Giriş
Türkiye’de kapitalist sermaye birikim süreci, tarihsel olarak işçi ve köylü sınıflarının emeğinin sürekli bir sömürü mekanizmasına tabi tutulmasıyla şekillenmiştir. Bu süreçte, farklı siyasi aktörlerin sınıf ilişkileri içindeki konumları, sömürünün meşrulaştırılması ya da gizlenmesi açısından belirleyici bir rol oynamıştır. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve onun tabanını oluşturan ülkücü hareket, Türk siyasetinde milliyetçi-şoven bir çizgiyi temsil ederken, aynı zamanda işçi ve köylü emeğinin sömürülme süreçleriyle de çeşitli düzeylerde ilişkilenmiştir.
Bu makale, MHP ve ülkücü hareketin ideolojik söylemleri, pratik politikaları ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin, işçi ve köylü sınıflarının sömürülme sürecindeki doğrudan ve dolaylı rollerini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel tezi şudur: MHP ve ülkücü hareket, sınıf temelli mücadeleyi reddeden "milli birlik" ve "devlet-millet bütünlüğü" söylemiyle, işçi ve köylünün sermaye lehine sömürülmesini meşrulaştıran ve sınıf bilincinin oluşmasını engelleyen bir işlev görmüştür. Hareket, doğrudan sömürüyü örgütlemese de, anti-emperyalist söylemi iç piyasa sermayesiyle eklemleyerek ve işçi hareketini bölerek sömürü sistemini istikrara kavuşturan aktörlerden biri olmuştur.
Analiz, tarihsel-materyalist bir çerçevede, sınıf analizi ve ideoloji eleştirisi yöntemine dayanmaktadır. MHP'nin devlet aygıtı içindeki konumu, sendikal politikaları, tarım politikalarına yaklaşımı ve ülkücü işçi/köylü örgütlenmeleri, sömürü ilişkileri bağlamında ele alınacaktır.
1. Teorik Çerçeve: Sömürü, Sınıf ve Milliyetçilik
1.1 Kapitalist Üretim İlişkilerinde Sömürünün Doğası
Kapitalist üretim tarzının temel dinamiği, sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişkide gizlidir. Kapitalist, emek gücünü belirli bir ücret karşılığında satın alır; ancak işçinin ürettiği değer, kendisine ödenen ücretin her zaman üzerindedir. Bu fark, yani artı-değer, kapitalist tarafından el konulan ve sermaye birikiminin kaynağını oluşturan temel sömürü ilişkisidir. Bu ilişki, doğrudan fiziksel şiddet içermese de, yapısal bir tahakküm biçimidir: işçi, geçimini sağlamak için emek gücünü satmak zorundadır ve bu zorunluluk, sömürünün yeniden üretilmesini sağlar.
Tarım kesiminde ise sömürü farklı biçimler alır. Köylü, toprağa sahip olsa dahi, tarımsal girdi fiyatları, ürün fiyatları üzerindeki baskılar, kredi mekanizmaları ve devletin tarım politikaları yoluyla artı-değerin bir kısmına tekelci sermaye tarafından el konulur. Topraksız köylü ise ücretli işçi konumuna düşerek doğrudan sömürü ilişkisi içine girer.
1.2 MHP İdeolojisinde Sınıfın Reddi
MHP'nin ideolojik çekirdeğini oluşturan "sınıf yerine millet" anlayışı, sınıf temelli siyasetin ve sınıf mücadelesinin geçersiz olduğunu iddia eder. Bu yaklaşım, Marksist analizin temel kavramlarını reddederken, aslında mevcut sömürü ilişkilerinin görünmez kılınmasına hizmet eder. Faşist hareketlerin genel bir özelliği olarak, ülkücü hareket de anti-kapitalist bir dil kullanarak küçük-burjuva kitleleri etkisi altına alır; ancak iktidara yaklaştığında veya sistemle eklemlendiğinde, bu söylemin aslında sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik bir demagoji olduğu ortaya çıkar.
MHP'nin söyleminde işçi ve köylü, "milletin asli unsurları" olarak yüceltilir; ancak bu yüceltme, onların hakları temelinde değil, milli birliğin ve devletin bekasının unsurları olarak konumlandırılmalarıyla sınırlıdır. Hak talepleri, "bölücülük" veya "komünizm" olarak etiketlenerek marjinalize edilir.
1.3 Faşizmin Sınıf İşlevi
Ülkücü-faşist hareketi, Türkiye'deki diğer sağ-milliyetçi oluşumlardan ayıran temel özellik, burjuvazinin iç savaş aygıtıyla organik bağıdır. Marksist teorinin faşizm çözümlemesine göre, faşist hareketler ve partiler, burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürmek için kullandığı en radikal araçlardan biridir. Olağan dönemlerde görece "uysal" görünebilirler; ancak sınıf hareketinin yükseldiği, devrimci tehdidin belirginleştiği anlarda devreye girerek, işçi hareketini fiziksel şiddetle bastırma işlevini üstlenirler.
Bu işlev, yalnızca sokak çatışmalarıyla sınırlı değildir; sendikalarda bölücü unsur olarak hareket etmek, grevleri ve direnişleri "terör" ile eşitlemek, sınıf bilincinin oluşmasını engelleyen kültürel ve ideolojik bir hegemonya inşa etmek de bu işlevin parçasıdır.
2. MHP ve İşçi Sınıfı: Sendikalardan Taşeron Sistemine
2.1 Ülkücü Sendikacılık Anlayışı
MHP'nin işçi sınıfına yönelik politikalarının en somut tezahürü, ülkücü sendikalar ve bu sendikaların işçi hareketi içindeki konumlanışıdır. MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu), bu anlayışın en kurumsal ifadesidir. MHP yönetiminin ve üst düzey temsilcilerinin sendikal ziyaretleri ve işbirliği arayışları, partinin sendikal alandaki etkinlik çabasını göstermektedir.
Ancak bu sendikacılık anlayışı, sınıf temelli mücadeleyi reddeden, "devlet-millet" eksenli bir çizgiyi temsil eder. MHP'li bir yöneticinin ifadesiyle, benimsenen anlayış "kırmak, dökmek, devlete güç gösterisi yapmak değildir". Grevler ve eylemler üzerinden "uçaklar inmeyecek, trenler kalkmayacak" söylemleriyle devlete meydan okuyan anlayışlar reddedilmekte, "devlete karşı güç gösterisi olmaz" denmektedir. Bu yaklaşım, işçi hakları mücadelesini doğrudan "devlete meydan okuma" olarak tanımlayarak, işçi sınıfının en temel eylem araçlarından biri olan grev hakkını gayrimeşru ilan etmektedir.
Bu sendikal çizginin bir diğer önemli boyutu, sendikacılığın "sadece özlük haklarıyla sınırlı olmadığı" vurgusudur. Yani sendikalar, işçilerin ücret, çalışma koşulları, sosyal haklar gibi maddi taleplerinin ötesinde, "milli değerleri merkeze alan" bir anlayışla hareket etmelidir. Bu, işçi hareketinin özerkliğinin ve sınıf bilincinin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
2.2 1970'lerde İşçi Hareketi ve Ülkücü Hareket
1970'lerin sonunda Türkiye, devrimci işçi sınıfı hareketinin ve gençlik hareketinin yükseldiği, sınıf mücadelesinin şiddetlendiği bir döneme tanıklık etmiştir. Burjuvazi, bu yükseliş karşısında geleneksel baskı aygıtlarını yetersiz bulduğunda, ülkücü-faşist çeteleri devreye sokmuştur. Bu çeteler, işçi direnişlerini kırmak, sendikaları basmak, devrimci işçileri öldürmek gibi işlevlerle donatılmıştır.
1 Mayıs 1977 olayları bu bağlamda önemli bir dönüm noktasıdır. Taksim Meydanı'nda toplanan yüz binlerce işçinin üzerine düzenlenen silahlı saldırıda, ülkücü militanların rolü olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu olay, ülkücü hareketin işçi sınıfının kitlesel örgütlülüğü karşısında nasıl bir kırıcı güç olarak konumlandığının en çarpıcı örneğidir.
2.3 12 Eylül Sonrası ve Neoliberal Dönemde MHP'nin Konumu
12 Eylül 1980 askeri darbesi, tüm işçi örgütlerini hedef alan bir tasfiye süreci başlatmıştır. Darbe yönetimi, işçi hareketini fiziksel olarak ezmiş, sendikaları kapatmış, grevleri yasaklamıştır. MHP'nin de darbe tarafından kapatıldığı bilinmekle birlikte, ülkücü kadroların bir kısmı darbenin işçi kırımı sürecinde farklı roller üstlenmiştir.
1980 sonrasında Türkiye, neoliberal politikaların hakim olduğu bir döneme girmiştir. Özelleştirmeler, taşeronlaşma, esnek çalışma, güvencesiz istihdam bu dönemin temel özellikleridir. MHP, 1999-2002 yılları arasında koalisyon ortağı olarak hükümette yer almış, 2016'dan itibaren ise Cumhur İttifakı çerçevesinde AKP ile birlikte iktidar olmuştur. Bu dönemlerde MHP'nin işçi karşıtı neoliberal politikaların önünü açtığı veya bu politikalara sessiz kaldığı görülmektedir.
TEKEL işçi direnişi (2009-2010), bu konudaki en çarpıcı örnektir. Özelleştirme sürecinde işten atılan ve 78 gün boyunca Ankara'da direnen TEKEL işçileri, Türkiye'nin yakın tarihindeki en önemli işçi direnişlerinden birini gerçekleştirmiştir. MHP, bu süreçte işçilerin yanında net bir pozisyon almaktan kaçınmış, direnişi "terör" ile ilişkilendiren söylemlerin dışında kalmayı tercih etmiştir.
2.4 Taşeron İşçilik ve Ülkücü Sendikaların İşlevi
Neoliberal dönemin en önemli icatlarından biri olan taşeron işçilik sistemi, işçilerin güvencesiz, düşük ücretli ve örgütsüz çalışmasının temel aracı haline gelmiştir. Bu sistemde, asıl işveren işçiyle doğrudan ilişki kurmamakta, tüm riskleri ve yükümlülükleri taşeron şirkete devretmektedir. İşçiler, asıl işvereni hedef alamamakta, taşeron şirket ise "küçük" ve "zayıf" göründüğü için etkili bir mücadele yürütülememektedir.
Ülkücü sendikalar bu sistem içinde önemli bir işlev görmektedir. Sendikal alanda taşeron işçileri örgütleyerek, onların hak taleplerini "milli birlik" söylemi içinde eritmekte, asıl sömürü ilişkisini (asıl işveren-taşeron işçi arasındaki ilişki) görünmez kılmaktadır. 2017 sonrasında AKP hükümetinin başlattığı "taşeron işçilerin kadroya alınması" kampanyası, MHP tarafından desteklenmiş; ancak bu düzenleme, sistemin kendisini sorgulamayan, yalnızca sınırlı sayıda işçiyi kapsayan bir düzenleme olarak kalmıştır.
3. Köylülük ve Tarım Politikaları: Toprak Reformundan TİGEM'e
3.1 MHP'nin Tarım İdeolojisi ve Toprak Reformuna Muhalefet
MHP'nin tarım politikalarının temelinde, "toprak bütünlüğü" söylemi altında toprak reformuna karşı çıkış yatmaktadır. 1970'li yıllarda, CHP'nin ve sol hareketin gündemine gelen toprak reformu talebi, MHP tarafından "komünizm" ve "vatanın bölünmesi" olarak nitelendirilmiştir.
Oysa toprak reformu, Türkiye'deki toprak dağılımındaki adaletsizliği gidermeyi, topraksız köylüye toprak vererek onun üretim araçlarına sahip olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. MHP'nin bu talebe karşı çıkışı, aslında büyük toprak sahiplerinin ve tarımsal sermayenin çıkarlarını koruma işlevi görmüştür. Toprak reformunun reddedilmesi, topraksız köylünün ya ücretli işçi olarak sömürülmeye devam etmesine ya da kente göç ederek gecekondu bölgelerinde yaşamaya mahkûm olmasına yol açmıştır.
3.2 Köy Enstitüleri Karşıtlığı
Köy Enstitüleri, 1940'lı yıllarda kurulan ve köylü çocuklarını hem öğretmen hem de ziraat teknisyeni olarak yetiştiren, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli aydınlanma projelerinden biridir. Bu kurumlar, köylüyü eğitim yoluyla kurtarmayı, tarımsal üretimi bilimsel temellere oturtmayı hedeflemiştir.
Köy Enstitüleri, sağ-muhafazakâr çevreler tarafından her zaman "komünist yuva" olarak suçlanmıştır. MHP de bu karşıtlığın en önemli taşıyıcılarından biri olmuş, Enstitülerin kapatılmasını savunmuş ve kapatıldıktan sonra da açılmasına yönelik her talebe karşı çıkmıştır. Bu karşıtlık, köylünün eğitim yoluyla kalkınmasının ve sınıf bilincine ulaşmasının önündeki bir engel olarak işlev görmüştür.
3.3 1980 Sonrası Tarımın Tasfiyesi
1980 sonrasında uygulanan neoliberal politikalar, tarım kesimini derinden etkilemiştir. Tarımsal desteklemelerin kaldırılması, girdi fiyatlarının serbest bırakılması, Gümrük Birliği ile tarım ürünleri piyasasının dışa açılması, küçük köylü üreticisinin yok olmasına yol açmıştır.
MHP, iktidar ortağı olduğu dönemlerde bu sürece aktif olarak destek vermese de, karşı çıkmamış, alternatif bir tarım politikası geliştirmemiştir. Örneğin 1999-2002 arasında MHP'nin de içinde olduğu koalisyon hükümeti, IMF ile imzalanan stand-by anlaşmaları çerçevesinde tarımsal desteklemeleri ciddi ölçüde azaltmış, TEAŞ, TÜPRAŞ, TEKEL gibi KİT'lerin özelleştirilmesinin yolunu açmıştır. Pamuk, tütün, buğday gibi stratejik ürünlerde destekleme alımlarının düşürülmesi, milyonlarca köylü ailesinin geçim kaynağını kaybetmesine neden olmuştur.
Tütün üreticilerinin yaşadığı mağduriyet bu sürecin en çarpıcı örneğidir. Tekel'in özelleştirilmesi ve tütün alım fiyatlarının düşürülmesi, özellikle Karadeniz, Ege ve Marmara bölgelerindeki yüz binlerce tütün üreticisini geçim sıkıntısına sürüklemiştir. MHP'nin bu süreçte tütün üreticilerinin yanında etkili bir muhalefet yürüttüğü söylenemez.
3.4 Kırdan Kente Göç ve Sınıf Bilincinin Parçalanması
Tarımın tasfiyesi sonucunda milyonlarca köylü, kentlere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göç hareketi, Türkiye'nin kentleşme dinamiklerini kökten değiştirmiş, gecekondu bölgelerinin hızla büyümesine neden olmuştur. Kente göç eden köylü, tarımda kendi hesabına çalışan bir üretici iken, sanayide ve hizmet sektöründe ücretli işçi konumuna düşmüştür. Bu süreç, bir yandan proletaryalaşma anlamına gelirken, diğer yandan da köylünün -henüz sınıf bilincine ulaşmamış bir yığın olarak- kentte yeni tahakküm ve sömürü biçimleriyle karşılaşmasına yol açmıştır.
Ülkücü hareket, bu gecekondu bölgelerinde örgütlenerek, yeni kentleşmiş kitleleri kendi saflarına çekme başarısını göstermiştir. "Milli birlik", "devlet-millet bütünlüğü", "kürtaj, sezaryen, tüp bebek" gibi söylemlerle ve dini-muhafazakâr motiflerle bezeli milliyetçi propaganda, bu kitlelerin sınıf bilincine ulaşmasını engelleyen en önemli ideolojik araçlardan biri haline gelmiştir.
4. "Milli Sermaye" Söylemi ve Sınıf Uzlaşmasına Çağrı
4.1 Anti-emperyalizm ve İç Sömürünün Meşrulaştırılması
MHP'nin söyleminde önemli bir yer tutan anti-emperyalizm, aslında iç sömürüyü görünmez kılma işlevi görmektedir. Dış sermayeye, yabancı şirketlere, küresel finans kuruluşlarına yöneltilen eleştiriler, sanki sömürünün tek kaynağı "dış güçlermiş" gibi bir algı yaratmakta; yerli sermayenin, Türk burjuvazisinin işçi ve köylü üzerindeki sömürüsü ise hiç gündeme getirilmemektedir.
"Yerli ve milli" vurgusu, aslında bir sınıf uzlaşması çağrısıdır. Bu çağrıya göre, işçi ve işveren, köylü ve toprak ağası arasında temel bir çelişki yoktur; asıl düşman dışarıdadır. Bu nedenle, herkes "milli davaya", "yerli üretime", "yerli sermayeye" destek olmalı, üretimi artırmalı, dışa bağımlılığı azaltmalıdır. Bu söylem içinde işçilerin ücret talepleri, "milli birliği bozma" veya "üretimi düşürme" riski taşıdığı için olumsuzlanır.
4.2 MÜSİAD, TÜSİAD ve "Yerli ve Milli" Sermaye
MHP'nin sermaye kesimleriyle ilişkisinde, MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) ile TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) arasında bir ayrım göze çarpar. TÜSİAD, "küresel sermaye", "yabancı ortaklıklar", "AB süreci" ile anılırken; MÜSİAD daha "yerli" ve "milli" bir çizgiye sahiptir. MHP, söylem düzeyinde MÜSİAD tipi sermayeyi yüceltir, "Anadolu Kaplanları"nı över.
Ancak pratikte, MHP'nin iktidar olduğu dönemlerde çıkarılan yasalar, yapılan özelleştirmeler, imzalanan uluslararası anlaşmalar, büyük sermayenin genel çıkarlarına hizmet etmiş, TÜSİAD üyesi şirketler de bu süreçten kazançlı çıkmıştır. "Yerli ve milli" söylemi, küçük burjuvazinin ve işçi sınıfının bir kısmının milliyetçi duygularına hitap eden bir demagoji olmanın ötesine geçememiştir.
4.3 Asgari Ücret, Vergi Yükü ve Ücretlilerin Sıkıştırılması
Türkiye'de ücretlilerin en temel sorunlarından biri, düşük ücretler ile yüksek vergi yükü arasındaki kıskaçtır. Asgari ücret, yıllardır açlık sınırının altında kalmakta, çalışan yoksulluğu giderek yaygınlaşmaktadır. Ücretler üzerindeki vergi ve kesintiler, işçinin eline geçen net ücreti daha da düşürmektedir.
MHP'nin bu konudaki tutumu, işveren kesiminin talepleriyle paralellik göstermektedir. "Asgari ücretin artırılması enflasyonu besler", "vergi yükü işvereni kaçırır", "işçi ve işveren kardeştir" türü söylemler, aslında ücretlerin düşük tutulmasını meşrulaştırmaktadır. Vergi adaletsizliğine, dolaylı vergilerin yüksekliğine, sermaye üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesine dair eleştirel bir yaklaşım MHP'den gelmemektedir.
5. Karşılaştırmalı Perspektif: Dünyada Sağ Popülizm ve İşçi Sınıfı
5.1 Avrupa'da Milliyetçi Hareketler ve İşçi Sınıfı
MHP ve ülkücü hareket, dünyadaki sağ-popülist ve milliyetçi hareketlerle önemli benzerlikler taşımaktadır. Avusturya FPÖ'sü, Fransa Ulusal Birlik (RN) partisi, Almanya AfD'si, tüm bu hareketler işçi sınıfına yönelik ortak bir strateji geliştirmiştir: Göçmen tehdidi üzerinden sınıf bilincinin parçalanması.
Bu partiler, işçi sınıfının temel sorunlarını (düşük ücret, güvencesizlik, kötü çalışma koşulları) "göçmenler", "yabancı işçiler", "mülteciler" üzerinden açıklayarak, işçinin asıl düşmanının göçmen olduğu algısını yaratırlar. Oysa asıl sömürü ilişkisi, işçi ile işveren arasında, emek ile sermaye arasındadır; göçmen işçilerin varlığı, sermayenin işçiler arasındaki rekabeti kullanarak ücretleri düşürmesine hizmet eden bir araçtır.
5.2 MHP'nin Suriyeli Sığınmacılar Üzerinden Kurduğu Söylem
MHP'nin Suriyeli sığınmacılara yönelik söylemi, bu evrensel stratejinin Türkiye'deki yansımasıdır. "Suriyeliler evinize dönün", "Suriyeliler işimizi elimizden alıyor", "Suriyeliler kiraları yükseltti" gibi söylemlerle, sığınmacılar bir tehdit olarak inşa edilirken, bu sürecin asıl faili olan sermaye kesimleri (ucuz işgücü olarak sığınmacıları istihdam eden işverenler, sığınmacı akınıyla rant elde eden müteahhitler ve ev sahipleri) görünmez kılınmaktadır.
Bu söylem aynı zamanda, sığınmacı işçilerin örgütlenmesini, sendikal haklara kavuşmasını da engellemektedir. "Onlar burada geçici", "onların hakkı yok" algısı, sığınmacı işçilerin sınıfın en aşağısında, en yoğun sömürüye tabi bir kesim olarak kalmasını meşrulaştırmaktadır.
5.3 MHP-AKP İttifakı ve Sınıf Siyasetinin Tasfiyesi
Türkiye'de sağ popülizmi Avrupa'dan ayıran temel özellik, MHP'nin İslamcı-muhafazakâr AKP ile yaptığı ittifaktır. Cumhur İttifakı olarak adlandırılan bu yapı, milliyetçi ve dindar kitleleri birleştirerek, sınıf siyasetini neredeyse tamamen tasfiye etmiş, siyaseti "yerli-milli" ile "emperyalist işbirlikçi" arasında bir kimlik çatışmasına indirgemiştir.
Bu ittifak içinde MHP'nin işçi ve köylü sınıfları için bir temsil kabiliyeti yok denecek kadar azdır. Asgari ücret, emeklilik sistemi, vergi adaleti, tarım destekleri, kooperatifçilik, sendikal haklar gibi konular, ittifakın gündeminde en arka sıralarda yer almakta, gündeme geldiğinde ise "büyük resme bakalım", "şehitleri düşünelim", "terörle mücadeleyi unutmayalım" gibi söylemlerle geçiştirilmektedir.
Sonuç
Bu makalenin başında ortaya konan tez, yapılan analizlerle büyük ölçüde doğrulanmıştır. MHP ve ülkücü hareket, doğrudan bir sermaye kesimi olarak fabrikada artı-değere el koymamakta, doğrudan köylünün toprağını gaspetmemektedir. Ancak bu, hareketin işçi ve köylü sömürüsünde bir rolünün olmadığı anlamına gelmez. Bu rol, ideolojik, siyasal ve örgütsel düzeylerde kendini göstermektedir:
1. İdeolojik düzeyde: MHP'nin "sınıf yerine millet" söylemi, sınıf temelli bir bilincin oluşmasını engellemekte, sömürü ilişkilerini "tabii", "olağan", "kaçınılmaz" gibi göstermektedir. İşçi ile işveren arasındaki temel çelişki, "milli birlik" ve "birlikte üretim" söylemleriyle gizlenmektedir.
2. Siyasal düzeyde: MHP, iktidar olduğu veya iktidar ortağı bulunduğu dönemlerde, işçi ve köylü aleyhine olan neoliberal politikaların (özelleştirme, taşeronlaşma, tarım desteklerinin kaldırılması) önünü açmış veya bu politikalara sessiz kalmıştır. Toprak reformu, vergi adaleti, gelir dağılımı gibi temel meselelerde, MHP'nin söylemi her zaman mevcut düzeni korumaya, sermaye lehine olan statükoyu muhafaza etmeye yönelik olmuştur.
3. Örgütsel düzeyde: Ülkücü sendikalar (MİSK, Türkiye Kamu-Sen vb.), işçi hareketini "devlete meydan okuma" olarak tanımlayarak grev ve direnişleri gayrimeşru ilan etmekte, işçilerin hak mücadelesini etkisizleştirmektedir. Ülkücü hareketin gecekondu bölgelerinde ve taşeron işçiler arasında örgütlenmesi, sınıf bilincinin oluşmasını engelleyen, işçi hareketini bölen bir işlev görmektedir.
Sonuç olarak: MHP ve ülkücü hareket, işçinin ve köylünün sömürülmesinde aracı ve meşrulaştırıcı bir rol oynamış, sınıf mücadelesini bastıran siyasal ve kültürel zemini inşa etmiş, ancak bu sürecin ana faili olarak bizzat sermaye kesimleri ve onun devlet aygıtı belirlenmelidir. MHP'yi "işçi ve köylü düşmanı" olarak nitelemek, işin doğrusunu söylememek olur; asıl düşman, emek-sermaye çelişkisinin sermaye tarafıdır. Ancak MHP'nin ideolojik ve siyasal konumlanışı, bu çelişkiyi gizleyerek ve işçi sınıfının bilinçlenmesini engelleyerek, sömürü sisteminin yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.
Türkiye'de işçi sınıfının ve köylülüğün kurtuluşu, ancak sınıf bilincinin gelişmesi, sınıf temelli bir siyasetin inşa edilmesi ve emek-sermaye çelişkisinin açıkça ortaya konmasıyla mümkündür. Milliyetçi-şoven ideolojinin, "milli birlik" söyleminin, sağ-popülist demagojinin aşılması, bu sürecin ön koşuludur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder