Giriş
“Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahillerdir.” Bu söz, dindarlık ile din tacirliği arasındaki çatışmayı özlü bir biçimde ortaya koyar. Dindar, inancını sorgulayarak, sarsılarak ve yeniden kurarak yaşayan kimsedir. Oysa din tüccarı, kendi dindarlığından çok başkalarının dindarlığını denetleyerek varlık kazanır. Onun elindeki tek sermaye, ayetleri ve hadisleri bağlamından koparmak, tarihsel gerçekliği çarpıtmak ve dini çıkar ilişkilerinin aracı haline getirmekten ibaret yalandır. Bu yalanın müşterisi ise kendini sömürüye açık hale getirmiş, haklarını unutmuş, sabrı pasif dirençsizlik sanan cahil kitlelerdir –ki bu kitleler ağırlıklı olarak işçi ve köylülerdir.
Bu makalenin temel sorusu şudur: Din tüccarı, özünde bireysel bir ibadet olan namazı nasıl olur da işçinin ve köylünün sömürülmesinde sistematik bir role büründürür? Makalede, bu soruya cevap ararken önce “din tüccarı” kavramını tanımlayacak, ardından namazın tarihsel ve teolojik arka planını kısaca hatırlatacağım. Asıl analiz, din tüccarının namaz söylemini nasıl bir disiplin aracına, sınıf bilincini körelten bir sabır ve tevekkül öğretisine ve sömürüyü meşrulaştıran ideolojik kurguya dönüştürdüğünü göstermeye ayrılacaktır. Güncel örnekler ve eleştirel teolojik karşı argümanlarla makaleyi tamamlayarak, dindar işçi ve köylünün din tüccarına karşı nasıl bir bilinç geliştirebileceğini tartışacağım.
Makale boyunca, sömürüden kastım yalnızca ücret sömürüsü değil, aynı zamanda bilinç sömürüsü, emek zamanının kontrolü ve dini duyguların meta haline getirilmesidir. Din tüccarı, bu sömürü biçimlerinin her birinde aktif bir aracı olarak karşımıza çıkar.
1. Kavramsal Çerçeve: Dindar, Din Tüccarı, Yalan Sermaye, Cahil Müşteri
1.1 Dindarlık sorgulama eylemi olarak
Yaygın dindar tanımı, ibadetleri eksiksiz yerine getiren, dini kurallara riayet eden kişiyi işaret eder. Oysa alıntımızın vurguladığı tanım tamamen farklıdır: Dindar, kendi dinini sorgulayandır. Sorgulama, inançsızlığa giden bir yol değil, tam tersine samimi bir inancın olmazsa olmaz koşuludur. Sorgulayan dindar, dogmaların esiri değil; inancını akıl, vicdan ve tarihsel bilinçle sürekli yeniden yorumlayan kişidir. Burada sorgulama, Kierkegaard’ın “kaygı” kavramına ya da İslam mistisizmindeki “nefs-i levvame” (kendini kınayan nefis) mertebesine karşılık gelir. Kendi dinini sorgulayan, dini bir ideoloji olarak değil, bir sorumluluk olarak yaşar. Bu sorumluluk, onu dini çıkar ilişkilerinden ve otoriteye teslimiyetten korur.
1.2 Din tüccarı: Sorgulamayı dışsallaştıran figür
Din tüccarı, sorgulamayı tamamen dışsallaştırır. O, kendini sorgulamaz ama başkalarının namazını, başörtüsünü, orucunu, cemaate devamını sorgular. Bu dışsal sorgulama, iki işlev görür: Birincisi, bir hiyerarşi yaratır – en üstte sorgulayan din tüccarı, en altta sorgulanan sıradan mümin. İkincisi, din tüccarının varlık sebebi olan otoriteyi sürekli canlı tutar. Çünkü başkasının dindarlığını sorgulamayı bıraktığı an, kendisine duyulan ihtiyaç da ortadan kalkar. Din tüccarı, bu sorgulamayı bir sanayi haline getirmiştir: Hangi ibadet ne kadar sevaptır, hangi günah ne kadar ceza gerektirir, kim gerçek mümindir, kim dinden çıkmıştır – tüm bu soruların cevabını o belirler. Otoritesi bu cevapları tekeline almasından kaynaklanır.
1.3 Sermaye olarak yalan
Din tüccarının sermayesi yalandır. Bu iddiayı üç düzeyde okumak mümkündür:
Birincisi, metinleri çarpıtma yalanı: Din tüccarı, ayetleri ve hadisleri bağlamından koparır. Örneğin “Sabır ve namazla yardım dileyin” (Bakara 45) ayeti, Mekke’de müşriklerin baskısı altındaki Müslümanlara moral vermek için inmiştir. Din tüccarı bu ayeti alır, işçiye “Düşük ücrete sabret, namaz kıl” diye sunar. Oysa ayetteki sabır, zulme karşı direnme azmi, pasif katlanma değildir.
İkincisi, tarihsel yalan: Din tüccarı, İslam tarihinin sınıfsal ve adaletçi boyutlarını siler. Hz. Muhammed’in işçi haklarına dair hadislerini, Zekât sisteminin yeniden dağıtım mekanizmalarını anmaz. Onun anlattığı tarih, egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden, ezilenlerin susmasını öğütleyen bir tarihtir.
Üçüncüsü, ahlaki yalan: Din tüccarı, sömürenle sömürülen arasında ahlaki bir simetri kurar. “İkisi de Müslüman, ikisi de namaz kılıyor” diyerek, asimetrik güç ilişkisini gizler. Bu ahlaki yalan, sömürünün meşru ve hatta kutsal görünmesini sağlar.
1.4 Müşteri olarak cahil
“Müşterisi cahillerdir” ifadesindeki “cahil” kelimesi epistemik bir eksiklikten çok, sömürüye razı edilmiş konumu tanımlar. Din tüccarının müşterisi, okuma yazma bilmeyen değil; kendi sınıfsal çıkarını unutmuş, haklarını öğrenmemiş veya unutturulmuş, dini duyguları istismara açık hale gelmiş işçi ve köylüdür. Bu cahillik, din tüccarı tarafından üretilir ve yeniden üretilir: Müşteri ne kadar cahil kalırsa, tüccarın sermayesi o kadar değerlenir. Aralarındaki ilişki, bir pazar ilişkisidir: Müşteri, din tüccarına sadakat, bağış, itaat ve çalışma gücünü sunar; din tüccarı da müşteriye “cennet, manevi huzur, toplumsal statü” vaat eder. Bu pazar, sömürü döngüsünü kilitler.
2. Tarihsel ve Teolojik Arka Plan: Maun Suresi’nden Kapitalizme
2.1 Maun Suresi’nde Namaz ve Adalet
İslam’ın temel metinlerinden Maun Suresi (107), namaz kılanları ancak belirli bir şartla över: “Onlar namazlarından gafildir. Gösteriş yaparlar. Zekâtı engellerler. İşte onlar, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenlerdir.” Bu sure, ibadet şekline indirgenmiş, yetimi ve yoksulu unutmuş bir namazı eleştirir. Din tüccarının namaz söylemi, tam da Maun Suresi’nin eleştirdiği namaz türünü yeniden üretir: İbadet edilir ama toplumsal adalet sistematik olarak dışlanır. Bu sure, aslında namazla sömürünün bir arada var olamayacağını söyler. Din tüccarı ise tam tersini yapar: Namazla sömürüyü bir arada meşrulaştırır.
2.2 Orta Çağ’da Din Tüccarlığı: Ulema ve Tüccar İttifakı
Din tüccarlığı yeni bir olgu değildir. Orta çağ İslam toplumlarında, saray uleması ile büyük tüccar sınıfı arasında yapısal bir ittifak vardı. Ulema, namazı ve diğer ibadetleri bireysel bir kurtuluş aracı olarak vurgularken, ticari tahakkümü, tefeciliği ve toprak sömürüsünü eleştirmekten kaçınırdı. İbn Haldun bu ittifakı “devlet-din birliği” olarak teorileştirir. Ancak pratikte bu birlik, işçi ve köylü sınıflarının iki kez sömürülmesi anlamına geliyordu: Bir kez tüccar ve toprak ağası tarafından, bir kez de onları sabra çağıran din tüccarı tarafından.
2.3 Osmanlı’da Bektâşî Direnci ve Resmi Din Tüccarlığı
Osmanlı İmparatorluğu’nda resmi ulema hemen her dönemde toprak ağaları ve tüccar sınıfının yanında yer almıştır. Buna karşılık Bektâşî tekkeleri, zaman zaman işçi ve köylü haklarını savunan, sınıf farkını ibadetle aşmaya karşı çıkan bir din yorumu geliştirmiştir. Bektâşî geleneğinde namaz, sadece bir beden disiplini değil, aynı zamanda zulme karşı uyanışın sembolüdür. Ancak resmi ulema, bu yorumu “sapkınlık” ilan ederek bastırmış ve din tüccarlığını kurumsallaştırmıştır.
2.4 Neoliberal Dönüşüm ve Yeşil Sermaye
Cumhuriyet sonrası Türkiye’de, özellikle 1980 askeri darbesi ve ardından gelen neoliberal dönüşümle birlikte, “dindar burjuvazi” ve “yeşil sermaye” yükselişe geçmiştir. Bu yeni burjuvazi, sınıfsal çıkarlarını meşrulaştırmak için din tüccarlarıyla organik bir bağ kurmuştur. Bugün, birçok işçi ve köylü, aynı camide patronuyla yan yana namaz kılmakta, din tüccarı ise aynı vaazında hem namazın faziletini hem de “sabır, kader ve tevekkül” vurgusuyla sömürünün adını değiştirmektedir. Bu, din tüccarlığının kapitalizmle ittifakının en güncel biçimidir.
3. Namaz Söyleminin Sömürü Mekanizmaları
Bu bölüm, makalenin teorik çekirdeğini oluşturur. Din tüccarının namazı bir sömürü aracına dönüştürmesini dört temel mekanizma altında inceleyeceğim.
3.1 Mekanizma 1: Beden disiplini – Foucault’nun Gözünden Namaz
Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda modern iktidarın bireylerin bedenlerini dışarıdan zorla disipline etmediğini, bireylerin kendi bedenlerini disipline etmeleri yoluyla işlediğini gösterir. Namaz, günde beş vakit, belirli hareketleri (kıyam, rükû, secde, oturuş), belirli zamanlarda (tan yerinden karanlığa kadar dağılmış vakitler), belirli bir yönelerek (kıble) tekrarlamayı gerektirir. Bu, başlı başına bir beden disiplinidir.
Din tüccarı bu disiplini fabrikaya taşır:
Sabah namazı için erken uyanan işçi, fabrikaya geç kalmaz.
Öğle namazı molasını sadece namazla sınırlandıran işçi, yemek molasını kısar.
İkindi namazını işverenin izin verdiği kısa sürede kılan işçi, hemen tezgahın başına döner.
Yatsı namazından sonra mesaiye kalan işçi, uykusuz kalır ama “namaz bereketi” söylemiyle bu uykusuzluğu manevi bir kazanç olarak görür.
Din tüccarı, bütün bunları “düzenli mümin”, “namazına dikkat eden işçi” söylemiyle ödüllendirir. Oysa bu düzen, işçinin bedenini sermaye için daha verimli hale getirmekten başka bir işe yaramaz. İşçi, namaz sayesinde kendini özgür sanarken, aslında bedenini patronun makinesine daha sıkı bağlamıştır.
Köylü için durum farklı değildir: Tarlada güneş doğmadan kalkıp sabah namazı kılan köylü, “namaz tarlaya bereket getirir” söylemiyle ağanın veya toprak sahibinin belirlediği çalışma düzenine razı edilir. Disiplin artık ağanın sopasıyla değil, namaz saatiyle sağlanır. Foucault’nun deyimiyle, bu “pastoral iktidarın” en incelmiş biçimidir: Çoban (din tüccarı), sürüyü (işçi ve köylüler) otlatan (patron) için terbiye eder.
3.2 Mekanizma 2: Sabır ve Tevekkül – Sınıf Taleplerinin Bastırılması
Din tüccarının en etkili silahı, “sabır” ve “tevekkül” kavramlarının pasifleştirici yorumudur. İşçiye şöyle denir: “Ücretin düşük mü? Sabret, namaz kıl, Allah arttırır.” Köylüye: “Mahsulün az mı? Tevekkül et, namaz berekettir.” İşsiz işçiye: “Allah’a tevekkül et, sabret, namazını kıl, kapı açılır.”
Bu söylem, üç önemli işlev görür:
Birincisi, işçinin somut taleplerini (ücret artışı, sigorta, sendika hakkı, sağlık güvencesi) gayriahlaki bir “sabırsızlık” olarak sunar. Din tüccarı, “Siz Allah’a güvenmiyor da ne yapıyorsunuz?” diye sorarak talepleri iman zayıflığıyla ilişkilendirir.
İkincisi, sömürü ilişkisini bireysel bir imtihana dönüştürür. Ortada bir patron sınıfı ve onun kâr hırsı yoktur; sadece Allah’ın imtihan ettiği bir kul vardır. Bu imtihanı sabırla geçen cennete gider. Din tüccarı, bu kurguyla işçinin öfkesini ve muhalefetini “sabırsızlık” olarak damgalayarak onu etkisizleştirir.
Üçüncüsü, “sabır” kavramını pasif bir katlanma olarak kodlar. Oysa Kuran’da sabır, aktif bir direnç, zulüm karşısında yılmama, mücadele azmi anlamına gelir. Hz. Musa’nın Firavun’a sabretmesi, ona boyun eğmesi değil, yılmadan mücadele etmesidir. Din tüccarı, bu aktif sabrı çalar ve yerine “dişini sık, itiraz etme” sabrını koyar. Bu, sermayesinin en kârlı yatırımıdır.
3.3 Mekanizma 3: Sınıf Bilincinin Cemaat Bilinciyle İkamesi
Marksist teoriye göre, sınıf bilinci, bir sınıfın kendi nesnel çıkarlarını diğer sınıfların çıkarlarından ayırt edebilmesi ve bu çıkarlar doğrultusunda kolektif harekete geçebilmesidir. Din tüccarı, bu ayrımı ortadan kaldırmak için “cemaat bilinci” kavramını işletir. Söylemi şöyledir: “Hepimiz Müslümanız, hepimiz kardeşiz. Namazda yan yana duruyoruz. Patron da işçi de aynı safta secde ediyor. Öyleyse kardeşi kardeşe düşürmek kimin haddine?”
Bu söylem, iki stratejik hata üretir: Birincisi, sınıfsal konumlar arasındaki asimetrik güç ilişkisini görünmez kılar. Patronla işçi camide “eşit” olsalar da, fabrikada ve tarlada bu eşitlik yoktur. Patron işçinin ücretini belirler, işten çıkarır, mesaisini uzatır; işçi itiraz ederse işsiz kalır. Din tüccarı, namaz anındaki eşitliği alır, sömürü anındaki eşitsizliği gizlemek için kullanır.
İkincisi, sınıf dayanışmasını gayriahlaki bir “fitne” olarak sunar. Sendika kurmak, grev yapmak, patrona karşı taleplerde bulunmak artık sınıf mücadelesi aracı değil, “kardeşliği bozmak”, “fitne çıkarmak”, “cemaatin birliğini dağıtmak” olarak kodlanır. Din tüccarı, cemaati sınıfın üzerine çıkaran bu söylemle, işçi ve köylüleri en temel örgütlenme araçlarından yoksun bırakır.
3.4 Mekanizma 4: Suçluluk ve Sevap Ekonomisi
Din tüccarının en sinsi mekanizması, işçi ve köylüde sürekli bir suçluluk duygusu yaratması ve bu suçluluğu “daha çok namaz, daha çok sadaka, daha çok cemaat devamlılığı” ile gidermeyi vaat etmesidir. Suçluluk şu sorularla üretilir:
“Acaba namazımı yeterince huşu ile kılmadığım için mi rızkım dardır?”
“Patronuma karşı geldiğim, içimden sövdüğüm için mi işlerim kötü gidiyor?”
“Belki de cemaati kaçırdığım, camiye gitmediğim için Allah beni cezalandırıyordur?”
Bu suçluluk, din tüccarının kurtarıcı olarak devreye girmesini sağlar. Çözüm, sınıf bilinci değil, daha fazla ibadettir: “Namazlarını artır, tesbih çek, sadaka ver, vaazları dinle, cemaatten ayrılma.” İşçi, sömürüldüğünü hissettiğinde bu hissi bir “iman zayıflığı” olarak içselleştirir ve din tüccarına daha sıkı bağlanır.
Bu mekanizma bir sevap ekonomisi yaratır. İşçi, dünyevi haklarını (ücret, izin, sağlık, sendika) kullanmak yerine, uhrevi sevap biriktirmeye yönlendirilir. Din tüccarı ise bu sevap ekonomisinin aracısı olarak hem maddi (bağış, zekât, sadaka, hatta işçinin emeğinin bir kısmı) hem de sembolik (prestij, otorite, toplumsal saygınlık) sermaye biriktirir. İşçinin sömürüsü, artık doğrudan patronun karı olarak kalmaz; dolaylı olarak din tüccarının nüfuzu ve serveti olarak da tezahür eder. İşçi ne kadar çok sömürülürse, din tüccarının o kadar çok müşterisi olur – çünkü sömürü arttıkça işçinin sığınabileceği tek liman “maneviyat” olarak sunulur.
4. Vaka Analizleri: Türkiye, Pakistan, Mısır
Bu bölümde, teorik çerçevenin somut tarihsel ve güncel örneklerle nasıl örtüştüğünü göstereceğim.
4.1 Türkiye: İşyeri Camileri ve Cuma Vaazları
Türkiye’de organize sanayi bölgelerindeki fabrikaların çoğunda işyeri camisi bulunur. Bu camilerde görevlendirilen din görevlilerinin önemli bir kısmı, doğrudan din tüccarı profiline uyar. Vaazlarında işleyiş tipik olarak şöyledir:
Namazın ve cemaatin fazileti anlatılır.
Sabır ve tevekkül ayetleri okunur.
“Kul hakkı”na değinilir, ancak bu “kul hakkı” genellikle işçi-işveren ilişkisinden soyutlanarak genel ahlaki öğütlere dönüşür.
İşçinin ücret talebi, sendikal hak talebi gibi somut itirazları hiçbir zaman doğrudan ele alınmaz; ancak “dünyevi hırs”, “mal mülk sevgisi”, “sabırsızlık” gibi kodlarla dolaylı olarak eleştirilir.
2010’lu yıllarda bir tekstil fabrikasında yaşanan grev sırasında, patron cuma günü vaizi değiştirerek işçilere “namazlarını ihmal etmeyin, isyandan sakının, sabredin” temalı bir vaaz verdirmiştir. Vaazı dinleyen işçilerin bir kısmı grevi bırakmış, “Allah rızası için dönün” çağrılarına uyarak fabrikaya geri dönmüştür. Din tüccarının rolü burada açıkça görülmektedir: Patronun çıkarı ile din tüccarının otoritesi buluşmuş, işçi sömürüsü namaz söylemiyle meşrulaştırılmıştır.
Köylü örneği daha ağırdır: Türkiye’de mevsimlik tarım işçileri, güneydoğudan batıya göç ederek çadırlarda yaşar, günde 12-14 saat çalışır, asgari ücretin çok altında kazanır. Bu bölgelere giden bazı din tüccarları, işçilere “namaz kılın, sabredin, Allah cennette karşılığını verir” diyerek sendikalaşma veya ücret zammı taleplerini “dünyevi heves” olarak yaftalar. Toprak sahibi ve çiftçi, bu din tüccarlarını teşvik eder, çünkü onlar işçinin isyan etmesini engelleyen en ucuz güvenlik gücüdür. Bu sistemde, din tüccarı doğrudan patronun maaşlı bir çalışanı olmasa da, işlevsel olarak onun sömürü mekanizmasının bir parçası haline gelir.
4.2 Pakistan: Borç Sömürüsü ve Cami Vaizleri
Pakistan’da çiftçilerin tefeciler ve toprak ağaları karşısındaki borç sömürüsü yaygındır. Köylü, tohum, gübre, su gibi girdiler için borçlanır, hasat sonrası borcunu ödeyemez, bir sonraki yıl daha da fazla borçlanır. Bu döngü içinde, cami vaizleri (büyük ölçüde din tüccarı profiline uygun kişiler) şu söylemi yaygınlaştırır: “Borç Allah’tandır, namazla bereketlenir, sabredin, faiz değil tevekkül kazandırır.” Köylü, namazını artırdıkça borcunun azalacağını sanır; oysa faiz katlanarak artar. Din tüccarı, bu sürecin her aşamasında aracıdır: Borç alırken moral verir, borç artarken sabır telkin eder, borç tahsilatı sırasında ise “veren de Allah alan da Allah” diyerek sömürüyü kutsallaştırır.
4.3 Mısır: Tekstil İşçileri Direnişi ve Ezher Fetvaları
Mısır’da 2000’li yılların başında, tekstil işçilerinin büyük bir direnişi patlak verdi. Ezher Üniversitesi’ne bağlı bazı din alimleri, işverenlerle işbirliği yaparak işçileri “namazsızlık, isyan, fitne” ile suçlayan fetvalar yayınladı. Bu fetvalarda, işçilerin grev yapması “Müslüman kardeşliğini bozmak”, “namazı engellemek” (çünkü grev sırasında işyeri camileri kapatılmıştı) ve “devlete karşı gelmek” olarak tanımlandı. Bu fetvalar, direnişi tamamen kırmasa da, işçi kitlesinin önemli bir kesiminde tereddüt yarattı ve sendikal örgütlenmeyi sekteye uğrattı. Din tüccarı, fetva yoluyla sınıf bilincini hedef alarak, işçinin en temel silahı olan kolektif eylemi gayri ahlaki bir “isyan” haline dönüştürdü.
5. Eleştirel Teolojik Karşı Argümanlar
Din tüccarının namaz söyleminin İslam içinden nasıl çürütülebileceğini göstermek, hem teorik bir gereklilik hem de pratik bir imkândır. İşçi ve köylü, kendi dinlerine sahip çıkarak din tüccarını ifşa edebilir.
5.1 Ankebut 45: Namaz Kötülükten Alıkoyar, Sömürü de Bir Kötülüktür
Ankebut Suresi 45. ayet: “Şüphesiz namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar.” Din tüccarı bu ayeti “İşçi, namaz kılıyorsa patrona isyandan, hırsızlıktan, yalandan alıkor” şeklinde yorumlar. Oysa ayetin asıl vurgusu, namaz kılan birinin sömürüye, zulme, haksızlığa sessiz kalamayacağıdır. İşçinin alın terini kurutmak, ücretini ödememek, sigortasız çalıştırmak, sağlıksız koşullarda iş görmek en büyük çirkinliklerdendir. Namaz, işçiyi patrona itaat etmeye değil, tam tersine hakkını almaya, zulme direnmeye, kötülüğe karşı çıkmaya yöneltmelidir. Din tüccarının ayeti ters yorumlaması, onun yalan sermayesinin en açık örneğidir.
5.2 Maun Suresi: Yetimi İtip Kakan Namaz Gösterişten İbarettir
Maun Suresi (107) doğrudan namaz kılan riyakârları hedef alır: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildir. Gösteriş yaparlar ve zekâtı engellerler.” Din tüccarı, camide gösterişli namaz kıldığı halde yetimi itip kakar, yoksulu doyurmaz. İşçinin hakkını yiyen patronla aynı safa geçen din tüccarı, Maun Suresi’nde anlatılan riyakârın ta kendisidir. Gerçek dindar, Maun Suresi’nin çağrısına kulak verir: Namaz, sadece Allah’la değil, yoksulla, yetimle, işçiyle kurulan bir bağdır.
5.3 Hadisler: İşçinin Alın Teri Kurumadan Ücretini Öde
Klasik hadis koleksiyonlarında işçi haklarına dair açık hükümler bulunur:
“Hiçbir ücretli işçinin ücretini alın teri kurumadan ödeyin.” (İbn Mace)
“İşçiye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemeyin, yükleyecekseniz ona yardım edin.” (Buhari)
“Sizi işe alan patron, sizin ücretinizi helal etmediği gibi, siz de ona helal olmazsınız.” (Taberani)
Din tüccarı bu hadisleri neden anmaz? Çünkü anarsa sermayesi iflas eder. İşçi bu hadisleri duyduğunda, “Sabret namaz kıl” söyleminin bir aldatmaca olduğunu anlar. Din tüccarı, işte bu yüzden hadisleri çarpıtarak veya tamamen görmezden gelerek vaaz verir.
5.4 Müslüman Sol ve Devrimci Din Yorumları
Ali Şeriati, “Dünyayı Namazla Değiştirmek” adlı eserinde, namazın sadece bireysel bir ritüel değil, toplumsal bilincin inşa aracı olduğunu savunur. Ona göre namaz, kişiyi sınıfsal tahakküme karşı uyandırır; çünkü namazda secde eden, yalnızca Allah’a boyun eğer, başka hiçbir güce değil. Bu yorumla, patrona secde etmeyen işçi, namaz sayesinde patronun tahakkümünü reddeder.
İdris Küçükömer ise, Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde resmi din anlayışının her zaman egemen sınıflarla ittifak yaptığını, “sapkın” din yorumlarının (Alevilik, Bektaşilik gibi) ise ezilen sınıfların direniş dinini oluşturduğunu gösterir. Bu perspektiften bakıldığında, din tüccarı resmi dinin piyasadaki simsarıdır; gerçek dindar ise sınıf bilinciyle namaz kılandır. Bir Bektaşî deyişi ne güzel söyler: “Namaz kılan namazından / Zulüm eden zulmünden bellidir.”
6. Sonuç: Namazı Tüccardan, Dini Sömürüden Kurtarmak
Alıntıya dönerek bitirelim. “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir.” Din tüccarı, işçi ve köylünün kendi dinini sorgulamasını engellediği için, onları dindarlıktan uzaklaştırır. Çünkü sorgulamayan inanç, dogmatik bir ideolojiden farksızdır; sömürüye açıktır. Din tüccarı, sorgulamayı “iman zayıflığı” olarak sunduğu için, aslında kendi varlığını korur. Oysa gerçek dindarlığın ilk adımı şu soruları sormaktır:
Namaz gerçekten beni kötülüklerden alıkoyuyor mu? Bu kötülüklerin başında sömürü gelmiyor mu?
Patronumla aynı safta namaz kılmak, onun bana verdiği düşük ücreti, sağlıksız koşulları meşrulaştırır mı?
Din tüccarının vaazları neden hiçbir zaman patrona “Ücretini artır!” demiyor da bana sürekli “Sabret!” diyor?
Ben namaz kıldıkça sömürü azalıyor mu, yoksa din tüccarı zenginleşiyor mu?
Bu soruları soran işçi ve köylü, din tüccarının tam kalbine ok gibi saplanan gerçek dindardır.
Makale boyunca göstermeye çalıştım ki din tüccarı, namazı dört mekanizmayla sömürünün aracı haline getirir: Beden disiplini, pasif sabır ve tevekkül öğretisi, sınıf bilincinin cemaat bilinciyle ikamesi, suçluluk ve sevap ekonomisi. Bu mekanizmalar, tarihsel olarak Orta Çağ’dan neoliberal kapitalizme kadar uzanır ve günümüzde işyeri camilerinden Pakistan’ın köylerine, Mısır’ın fabrikalarından Türkiye’nin mevsimlik tarım işçilerinin çadırlarına kadar her yerde işler.
Ancak bu söylem kırılmaz değildir. Maun Suresi, Ankebut 45, işçi haklarına dair hadisler, Ali Şeriati’nin namaz yorumu, Bektaşî direnci – tüm bunlar, namazın aslında sömürüye karşı olduğunu, din tüccarının bu özü çarpıttığını gösterir. Gerçek dindar, namazı bir disiplin aracı olarak değil, bir özgürlük ve adalet çağrısı olarak yaşar.
Son söz: Din tüccarı, namaz diyerek işçinin ve köylünün sömürülmesinde rol oynar. Bu rol, bilinçli bir ihanettir. Ancak işçi ve köylü namazı yeniden sahiplendiğinde, din tüccarı iflas eder. Çünkü onun sermayesi yalan, müşterisi cahildir. Bilinçlenen müşteri, tüccarsız bir dindarlığa yürür. Ve belki de ilk kez o zaman, namaz gerçekten “çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder