10 Haziran 2026 Çarşamba

Yerli Ve Millinin İşçinin ve Köylünün Sömürülmesindeki Rolü

Özet

Bu makale, Türkiye özelinde milliyetçi ve siyasal dinci ideolojilerin eklemlenmesiyle oluşan “yerli ve milli” zihniyetin, işçi sınıfı ve köylülük üzerindeki sömürü mekanizmalarını nasıl yeniden ürettiğini, meşrulaştırdığını ve derinleştirdiğini analiz etmektedir. Çalışmanın temel argümanı, bu zihniyetin sınıf çelişkilerini etnik-dini bir kardeşlik retoriğiyle gizleyerek emek sömürüsünü görünmez kıldığı ve neoliberal politikaların toplumsal maliyetini işçi ve köylü sırtına yüklediğidir. Tarihsel maddeci bir perspektiften hareketle, “yerli ve milli” söyleminin sermaye birikiminin ideolojik bir aracı olarak işlev gördüğü, sendikal hakları baskıladığı, tarım politikalarıyla köylüyü topraktan kopardığı ve dini referanslarla sınıf bilincini körelttiği gösterilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Sömürü, milliyetçilik, siyasal dincilik, işçi sınıfı, köylülük, yerli ve milli, neoliberalizm, sınıf bilinci.

1. Giriş

Sanayi kapitalizminin ortaya çıkışından bu yana emek sömürüsü, üretim ilişkilerinin yapısal bir özelliği olmuştur. Ancak sömürünün biçimleri ve meşrulaştırma araçları dönemsel ve coğrafi olarak farklılık gösterir. Geç kapitalistleşen toplumlarda, özellikle de çok uluslu imparatorluk bakiyesi üzerine kurulmuş ulus-devletlerde, milliyetçilik ve siyasal dincilik, sınıf temelli çelişkilerin üzerini örten güçlü ideolojik kılıflar olarak işlev görmüştür. 2000’li yılların Türkiye’sinde bu iki ideolojinin “yerli ve milli” söylemi altında sentezlenmesi, emek-sermaye ilişkilerinin yeniden tanımlanmasında belirleyici bir rol oynamıştır.

Bu makalenin amacı, milliyetçi ve siyasal dinci “yerli ve milli” zihniyetin işçi ve köylü sınıflarının sömürülmesindeki rolünü tarihsel, ekonomik ve sosyolojik boyutlarıyla incelemektir. Çalışma, şu sorulara yanıt aramaktadır: “Yerli ve milli” söylemi, somut ekonomi politik düzeyde işçi ve köylü aleyhine hangi dönüşümleri beraberinde getirmiştir? Dini ve milli referanslar, sınıf bilincinin oluşumunu nasıl engellemektedir? Bu zihniyet, neoliberal politikaların toplumsal maliyetini meşrulaştırmada nasıl bir işlev üstlenmektedir?

Makalenin temel tezi şudur: “Yerli ve milli” vurgusu yapan milliyetçi-muhafazakâr zihniyet, sınıf çelişkilerini etnik-dini dayanışma retoriğiyle gizleyerek işçi ve köylü emeğinin daha yoğun sömürülmesine zemin hazırlamakta; sendikal mücadeleyi “fitne” ve “milli güvenlik tehdidi” olarak kriminalize etmekte; tarım politikaları ve toprak düzenlemeleri yoluyla köylüyü tasfiye etmektedir.

Çalışma, yöntemsel olarak tarihsel maddeci bir analiz çerçevesine dayanmakta; ikincil literatür, resmi istatistikler, alan araştırmaları ve güncel ekonomi politik gelişmeleri veri olarak kullanmaktadır. Makale beş ana bölümden oluşmaktadır: İlk bölümde kavramsal çerçeve sunulacak, ikinci bölümde tarihsel arka plan verilecek, üçüncü bölümde “yerli ve milli” zihniyetin ekonomi politiği analiz edilecek, dördüncü bölümde ideolojik aygıtlar ve sınıf bilincinin tasfiyesi ele alınacak, beşinci bölümde uluslararası karşılaştırmalı perspektif sunulacak, sonuç bölümünde ise bulgular değerlendirilecek ve politika önerilerine yer verilecektir.

2. Kavramsal Çerçeve: Sömürü, Milliyetçilik, Siyasal Dincilik ve “Yerli ve Milli” Zihniyet

2.1. Sömürü: Marksist Bir Tanım

Marksist teoride sömürü, üreticilerin ürettikleri değerin bir kısmına el konulması sürecidir. Kapitalist üretim ilişkilerinde işçi, emek gücünü sermaye sahibine satar; karşılığında geçimlik ücret alırken, yarattığı değerin önemli bir kısmı – artı-değer – sermayedar tarafından gasp edilir. Sömürünün oranı, artı-değerin değişmeyen sermayeye (makine, hammadde) ve değişen sermayeye (ücret fonu) oranıyla belirlenir. Köylü sömürüsü ise daha karmaşıktır: Küçük meta üreticisi köylü, teoride kendi emeğinin ürününe sahiptir; ancak toprak rantı (eğer mülk sahibi değilse), tefeci sermaye, tarımsal girdi fiyatlarındaki tekeller, işleme ve pazarlama süreçlerindeki asimetriler yoluyla artı-ürüne el konulur. Devletin tarım politikaları (destekleme alımları, vergiler, sübvansiyonlar) da bu sömürü ilişkisinde belirleyicidir.

2.2. Milliyetçilik ve Sınıf İlişkileri

Milliyetçilik, modern dönemin en etkili siyasi ideolojilerinden biridir. Benedict Anderson’un deyişiyle “hayali cemaatler” yaratan milliyetçilik, bireylerin sınıfsal konumlarından bağımsız olarak ortak bir aidiyet duygusu geliştirmelerini sağlar. Bu yönüyle milliyetçilik, sınıf temelli dayanışmanın önünde güçlü bir engel olarak işlev görebilir. İşçi sınıfı mensupları, kendilerini aynı ulusun farklı sınıflardan üyeleriyle (patronlar, toprak ağaları) ortak bir çatı altında tanımladıklarında, sermaye-sınıf çelişkisi ikincil plana itilir. Milliyetçi söylem, emperyalizm karşıtlığı ile yerli sermaye savunusunu birleştirerek işçi sınıfının “milli çıkarlar” uğruna ücret ve haklarından fedakârlık etmesini meşrulaştırabilir.

2.3. Siyasal Dincilik ve Ekonomik Tahayyül

Siyasal dincilik, dinin bireysel inanç alanından çıkarılıp kamu yönetimi, hukuk ve ekonomi politikalarının belirleyicisi haline gelmesidir. İslamcı siyasal dincilik, özellikle “adil düzen”, “helal kazanç”, “faizsiz ekonomi”, “zekât ve sadaka” gibi kavramlarla bir ekonomik sistem tahayyülü sunar. Ancak eleştirel bir bakışla, piyasa ekonomisinin temel dinamiklerini sorgulamayan bu tahayyül, mevcut sömürü ilişkilerini dini bir kılıfla yeniden üretmekten öteye geçemez. Dini referanslar, işçilerin sabır ve kanaatkârlık göstermesini, sendikal hak arayışını “fitne” ve “kargaşa” olarak nitelemeyi kolaylaştırır. Aynı şekilde, köylü için “rüşvet” ve “stokçulukla” mücadele eden bir devlet imajı yaratılırken, toprak mülkiyetindeki yapısal eşitsizlikler görünmez kılınır.

2.4. “Yerli ve Milli” Söyleminin İnşası

“Yerli ve milli” kavramı, son dönem Türk siyasetinde milliyetçilikle siyasal dinciliğin eklemlendiği bir söylemsel alanı ifade eder. Bu söylem üç ana temele dayanır: (1) Ekonomide dışa bağımlılığın azaltılması, yerli üretimin ve sermayenin teşviki, (2) Kültürel alanda Batılı değerler karşısında yerli ve dini değerlerin savunulması, (3) Dış politikada “mazlum milletler” ve İslam dünyası ile dayanışma vurgusu. Bu söylem, neoliberal küreselleşme sürecinde yaşanan ekonomik kırılganlıklara ve kimlik bunalımlarına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Ancak makalenin ilerleyen bölümlerinde göstermeye çalışacağımız gibi, “yerli ve milli” söylem, neoliberal politikaların özüne dokunmadan onu meşrulaştıran bir araçsallığa sahiptir.

3. Tarihsel Arka Plan: Osmanlı’dan 2000’li Yıllara

3.1. Osmanlı’da Zihniyet Kalıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi ve köylü sömürüsü, modern anlamda sınıf temelli olmaktan çok, reayalık sistemi içinde devletin vergi tekeli, tımar sistemi ve lonca düzenlemeleri aracılığıyla işliyordu. 19. yüzyılda Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla birlikte mülkiyet haklarının düzenlenmesi, yabancı sermayeye tanınan ayrıcalıklar (Kapitülasyonlar) ve tarımda ticarileşme, köylüyü borç batağına sürükledi. Aynı dönemde, İslamcılık (ittihad-ı İslam) ve milliyetçilik (Türkçülük) akımları, imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak için birer kurtuluş ideolojisi olarak boy gösterdi. Ancak bu ideolojiler, işçi ve köylünün yaşadığı ekonomik baskıyı sorgulamak bir yana, onu “devlet-i ebed-müddet” uğruna sabır ve fedakârlık göstermeye çağırıyordu.

3.2. Erken Cumhuriyet Dönemi

Cumhuriyet’in ilanından sonra Kemalist milliyetçilik, laik ve devletçi bir çizgi izledi. 1930’lu yıllarda uygulanan devletçi sanayileşme politikaları, işçi sınıfının sayısal olarak büyümesini sağlarken, sendikal haklar son derece sınırlıydı. Köylülük ise “toprağı olan köylü” sloganıyla toprak reformu vaatlerine rağmen, ağır vergi yükü (aşar vergisi kaldırılmış olsa da dolaylı vergiler artmıştı) ve düşük ürün fiyatları nedeniyle yoksullaştı. Erken Cumhuriyet döneminin milliyetçiliği, işçi ve köylüyü “ulusun temel unsurları” olarak kutsarken, onların sınıfsal çıkarlarını bastıran bir söylem geliştirdi. “Halkçılık” ilkesi, sınıf mücadelesini reddederek farklı sınıfların “uyum” içinde yaşayacağını varsayıyordu.

3.3. 1950-1980: Demokrat Parti ve Milli Görüş

1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, tarımda makineleşmeyi ve Marshall yardımlarını teşvik etti. Kısa vadede köylü refahında bir artış görülse de, traktörleşme küçük köylünün toprağını büyük toprak sahiplerine kaptırması sürecini hızlandırdı. Tarımda yükselen verimlilik, kırsaldan kente göçü tetikledi; şehirlerde gecekondulaşma ve düşük ücretli sanayi işçiliği yaygınlaştı.

1970’lerde Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi, “milli ve manevi değerler” ekseninde bir sanayileşme programı geliştirdi. Ağır sanayi yatırımları, yerli otomobil, uçak ve silah üretimi vurgusu yapan program, aynı zamanda sendikal hakları sınırlamayı ve faizsiz finans kurumlarını yaygınlaştırmayı hedefliyordu. 1970’li yılların sonunda artan siyasi şiddet, işçi sınıfı hareketinin “terör”le özdeşleştirilmesine zemin hazırladı.

3.4. 12 Eylül 1980 ve Neoliberal Dönüşüm

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi yapısında bir kırılma noktasıdır. 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlatılan neoliberal dönüşüm, darbe yönetimi tarafından tamamlanmış; sendikalar kapatılmış, toplu sözleşme hakkı askıya alınmış, grevler yasaklanmış, işçi ücretleri baskılanmıştır. Darbe anayasasının 1982’de halkoyuna sunulmasıyla birlikte, “milli güvenlik” ve “devletin bekası” söylemleri işçi haklarının kısıtlanmasının temel referans noktası haline gelmiştir. Aynı dönemde, “Türk-İslam sentezi” ideolojisi resmi devlet politikası haline getirilmiş; din dersleri zorunlu kılınmış, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ve yetkileri artırılmıştır. 12 Eylül, milliyetçi ve siyasal dinci zihniyetin neoliberalizmle eklemlenmesinin kurumsal temellerini atmıştır.

3.5. 2000’li Yıllar: AK Parti ve “Yerli ve Milli” Sentez

2002 yılında tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), neoliberal politikaları muhafazakâr demokrasi söylemiyle birleştirmiştir. 2008 küresel krizinden sonra, özellikle 2013 sonrası dönemde “yerli ve milli” söylemi giderek merkezileşmiştir. Yerli otomobil (TOGG), yerli savunma sanayii (SİHA, TB2, ANKA), yerli enerji (Fatih sondaj gemisi, Akkuyu NGS) gibi projeler, bu söylemin somutlaştığı alanlar olmuştur. Ancak bu projelerin finansmanı, büyük ölçüde kamu-özel işbirliği modelleriyle (KÖİ), işçi ve emeklilerin üzerindeki dolaylı vergi yükü artırılarak sağlanmıştır. Asgari ücret artışlarının enflasyon karşısında eritilmesi, taşeron işçiliğinin yaygınlaştırılması, 7200 gün şartı gibi emeklilik düzenlemeleri, “yerli ve milli” kalkınmanın bedelinin kimin sırtına yüklendiğini açıkça göstermektedir.

4. “Yerli ve Milli” Zihniyetin Ekonomi Politiği

4.1. Neoliberalizmle Organik Bağ

“Yerli ve milli” zihniyet, söylem düzeyinde korumacılığı, ithal ikamesini, devletin stratejik sektörlerdeki rolünü vurgulasa da, reel ekonomi politik düzeyde neoliberalizmle tam bir uyum içindedir. Kamu İhale Kanunu, özelleştirme uygulamaları, esnek çalışma düzenlemeleri, uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliği, yabancı sermayeye sağlanan teşvikler ve vergi muafiyetleri, “yerli ve milli” söyleminin neoliberal altyapısını oluşturur. Yerli otomobil projesi TOGG, İtalyan tasarım evi Pininfarina’dan lisans alırken, “tamamen yerli” olarak tanıtılmıştır. Savunma sanayiinde kullanılan birçok yan sanayi ürünü, doğrudan yabancı menşelidir. Enerjide yerli kömür ve hidroelektrik santrallerinin çevresel ve sosyal maliyetleri ise işçi ve köylü topluluklarının yaşam alanlarının tahribi olarak geri dönmektedir.

4.2. Düşük Ücret Rejiminin Meşrulaştırılması

Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük asgari ücret/GSYH oranına sahip ülkelerden biridir. 2024 yılı itibarıyla asgari ücretin satın alma gücü, 2017-2018 seviyelerinin altına düşmüştür. “Yerli ve milli” söylem, bu durumu iki şekilde meşrulaştırır: (a) “Yerli sermaye henüz rekabet edebilecek düzeyde değil, işçilerin fedakârlığı milli kalkınma için şarttır”, (b) “Batılı ülkelerin yüksek ücretleri, sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde elde edilmiştir; bizim yerli ve milli kalkınma yolumuz farklıdır.” Bu söylem, işçinin kendini sömüren sermaye sahibiyle aynı tarihsel ve kültürel kader birliği içinde hissetmesine yol açar.

4.3. Taşeronlaşma ve Güvencesizlik

2010’lu yıllardan itibaren taşeron işçiliği, Türkiye emek piyasasının yapısal bir unsuru haline gelmiştir. Kamuda bile işçilerin büyük bir kısmı, “alt işveren” şirketler aracılığıyla çalışmakta, aynı işi yapan kadrolu işçilere göre çok daha düşük ücret ve hiçbir sosyal hak elde edememektedir. “Yerli ve milli” söylemi, taşeron işçiliğini “esneklik”, “iş gücü piyasasının dinamizmi” ve “sermayenin rekabet gücü” ile meşrulaştırır. Dini motiflerle güçlendirilen iş ahlakı söylemi, işçinin güvencesiz ve düşük ücretli çalışmayı bir “imtihan” olarak görmesine neden olur.

4.4. Tarımda Tasfiye ve Köylünün Proleterleşmesi

Tarım politikaları, “yerli ve milli” söyleminin en çarpıcı çelişkisini sergiler. Söylem düzeyinde “yerli tohum”, “milli tarım” vurgusu yapılırken, reel politikalar tam tersi bir yönde işler: Tohum kanunuyla hibrit ve GDO’lu tohumların kullanımı yaygınlaştırılmış, yerli tohumların satışı ve takası yasaklanmıştır; girdi fiyatları (gübre, mazot, ilaç) sürekli artarken, alım fiyatları enflasyonun altında kalmıştır; Tarım Kredi Kooperatifleri, siyasal dinci kadroların atanmasıyla rant dağıtım mekanizmasına dönüştürülmüş; kooperatif borçları yapılandırma adı altında silinirken, bu yapılandırmadan en çok büyük çiftçiler yararlanmıştır. Sonuç: 2002-2022 yılları arasında tarımda çalışan nüfus %40 oranında azalmış, kırsal yoksulluk artmış, köylüler yaşadıkları topraklarda “kiracı” konumuna düşmüş ya da kentlerin varoşlarında inşaat işçisi veya gündelikçi olarak proleterleşmiştir.

4.5. Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) ve Emek Sömürüsü

KÖİ modeli, “yerli ve milli” kalkınmanın amiral gemisi olarak sunulmuştur. Hastaneler, yollar, köprüler, havalimanları, enerji santralleri, şehir hastaneleri KÖİ modeliyle inşa edilmiş ve işletilmektedir. Bu modellerin üç önemli sonucu olmuştur: (1) Devletin cari harcamaları artmış (kullanım garantileri ve kira ödemeleri nedeniyle), bu artış dolaylı vergilerle vatandaşın sırtına yüklenmiştir. (2) KÖİ işletmelerinde çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesi hakkından yoksun bırakılmış, en düşük ücretten ve en uzun mesailerle çalıştırılmıştır. (3) Şehir hastanelerinde temizlik, güvenlik, teknik servis gibi yan hizmetler taşerona verilmiş, bu işlerde çalışanların iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır. Tüm bu süreç, “millete hizmet” söylemiyle örtülmüştür.

5. İdeolojik Aygıtlar ve Sınıf Bilincinin Tasfiyesi

5.1. Eğitim Sistemi ve Medya

“Yerli ve milli” zihniyet, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla işçi ve köylü çocuklarına erken yaştan itibaren aşılanır. MEB müfredatında, sınıf mücadelesi kavramı tümüyle dışlanmış; “üretim faktörleri” (emek, sermaye, doğal kaynaklar) arasında uyum varsayımı öğretilmektedir. Sosyal bilgiler ve vatandaşlık derslerinde, sendikalar “menfaat grupları” arasında sayılmakta, milli birlik ve beraberliğe aykırı faaliyetler olarak ima edilmektedir. Medyada ise işçi eylemleri, trafik veya toplu taşıma aksadığı için “vatandaşın mağdur edilmesi” karesiyle sunulmakta; patronlar ise “işveren” değil, “istihdam sağlayıcı” ve “hayırsever” olarak tanıtılmaktadır. Köylü haberleri, “üretici mağduru” söylemiyle verilse de, bunun failleri olarak büyük tedarik zincirleri ve gıda tekelleri değil, “komisyoncular”, “aracılar”, “stokçular” gösterilmektedir.

5.2. Cemaat ve Tarikat Ağları

Türkiye’de işçi bulma, disiplin etme ve sendikasızlaştırma süreçlerinde cemaat ve tarikat ağlarının rolü büyüktür. Özellikle İslami cemaatler (İsmailağa, Menzil, Süleymancılar, Nurcuların farklı kolları vb.), işverenlerle işbirliği yaparak fabrikalarda ve atölyelerde “abi-ağabey” ilişkisi adı altında bir kontrol mekanizması kurarlar. Bu ağlar, işçi adaylarının referansını sağlamakta, işçiler arasında dayanışma duygusunu cemaat içi bağlılığa yönlendirmekte, sendikal faaliyeti “cemaate ihanet” olarak etiketlemektedir. Aynı ağlar, işyerlerinde dini sohbetler, namaz organizasyonları, yardımlaşma sandıkları gibi faaliyetlerle işverenin emek maliyetini azaltan bir fonksiyon görmektedir.

5.3. Dini Söylemle Bilinç Yönetimi

Cuma hutbeleri, vaazlar ve dini yayınlar, işçi ve köylünün yaşadığı yoksulluğu “kader”, “Allah’ın imtihanı”, “dünya malına tamah etmemek” gibi kavramlarla tanımlar. Ücret eşitsizlikleri, “rızık” bağlamında ele alınır: “Allah herkesin rızkını takdir etmiştir, az veya çok olması kişinin çabasından bağımsızdır.” Bu söylem, yapısal eşitsizlikleri teolojik bir determinizme havale eder. Dindar işçi ve köylüler, “helal daire” içinde kalmak kaydıyla her türlü çalışma koşulunu kabul etmeye; hak arayışlarını değil, sabrı ve şükrü öne çıkarmaya yönlendirilir. Cemaatlerin “cemaat ekonomisi” adı altında geliştirdiği iş ahlakı eğitimleri, sendikasızlaşmayı ve güvencesizliği bir erdem haline getirmektedir.

5.4. Sendikal Hareketin Kriminalizasyonu

12 Eylül 1980’den bu yana sendikal hareket, sürekli olarak “milli güvenlik” ve “terörle mücadele” ekseninde kriminalize edilmiştir. Özellikle 2015 sonrası OHAL döneminde, KESK, DİSK gibi sendika konfederasyonlarının bazı şubeleri “terör örgütüyle bağlantılı” suçlamasıyla kapatılmış, sendika yöneticileri tutuklanmıştır. Grev ve toplu sözleşme hakları, “ekonomik istikrar” ve “milli menfaatler” gerekçesiyle askıya alınmıştır. “Yerli ve milli” söylem, bu baskıcı düzenlemeleri “devletin bekası” ile ilişkilendirerek meşrulaştırmaktadır. İşçi, devleti kendisine karşı değil, kendisini koruyan bir güç olarak görmeye çağrılmakta; sendika ise “devlete karşı” illegal bir yapı olarak sunulmaktadır.

6. Uluslararası Karşılaştırmalı Perspektif

“Yerli ve milli” zihniyet, Türkiye’ye özgü bir fenomen değildir. Hindistan’da Narendra Modi liderliğindeki Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, “Swadeshi” (yerli) söylemini işçi ve köylü sömürüsünü meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Hindistan’da işçi hakları kısıtlanırken, tarım yasalarına karşı çıkan köylüler “ulus karşıtı” olarak suçlanmıştır. Polonya’da PiS hükümeti, “medeni milliyetçilik” ve Katolik değerler söylemiyle, işçi ücretlerinin AB ortalamasının çok altında kalmasını meşrulaştırmış, sendikal hareketi “Sovyet kalıntısı” olarak damgalamıştır. Macaristan’da Orbán’ın “illiberal devlet” anlayışı, ulusal egemenlik vurgusunu işçi sınıfının ücret baskısı ve kamu hizmetlerinin daraltılmasıyla birleştirmiştir. Tüm bu örneklerde ortak olan: Neoliberalizmin yarattığı toplumsal maliyet, milliyetçi ve dinci bir söylemle yeniden dağıtılmakta; sermaye birikiminin sürdürülebilirliği, emekçi sınıfların sırtına yüklenmektedir.

7. Sonuç ve Değerlendirme

Bu makalede, milliyetçi ve siyasal dinci “yerli ve milli” zihniyetin işçi ve köylü sınıflarının sömürülmesindeki rolü, tarihsel maddeci bir perspektifle analiz edilmiştir. Çalışmanın bulguları, bu zihniyetin üç temel işlev gördüğünü ortaya koymaktadır:

  1. Gizleme işlevi: Sınıf çelişkilerini etnik-dini bir kardeşlik retoriğiyle örterek, işçi ve köylünün kendisini sömüren sermaye sahibiyle aynı “milli ve manevi” aidiyet içinde tanımlamasına yol açar.

  2. Meşrulaştırma işlevi: Düşük ücretleri, güvencesiz çalışmayı, sendikasızlaşmayı, tarımın tasfiyesini “milli kalkınma”, “yerli sermayenin korunması”, “dini ahlak” gibi kavramlarla meşru kılar.

  3. Yeniden üretim işlevi: Eğitim, medya, cemaat ağları ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla, bu sömürü ilişkilerinin kuşaktan kuşağa yeniden üretilmesini sağlar.

Makalenin başında sorduğumuz sorulara dönersek: “Yerli ve milli” söylemi, neoliberal politikaların toplumsal maliyetini – yoksulluğu, eşitsizliği, güvencesizliği, çevre tahribatını – işçi ve köylü sırtına yüklerken, bu yükü taşıyanlara bunun bir vatan görevi, bir imtihan veya kader olduğu telkinini yapar. Bu zihniyet olmasaydı da kapitalist sömürü devam ederdi; ancak bu zihniyet, sömürüyü daha derin, daha az görünür ve daha çok meşru hale getirmektedir.

Peki çözüm nedir? Makalenin kapsamı, ayrıntılı bir eylem programı sunmaya elverişli değildir. Ancak, bu zihniyetin hegemonyasına karşı koyabilmek için, sınıf bilincinin yeniden inşası, işçi ve köylü hareketlerinin milliyetçi ve dini argümanları çözümleyici bir eleştirel söylem geliştirmesi, emek dayanışmasını uluslararası düzeyde örgütlemesi gerektiği söylenebilir. “Yerli ve milli” maskesinin altındaki sınıf gerçekliğini teşhir etmek, bu mücadelenin ilk ve vazgeçilmez adımıdır.

Nihayetinde, işçinin ve köylünün kurtuluşu, onları sömüren sermaye sınıfıyla “kader birliği” yapmakta değil, tam tersine, ulusal ve dinsel aidiyetlerin ötesine geçen bir sınıf dayanışmasında yatmaktadır. Tarihsel deneyim göstermiştir ki, “yerli ve milli” söylem ne kadar güçlü olursa olsun, açlık, evsizlik, umutsuzluk ve geleceksizlik, son tahlilde işçi ve köylüyü gerçek çıkarının ne olduğunu sorgulamaya itecektir. Bu sorgulamanın önünü açmak, işte bu makalenin de en temel gayesidir.

Kaynakça

Adanır, F. (2006). Türkiye’de Köylülük ve Tarım Politikaları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ahmad, F. (2012). Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Boratav, K. (2015). *Türkiye İktisat Tarihi 1908-2015*. İstanbul: İmge Kitabevi.

Buğra, A. (2017). Devlet ve İşadamları. İstanbul: İletişim Yayınları.

Çağlar, İ. (2020). Dini Söylem ve Neoliberal Dönüşüm: Türkiye’de İşçi Sınıfı Üzerine Bir İnceleme. Toplum ve Bilim, 152, 42-67.

Göle, N. (2015). İslam’ın Yeni Kamusal Yüzleri. İstanbul: Metis Yayınları.

Karadağ, A. (2019). Milliyetçilik ve Sınıf: AK Dönemi Türkiyesi’nde Hegemonya. Ankara: Dipnot Yayınları.

Keyder, Ç. (2014). Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İstanbul: İletişim Yayınları.

Parla, T., & Davison, A. (2004). Kemalizm ve Türk Milliyetçiliği. İstanbul: İletişim Yayınları.

Sönmez, M. (2018). Tarımda Dönüşüm ve Köylü Emeği. Ankara: NotaBene Yayınları.

Tuğal, C. (2016). İslam ve Neoliberalizm: AK Parti Döneminde Sınıf, Kültür ve Devlet. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Yıldırım, D. (2021). Taşeron İşçiliğin Anatomisi: Güvencesizliğin Meşrulaştırılması. Çalışma ve Toplum, 71(4), 2459-2488.

Zürcher, E. J. (2014). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Namaz Söylemiyle İşçi ve Köylünün Sömürülmesi

Giriş “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahiller...