizmi” ve “sermayenin rekabet gücü” ile meşrulaştırır. Dini motiflerle güçlendirilen iş ahlakı söylemi, işçinin güvencesiz ve düşük ücretli çalışmayı bir “imtihan” olarak görmesine neden olur.

4.4. Tarımda Tasfiye ve Köylünün Proleterleşmesi

Tarım politikaları, “yerli ve milli” söyleminin en çarpıcı çelişkisini sergiler. Söylem düzeyinde “yerli tohum”, “milli tarım” vurgusu yapılırken, reel politikalar tam tersi bir yönde işler: Tohum kanunuyla hibrit ve GDO’lu tohumların kullanımı yaygınlaştırılmış, yerli tohumların satışı ve takası yasaklanmıştır; girdi fiyatları (gübre, mazot, ilaç) sürekli artarken, alım fiyatları enflasyonun altında kalmıştır; Tarım Kredi Kooperatifleri, siyasal dinci kadroların atanmasıyla rant dağıtım mekanizmasına dönüştürülmüş; kooperatif borçları yapılandırma adı altında silinirken, bu yapılandırmadan en çok büyük çiftçiler yararlanmıştır. Sonuç: 2002-2022 yılları arasında tarımda çalışan nüfus %40 oranında azalmış, kırsal yoksulluk artmış, köylüler yaşadıkları topraklarda “kiracı” konumuna düşmüş ya da kentlerin varoşlarında inşaat işçisi veya gündelikçi olarak proleterleşmiştir.

4.5. Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) ve Emek Sömürüsü

KÖİ modeli, “yerli ve milli” kalkınmanın amiral gemisi olarak sunulmuştur. Hastaneler, yollar, köprüler, havalimanları, enerji santralleri, şehir hastaneleri KÖİ modeliyle inşa edilmiş ve işletilmektedir. Bu modellerin üç önemli sonucu olmuştur: (1) Devletin cari harcamaları artmış (kullanım garantileri ve kira ödemeleri nedeniyle), bu artış dolaylı vergilerle vatandaşın sırtına yüklenmiştir. (2) KÖİ işletmelerinde çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesi hakkından yoksun bırakılmış, en düşük ücretten ve en uzun mesailerle çalıştırılmıştır. (3) Şehir hastanelerinde temizlik, güvenlik, teknik servis gibi yan hizmetler taşerona verilmiş, bu işlerde çalışanların iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır. Tüm bu süreç, “millete hizmet” söylemiyle örtülmüştür.

5. İdeolojik Aygıtlar ve Sınıf Bilincinin Tasfiyesi

5.1. Eğitim Sistemi ve Medya

“Yerli ve milli” zihniyet, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla işçi ve köylü çocuklarına erken yaştan itibaren aşılanır. MEB müfredatında, sınıf mücadelesi kavramı tümüyle dışlanmış; “üretim faktörleri” (emek, sermaye, doğal kaynaklar) arasında uyum varsayımı öğretilmektedir. Sosyal bilgiler ve vatandaşlık derslerinde, sendikalar “menfaat grupları” arasında sayılmakta, milli birlik ve beraberliğe aykırı faaliyetler olarak ima edilmektedir. Medyada ise işçi eylemleri, trafik veya toplu taşıma aksadığı için “vatandaşın mağdur edilmesi” karesiyle sunulmakta; patronlar ise “işveren” değil, “istihdam sağlayıcı” ve “hayırsever” olarak tanıtılmaktadır. Köylü haberleri, “üretici mağduru” söylemiyle verilse de, bunun failleri olarak büyük tedarik zincirleri ve gıda tekelleri değil, “komisyoncular”, “aracılar”, “stokçular” gösterilmektedir.

5.2. Cemaat ve Tarikat Ağları

Türkiye’de işçi bulma, disiplin etme ve sendikasızlaştırma süreçlerinde cemaat ve tarikat ağlarının rolü büyüktür. Özellikle İslami cemaatler (İsmailağa, Menzil, Süleymancılar, Nurcuların farklı kolları vb.), işverenlerle işbirliği yaparak fabrikalarda ve atölyelerde “abi-ağabey” ilişkisi adı altında bir kontrol mekanizması kurarlar. Bu ağlar, işçi adaylarının referansını sağlamakta, işçiler arasında dayanışma duygusunu cemaat içi bağlılığa yönlendirmekte, sendikal faaliyeti “cemaate ihanet” olarak etiketlemektedir. Aynı ağlar, işyerlerinde dini sohbetler, namaz organizasyonları, yardımlaşma sandıkları gibi faaliyetlerle işverenin emek maliyetini azaltan bir fonksiyon görmektedir.

5.3. Dini Söylemle Bilinç Yönetimi

Cuma hutbeleri, vaazlar ve dini yayınlar, işçi ve köylünün yaşadığı yoksulluğu “kader”, “Allah’ın imtihanı”, “dünya malına tamah etmemek” gibi kavramlarla tanımlar. Ücret eşitsizlikleri, “rızık” bağlamında ele alınır: “Allah herkesin rızkını takdir etmiştir, az veya çok olması kişinin çabasından bağımsızdır.” Bu söylem, yapısal eşitsizlikleri teolojik bir determinizme havale eder. Dindar işçi ve köylüler, “helal daire” içinde kalmak kaydıyla her türlü çalışma koşulunu kabul etmeye; hak arayışlarını değil, sabrı ve şükrü öne çıkarmaya yönlendirilir. Cemaatlerin “cemaat ekonomisi” adı altında geliştirdiği iş ahlakı eğitimleri, sendikasızlaşmayı ve güvencesizliği bir erdem haline getirmektedir.

5.4. Sendikal Hareketin Kriminalizasyonu

12 Eylül 1980’den bu yana sendikal hareket, sürekli olarak “milli güvenlik” ve “terörle mücadele” ekseninde kriminalize edilmiştir. Özellikle 2015 sonrası OHAL döneminde, KESK, DİSK gibi sendika konfederasyonlarının bazı şubeleri “terör örgütüyle bağlantılı” suçlamasıyla kapatılmış, sendika yöneticileri tutuklanmıştır. Grev ve toplu sözleşme hakları, “ekonomik istikrar” ve “milli menfaatler” gerekçesiyle askıya alınmıştır. “Yerli ve milli” söylem, bu baskıcı düzenlemeleri “devletin bekası” ile ilişkilendirerek meşrulaştırmaktadır. İşçi, devleti kendisine karşı değil, kendisini koruyan bir güç olarak görmeye çağrılmakta; sendika ise “devlete karşı” illegal bir yapı olarak sunulmaktadır.

6. Uluslararası Karşılaştırmalı Perspektif

“Yerli ve milli” zihniyet, Türkiye’ye özgü bir fenomen değildir. Hindistan’da Narendra Modi liderliğindeki Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, “Swadeshi” (yerli) söylemini işçi ve köylü sömürüsünü meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Hindistan’da işçi hakları kısıtlanırken, tarım yasalarına karşı çıkan köylüler “ulus karşıtı” olarak suçlanmıştır. Polonya’da PiS hükümeti, “medeni milliyetçilik” ve Katolik değerler söylemiyle, işçi ücretlerinin AB ortalamasının çok altında kalmasını meşrulaştırmış, sendikal hareketi “Sovyet kalıntısı” olarak damgalamıştır. Macaristan’da Orbán’ın “illiberal devlet” anlayışı, ulusal egemenlik vurgusunu işçi sınıfının ücret baskısı ve kamu hizmetlerinin daraltılmasıyla birleştirmiştir. Tüm bu örneklerde ortak olan: Neoliberalizmin yarattığı toplumsal maliyet, milliyetçi ve dinci bir söylemle yeniden dağıtılmakta; sermaye birikiminin sürdürülebilirliği, emekçi sınıfların sırtına yüklenmektedir.

7. Sonuç ve Değerlendirme

Bu makalede, milliyetçi ve siyasal dinci “yerli ve milli” zihniyetin işçi ve köylü sınıflarının sömürülmesindeki rolü, tarihsel maddeci bir perspektifle analiz edilmiştir. Çalışmanın bulguları, bu zihniyetin üç temel işlev gördüğünü ortaya koymaktadır:

  1. Gizleme işlevi: Sınıf çelişkilerini etnik-dini bir kardeşlik retoriğiyle örterek, işçi ve köylünün kendisini sömüren sermaye sahibiyle aynı “milli ve manevi” aidiyet içinde tanımlamasına yol açar.

  2. Meşrulaştırma işlevi: Düşük ücretleri, güvencesiz çalışmayı, sendikasızlaşmayı, tarımın tasfiyesini “milli kalkınma”, “yerli sermayenin korunması”, “dini ahlak” gibi kavramlarla meşru kılar.

  3. Yeniden üretim işlevi: Eğitim, medya, cemaat ağları ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla, bu sömürü ilişkilerinin kuşaktan kuşağa yeniden üretilmesini sağlar.

Makalenin başında sorduğumuz sorulara dönersek: “Yerli ve milli” söylemi, neoliberal politikaların toplumsal maliyetini – yoksulluğu, eşitsizliği, güvencesizliği, çevre tahribatını – işçi ve köylü sırtına yüklerken, bu yükü taşıyanlara bunun bir vatan görevi, bir imtihan veya kader olduğu telkinini yapar. Bu zihniyet olmasaydı da kapitalist sömürü devam ederdi; ancak bu zihniyet, sömürüyü daha derin, daha az görünür ve daha çok meşru hale getirmektedir.

Peki çözüm nedir? Makalenin kapsamı, ayrıntılı bir eylem programı sunmaya elverişli değildir. Ancak, bu zihniyetin hegemonyasına karşı koyabilmek için, sınıf bilincinin yeniden inşası, işçi ve köylü hareketlerinin milliyetçi ve dini argümanları çözümleyici bir eleştirel söylem geliştirmesi, emek dayanışmasını uluslararası düzeyde örgütlemesi gerektiği söylenebilir. “Yerli ve milli” maskesinin altındaki sınıf gerçekliğini teşhir etmek, bu mücadelenin ilk ve vazgeçilmez adımıdır.

Nihayetinde, işçinin ve köylünün kurtuluşu, onları sömüren sermaye sınıfıyla “kader birliği” yapmakta değil, tam tersine, ulusal ve dinsel aidiyetlerin ötesine geçen bir sınıf dayanışmasında yatmaktadır. Tarihsel deneyim göstermiştir ki, “yerli ve milli” söylem ne kadar güçlü olursa olsun, açlık, evsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik, son tahlilde işçi ve köylüyü gerçek çıkarının ne olduğunu sorgulamaya itecektir. Bu sorgulamanın önünü açmak, işte bu makalenin de en temel gayesidir.

Kaynakça

Adanır, F. (2006). Türkiye’de Köylülük ve Tarım Politikaları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ahmad, F. (2012). Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Boratav, K. (2015). *Türkiye İktisat Tarihi 1908-2015*. İstanbul: İmge Kitabevi.

Buğra, A. (2017). Devlet ve İşadamları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Çağlar, İ. (2020). Dini Söylem ve Neoliberal Dönüşüm: Türkiye’de İşçi Sınıfı Üzerine Bir İnceleme. Toplum ve Bilim, 152, 42-67.

Göle, N. (2015). İslam’ın Yeni Kamusal Yüzleri. İstanbul: Metis Yayınları.

Karadağ, A. (2019). Milliyetçilik ve Sınıf: AK Dönemi Türkiyesi’nde Hegemonya. Ankara: Dipnot Yayınları.

Keyder, Ç. (2014). Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İstanbul: İletişim Yayınları.

Parla, T., & Davison, A. (2004). Kemalizm ve Türk Milliyetçiliği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Sönmez, M. (2018). Tarımda Dönüşüm ve Köylü Emeği. Ankara: NotaBene Yayınları.

Tuğal, C. (2016). İslam ve Neoliberalizm: AK Parti Döneminde Sınıf, Kültür ve Devlet. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Yıldırım, D. (2021). Taşeron İşçiliğin Anatomisi: Güvencesizliğin Meşrulaştırılması. Çalışma ve Toplum, 71(4), 2459-2488.

Zürcher, E. J. (2014). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Namaz Söylemiyle İşçi ve Köylünün Sömürülmesi

Giriş “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahiller...