7 Haziran 2026 Pazar

İnsan Olmanın İktisadı ve Şeriat Söylemi Altında Sömürüsü

Giriş

“Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir. Alın teri dökerek, emek harcayarak, iş, değer, emek üreterek helal kazanç elde edene insan denilir. Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın? Çalışan insan emeğine sahip çık, eşek olma. Şeriat diyerek alın terini, emeği çaldılar, işçiyi, köylüyü ezdiler, sömürdüler.”

Bu sözler, derin bir toplumsal öfkenin ve aynı zamanda binlerce yıllık insanlık birikiminin ürünüdür. Metin, basit bir slogan olmanın ötesinde, emek, değer, meşruiyet, hak arama ve dinin araçsallaştırılması gibi kadim tartışmaların tamamını içinde barındırır. İnsanın insan olma niteliğini alın teriyle kazandığını iddia eden bu anlayış, İslam geleneğindeki “helal rızık”, “emek kutsallığı” vurgularıyla örtüştüğü gibi, Marksist emek-değer teorisiyle de çarpıcı bir paralellik gösterir.

Bu makalenin amacı, yukarıdaki metnin felsefi, teolojik, ekonomik ve politik içerimlerini sistematik bir biçimde incelemektir. Çalışmamız dört ana bölümden oluşacaktır: İlk bölümde alın teri ve insan onuru arasındaki kadim bağı ele alacağız. İkinci bölümde “çalışan insan” ile “çalan hırsız” ayrımının sınıfsal ve ahlaki temellerini tartışacağız. Üçüncü bölüm, metnin en çarpıcı iddiasına, “şeriat diyerek emeğin çalınması”na odaklanacak; burada İslam hukukunun gerçek mahiyeti ile onun tarihsel süreçte nasıl bir sömürü aracına dönüştürüldüğü irdelenecektir. Dördüncü ve son bölümde ise günümüz Türkiye’sinde ve dünyada emek sömürüsünün güncel biçimleri ve buna karşı geliştirilebilecek direniş stratejileri üzerinde durulacaktır.

Metnin dili yer yer öfkeli ve keskindir. Ancak bu öfke, samimi bir adalet arayışının ifadesidir. Biz de bu çalışmada bilimsel nesnelliği elden bırakmadan, sömürülenlerin tarafında bir duruş sergileyecek ve alın terinin gaspını meşrulaştıran her türlü ideolojik kılıfı, ister “serbest piyasa” isterse “şeriat” adına olsun, sorgulayacağız.

Birinci Bölüm: Alın Terinin Metafiziği ve İnsanlık Onuru

1.1. İnsanı İnsan Yapan Şey Olarak Emek

İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özelliklerin başında, bilinçli ve amaçlı bir dönüştürücü faaliyet olarak emek gelir. Karl Marx’ın Kapital’in başında yaptığı ünlü benzetme, bu noktayı açıklığa kavuşturur: “Örümcek dokumacının yaptığına benzer işler yapar, arı ise balmumundan petek yapımıyla mimarı utandırır. Ama en kötü mimar, en iyi arıdan başlangıçta farklıdır; çünkü peteği balmumundan yapmadan önce onu kafasında inşa etmiştir.” (Marx, 1867/2011, s. 82) İnsan emeği, içsel bir tasarım, bir amaç ve bir bilinç taşır. Bu yönüyle salt hayvansal bir faaliyetten ayrılır.

Ancak emek, yalnızca biyolojik bir zorunluluğun (beslenme, barınma, korunma) karşılanması için değil, aynı zamanda bir anlam inşası için de vardır. Çalışarak üretmek, insana yalnızca geçimini sağlamaz; aynı zamanda bir kimlik, bir aidiyet ve bir değer duygusu kazandırır. Alın teri, bu anlamda soyut bir metafordan çok, somut bir onur göstergesidir. Anadolu’da “alın terinin helali” deyimi, kişinin kendi kas gücüyle, zekasıyla, zamanıyla ürettiği şeyin ne kadar kıymetli olduğunu vurgular.

Bu kıymet, İslam geleneğinde hadislerle de pekiştirilir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, “Hiçbir kimse, elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir” (Buhari, Büyu‘, 15) buyrulur. Başka bir rivayette ise “Çalışan, Allah’ın dostudur” (Kenzü’l-Ummal, 4/52) ifadesi yer alır. Bu metinler, emeğin sadece dünyevi bir zorunluluk değil, aynı zamanda uhrevi bir değer olduğunu gösterir.

Metnin girişindeki “helal kazanç” vurgusu, işte tam bu noktada anlam kazanır. Helal kazanç, yalnızca işin konusunun şer’an yasak olan bir alana (faiz, alkol, domuz eti, kumar vb.) girmemesi değildir. Daha derin ve kapsayıcı bir anlamı vardır: Üretim sürecinin kendisinin adil olması. Yani işçinin ücretinin emeğine denk olması, sağlıksız koşullarda çalıştırılmaması, dinlenme hakkının tanınması, sosyal güvencesinin olması, iş güvencesine sahip bulunması… Bunların tümü, “helal” kavramının içeriğini dolduran unsurlardır. Bir fabrikada işçilere asgari ücretin çok altında bir ödeme yapılıyorsa, fazla mesaileri ödenmiyorsa, sigortaları eksik yatırılıyorsa, o fabrikada üretilen ürünün “helal” olduğunu söylemek mümkün değildir. Kazanç, kaynağı itibariyle haram hale gelmiştir.

1.2. Hakkını Aramamak ve “Eşeklik” Benzetmesi

Metninizdeki en sert ahlaki etiketlerden biri şudur: “Alın terine sahip çıkmayan, emeğine sahip çıkmayan, hakkını aramayan eşektir.” Bu benzetme rastlantısal değildir. Eşek, yük hayvanı olarak sabrı, itaati ve dayanıklılığı simgeler. Sırtına ne koysan taşır, ses çıkarmaz, şikayet etmez, isyan etmez. İşte tam da bu nedenle, onu sömüren için ideal bir araçtır.

Hakkını aramayan işçi veya köylü, işte bu “eşek” konumuna razı olmuş demektir. Oysa insan olmak, eşek olmanın tam tersidir: İnsan, haksızlığa karşı çıkar; ayağa kalkar; sesini yükseltir; örgütlenir; hakkını alana kadar mücadele eder. İslam düşünce geleneğinde bu mücadele, “kul hakkı” kavramıyla doğrudan bağlantılıdır. Kul hakkı, Allah’ın bile affetmediği, ancak mağdurun helalleşmesiyle ortadan kalkan bir yüktür. Bir işveren, işçisinin hakkını yemişse, kıldığı namazlar, tuttuğu oruçlar, yaptığı haclar, bu kul hakkını affettirmez. Ahirette ödenmesi gereken bir borç olarak kalır.

Dolayısıyla metindeki “eşek olma” çağrısı, aynı zamanda bir varoluş çağrısıdır. Pasif bir kaderci tevekkül anlayışına değil, aktif bir adalet mücadelesine davettir. Günümüz Türkiye’sinde işçilerin büyük bir kısmı, işten atılma korkusuyla haklarını aramaktan çekinmektedir. Taşeron işçilik, esnek çalışma, ücretsiz fazla mesai, sigortasız işçi çalıştırma gibi olgular, emeğe sahip çıkmamanın sistematik hale geldiği bir ortamı yaratmıştır. Bu ortamda “eşek olmamak”, bireysel bir cesaretten çok, toplumsal bir örgütlenme meselesidir.

İkinci Bölüm: Çalışan İnsan mı, Çalan Hırsız mı? – Emek-Sermaye Çatışmasının Ahlaki Boyutu

2.1. Sınıfsal Bir Ayrım Olarak Hırsızlık

Metninizdeki “Çalışan insan mısın, çalan hırsız mısın?” sorusu, bireysel bir ahlak sorgulamasının ötesinde bir sınıfsal konum tespitidir. Kapitalist üretim biçiminin temel dinamiği, üretim araçlarına sahip olanlarla (sermaye sınıfı, burjuvazi) yalnızca emek gücünü satarak yaşayanlar (işçi sınıfı, proletarya) arasındaki ilişkidir. Bu ilişkinin özünde, işçinin yarattığı değerin bir kısmına sermaye sahibi tarafından el konulması yatar. Marx bu mekanizmaya artı değer (Mehrwert) adını vermiştir (Marx, 1867/2011, s. 225-266).

Basit bir örnek verelim: Bir işçi 8 saatlik bir vardiyada, ürettiği mallarla 500 TL’lik bir değer yaratır. Ancak o işçiye ödenen ücret, diyelim ki 200 TL’dir. Geriye kalan 300 TL’ye artı değer denir ve bu, işverenin kârına, yatırımına, borsadaki spekülasyonuna gider. Metninizin ifade ettiği şey, bu 300 TL’nin bir hırsızlık olduğudur. Yasal olarak hırsızlık sayılmaz elbette; sözleşmeler, iş kanunları, mahkemeler bu düzenlemenin meşru olduğunu söyler. Ama metniniz, ahlaki ve İslami bir perspektiften konuştuğu için bu meşruiyeti tanımaz.

Bu noktada şu soru sorulabilir: Peki, işverenin hiç kâr etmemesi mi gerekir? Metnin iddiası, sıfır kâr değildir. İddia, kârın adil bir temele oturtulması gerektiğidir. İslam iktisadında “aşırı kâr”, “istiğlâl” (sömürü) olarak nitelenir. Peygamber Efendimiz’in “fiyatları artıranları cezalandırmakla” ilgili uygulamaları ve İslam hukukundaki “hisbe” teşkilatı, piyasanın adil işlemesi için denetim mekanizmaları öngörmüştür. Yani işveren, emeğin karşılığını tam olarak vermediğinde, İslam hukukuna göre de haksız kazanç elde etmiş sayılır.

2.2. Hırsızlığın Tezahür Biçimleri: Ücretsiz Fazla Mesai, Sigortasızlık ve Kayıt Dışılık

Metninizdeki “çalan hırsız” tanımına giren fiiller bugün Türkiye’de ne yazık ki yaygındır. TÜİK verilerine göre (2023), Türkiye’de kayıt dışı istihdam oranı hâlâ yüzde 25 civarındadır. Bu, her dört çalışandan birinin sigortasız, dolayısıyla iş kazası, hastalık, emeklilik gibi temel haklardan yoksun çalıştırıldığı anlamına gelir. Ayrıca işçilerin büyük bir kısmı, ücreti ödenmeyen fazla mesai yapmak zorunda kalır. “Mesai ücreti ödenmiyor ama iş bitmek zorunda” baskısı, adeta sistemin doğal bir parçası haline gelmiştir.

Taşeron işçilik, bu sömürü mekanizmasının en yaygın aygıtlarından biridir. Asıl işveren, işçiyi doğrudan istihdam etmek yerine bir taşeron firma aracılığıyla çalıştırarak işçinin kıdem tazminatı, yıllık izin, sendikal hak gibi kazanımlarının önüne geçer. Aynı işyerinde, aynı işi yapan iki işçiden biri kadrolu, biri taşeron olabilir; taşeron işçi, kadrolu işçinin aldığı ücretin yarısına razı edilir. İşte burada, metninizdeki hırsız teşhisi devreye girer: Asıl işveren, taşeron kılıfı altında işçinin alın terinin bir kısmını gasp etmektedir.

Peki bu gasp edilen alın teri nereye gitmektedir? Lüks konutlara, yatlara, özel uçaklara, vergi cennetlerindeki hesaplara... Türkiye’de son yıllarda bir avuç holdingin servetinin milyarlarca dolara fırladığı, buna karşılık asgari ücretlinin alım gücünün her yıl düştüğü bir tablo var. Bu tabloda, “çalışan insan” ile “çalan hırsız” ayrımı, sınıfsal pozisyonların ahlaki bir okumasından başka bir şey değildir.

Üçüncü Bölüm: Şeriat Diyerek Emeğin Çalınması 

Dinin Sömürü Aracına Dönüşmesi

3.1. Şeriatın Gerçek Mahiyeti: Adalet, Eşitlik ve Kul Hakkı

Metninizin en çarpıcı ve en tartışmalı iddiası şudur: “Şeriat diyerek alınterini, emeği çaldılar, işçiyi, köylüyü ezdiler, sömürdüler.” Bu ifadeyi doğru anlamak için, öncelikle şeriatın ne olduğunu ve ne olmadığını netleştirmek gerekir.

Şeriat, kelime anlamı olarak “suya gidilen yol, temiz kaynak” demektir. Terim olarak İslam hukukunun bütününü ifade eder. Kur’an-ı Kerim, Sünnet, icma (alimlerin ortak görüşü) ve kıyas (örnek alma) yoluyla oluşan bu normlar bütününün temel amaçları (makâsıdü’ş-şerîa) beş başlıkta toplanır: Dini korumak, canı korumak, aklı korumak, nesli korumak ve malı korumak (Karaman vd., 2010, s. 45-50). Yani şeriat, malların haksız yere elden çıkarılmasını, aldatmayı, hırsızlığı, faizi, karaborsayı, ölçü ve tartıda hileyi şiddetle yasaklar.

Kur’an’da bu yasaklar açık ve nettir: “Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, tarttığınız zaman da doğru terazi ile tartın” (İsra, 17/35). “Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin” (Bakara, 2/188). “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin” (Nisa, 4/29). Yine Maun Suresi’nde, “Namaz kılanların vay haline ki onlar namazlarından gafildirler; onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı (mâûnu) da engellerler” (Maun, 107/4-7) buyrulur. Tefsirlerde “mâûn” kelimesi, iğne, balta, tencere gibi gündelik araçların komşularla paylaşılmasından başlanarak, yetim hakkı, işçi ücreti gibi temel haklara kadar genişletilir. Yani şeriat, işçinin hakkını vermemeyi “mâûnu engellemek” kapsamında değerlendirir ve bunu şiddetle kınar.

Dolayısıyla şeriat adına alın terinin çalınması, şeriatın kendisinin ihlalidir. Bu durum, tıpkı Hristiyanlık adına Engizisyon’un yapılmasına benzer: Dinin özü, onun adına işlenen suçlarla aynı şey değildir. Metninizin eleştirisi, şeriatın kendisine değil, şeriatın araçsallaştırılmasına yöneliktir.

3.2. Tarihsel Süreçte Şeriatın Sınıfsal Araçsallaştırılması

Tarih boyunca, hemen her dinde olduğu gibi İslam dünyasında da iktidar sahipleri ve zenginler, kendi çıkarlarını meşrulaştırmak için dini argümanlar kullanmışlardır. Bu bir sapmadır, “şeriat”ın aslı değildir, ancak tarihsel bir gerçekliktir. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde tımar sistemi bozulduğunda, köylü toprağını kaybetmiş ve angarya yükümlülükleri artırılmıştır. 19. yüzyılda kapitalizmin Osmanlı’ya eklemlenmesiyle birlikte, işçi sınıfının doğduğu sanayi bölgelerinde, çalışma koşulları ağırdır. O dönemin bazı şeyhülislam fetvaları, işveren lehine yorumlar içerebilmiştir.

Daha yakın dönemde, özellikle 1980 sonrası neoliberal dönemde Türkiye’de, “İslam ekonomisi” söylemi belirli çevrelerce işçi haklarının sınırlandırılması için kullanılmıştır. Bu söylemin ana eksenleri şöyledir:

  1. “Kardeşlik” söylemiyle sendikalaşmanın engellenmesi: “Kardeşiz, ne gerek var sendikaya, mahkemeye, greve. İşvereninizle el ele verip kalkınalım” denir. Ancak bu “kardeşlik”, ücretler düşük olduğunda, mesailer ödenmediğinde, işçiler işten atıldığında bir anda ortadan kaybolur.

  2. “Helal kazanç” kavramının daraltılması: Pek çok İslami işletme, ürünlerinin helal olduğunu iddia eder. Ama bu helallik, genellikle işin yapıldığı malzemenin helal olmasıyla sınırlıdır. İşçinin sağlıksız koşullarda çalıştırılması, ücretinin geç ödenmesi, fazla mesaisinin gasp edilmesi “helal” tanımının dışında bırakılır.

  3. “Tevekkül” anlayışının pasifleştirme aracına dönüşmesi: Kaderci bir tevekkül anlayışıyla işçilere, “Hakkını arama, sabret, Allah adildir, mükafatını ahirette alırsın” telkin edilir. Oysa İslam, zulüm karşısında sessiz kalmayı değil, ayaklanmayı emreder. “Zalime yardım eden, onunla birlikte olan zalimdir” prensibi unutulur.

Türkiye’de son yıllarda bazı cemaat ve tarikat yapılanmalarına ait işletmelerde, işçilerin maruz kaldığı düşük ücret, güvencesizlik, psikolojik baskı ve mobbing vakaları basına sızmıştır. Bu vakalar, metninizdeki “şeriat diyerek emeği çaldılar” iddiasını doğrulayan somut örneklerdir. Ne yazık ki, bu tür yapılanmalarda işçiye yapılan haksızlık, genellikle “bize hizmet etmiyorsun”, “bu işyerinin manevi iklimine uymuyorsun” gibi söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.

3.3. İşçi ve Köylü Ezilmesinin Özel Tarihi: Türkiye’den Kesitler

Metninizde ayrıca “işçiyi, köylüyü ezdiler” ifadesi vardır. Bu, hem kentsel sanayi emekçilerini hem de kırsal üreticileri kapsayan bir uyarıdır.

Köylü ezilmesi, Türkiye’nin uzun tarihinde belki de en çok deneyimlenen sömürü biçimidir. Osmanlı’da âşâr vergisi (ondalık) oranı tartışmalı olsa da, pratikte aracılar (çiftbozanlar, mültezimler) köylünün ürününün yarısına yakınını alırdı. Cumhuriyet döneminde 1925’te âşâr kaldırıldı ama köylü, tarımda modernleşmenin dışında kalınca yine yoksullaştı. 1980’lerden itibaren neoliberal politikalar, tarımda desteklemelerin kesilmesi, girdi fiyatlarının yükselmesi, ürün fiyatlarının düşmesi köylüyü ya toprağını satmaya ya da tarım işçisi olarak başkalarının toprağında çalışmaya zorladı. Bugün bir mevsimlik tarım işçisi (özellikle Suriyeli ve Afgan göçmenler), günde 12-14 saat çalışıp, barınma ve sağlık hizmetinden mahrum, tarlada yevmiye ile çalıştırılmaktadır. Ve ne yazık ki bu sömürü, bazen “şeriat” adına da meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır: “Müslüman işveren, işçisini mağdur etmez” denir ama kamyonlar dolusu ürün götürülüp işçiye ücret ödenmeyen onlarca örnek vardır.

Kentsel işçi ezilmesinde ise sendikalaşmanın düşük olması, grev yasağının sık sık gündeme gelmesi, toplu sözleşme hakkının kısıtlanması, iş güvencesi düzenlemelerinin esnetilmesi gibi faktörler söz konusudur. Özellikle kamu işçileri arasında taşeron sisteminin yaygınlaşması, asıl işverene işçiyi baskılama imkânı vermiştir. Metniniz, bu süreçte şeriat adına konuşanların ya sessiz kaldığını ya da işvereni desteklediğini söyler.

Dördüncü Bölüm: Günümüzde Emeğe Sahip Çıkmak 

Stratejiler ve Çözüm Önerileri

4.1. Örgütlenmek: Sendikalar, Kooperatifler ve Demokratik Kitle Örgütleri

Metninizin en temel mesajı şudur: “Çalışan insan emeğine sahip çık.” Emeğe sahip çıkmanın en etkili yolu örgütlenmektir. Tek başına bir işçi, patronu karşısında güçsüzdür. Ama sendikalı, toplu sözleşme yapan, gerektiğinde grev tehdidini kullanabilen bir işçi kitlesi, alın terinin gasp edilmesini önleyebilir.

Türkiye’de sendikalaşma oranı ne yazık ki yüzde 10-12 civarında kalıyor (Türk-İş, 2023 verileri). Bu oran, Avrupa ülkelerindeki (Almanya’da yüzde 17, İsveç’te yüzde 65) ortalamaların çok altındadır. Sendikalaşmanın önündeki engeller arasında, işverenlerin sendika karşıtı baskıları, taşeron sisteminin yaygınlığı, yasaların grevi zorlaştıran hükümleri sayılabilir. Metninizin çağrısı, bu engellere rağmen işçilerin sendikalarda birleşmesidir.

Örgütlenme sadece sendikalarla sınırlı değildir. Kooperatifler, özellikle tarımda ve küçük sanayide, işçilerin ve üreticilerin sömürüden kurtulması için etkili bir yöntemdir. Bir kooperatifte üreticiler, aracıyı devre dışı bırakarak ürünlerini doğrudan pazara sunabilir. Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan işçi kooperatifleri, sermaye-işçi çatışmasını içselleştirerek, artı değerin emekçilere kalmasını sağlar. Dünyada Mondragon (İspanya) gibi başarılı kooperatif örnekleri olduğu gibi, Türkiye’de de birçok tarım kooperatifi ve birkaç sanayi kooperatifi bulunmaktadır.

4.2. Hak Arama Bilincinin Yaygınlaştırılması: Hukuk ve Siyaset

Emeğe sahip çıkmanın bir başka ayağı, hukuk ve siyaset alanında mücadeledir. İş Kanunu (4857 sayılı Kanun), kâğıt üzerinde işçilere önemli haklar tanır: Fazla mesai ücreti, yıllık ücretli izin, iş güvencesi, kıdem tazminatı, toplu sözleşme hakkı gibi. Ancak bu hakların uygulanması, büyük ölçüde işçilerin hakkını arama cesaretine bağlıdır. Ne yazık ki birçok işçi, “mahkemeye versem işimi kaybederim” korkusuyla hakkını aramamakta, bu da “eşek” benzetmesini haklı çıkarmaktadır.

Oysa hakkını aramak, yasal bir haktır. İşverenin işçiyi sendikal faaliyetinden, mahkemeye başvurmasından dolayı işten çıkarması, “sendikal tazminat” gerektiren bir fesihtir. Ne var ki bu tazminatları almak da yıllarca süren davalara ve avukat masraflarına katlanmayı gerektirir. İşçilerin bu süreçte maddi ve manevi destek alabilecekleri yapılar (işçi dayanışma dernekleri, hukuk bürolarının ücretsiz danışmanlık hizmetleri vb.) yaygınlaştırılmalıdır.

Siyasi düzeyde ise, emeğin değerini esas alan bir ekonomi politikası için mücadele gereklidir. Bu, asgari ücretin enflasyon karşısında erimesini engelleyecek bir mekanizmanın kurulması, taşeron işçiliğin kaldırılması, iş güvencesinin güçlendirilmesi, sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması demektir. Metniniz, şeriat adına sömüren zihniyete karşı, hem seküler hem de dindar emekçilerin ortak mücadelesini önerir.

4.3. Dini Söylemin Yeniden İnşası: Şeriatın Sömürüyü Değil, Adaleti Savunduğunu Hatırlatmak

Metniniz, “şeriat diyerek emeği çaldılar” derken, dindar kesimlerin bir kısmının uyarılmasını da hedeflemektedir. Bu çok önemli bir noktadır: İslam, temelde emekten yanadır. İslam’ın temel metinleri okunduğunda, işçi haklarını savunmayan, sömürüyü meşrulaştıran bir ayet veya hadis bulmak neredeyse imkânsızdır. Tam tersine, Peygamberimiz (sav) “İşçinin ücretini teri kurumadan verin” (İbn Mace, Rühun, 4) buyurmuştur. Bugün işçisine geç ödeme yapan bir işveren, bu hadisi doğrudan ihlal etmektedir. Yine “Sizden biriniz bir işçi çalıştırdığında, ona ne yapacağını söylesin, onu gücünün üstünde bir işte çalıştırmasın” (Buhari, İcare, 10) hadisi, çalışma koşullarının insan onuruna yaraşır şekilde düzenlenmesini emreder.

O halde yapılması gereken, “şeriatı” sömürü aracı olarak kullananlara şu soruyu sormaktır: Hangi şeriat? Hangi yorum? İslam’ın ilk dönemindeki adalet örneklerini (Hz. Ömer’in denetim mekanizmaları, hisbe teşkilatı, pazar fiyatlarına müdahale gibi) neden bugün uygulamıyorsunuz? Neden işçinin sigortasını yatırmamayı değil, yatırmayı teşvik eden bir anlayışı benimsemiyorsunuz?

Dindar işçilerin ve dindar aydınların bu soruyu sorması ve cevabını “adalet”ten yana vermesi, metninizin altını çizdiği mücadelenin en önemli ayaklarından biridir. Zira sömürü, sadece dinsizler tarafından yapılmaz; dindar görünümlü sermaye sahipleri de yapar. Hatta bazen daha acımasızca yapar, çünkü arkasında dini meşruiyet olduğunu ve işçinin “sabretmesi” gerektiğini iddia eder.

Sonuç: Alın Teri Kutsaldır, Hırsızlığın Dini Kılıfı Olmaz

Bu makalenin başlangıcındaki metin, bir öfke patlaması gibi görünse de, derin bir adalet çağrısıdır. Alın teri, insanı insan yapan temel eylemdir. Alın teri ile kazanmayan, başkasının emeğiyle beslenen, ister sermaye sahibi olsun ister rantiyenin herhangi bir türü, insanlık onurundan uzaktır. Dahası, bu haksız kazancı din ile, “şeriat” ile meşrulaştırmaya çalışmak, hem dine hem de insanlığa ihanettir.

Metninizdeki “eşek” benzetmesi, pasif, sorgulamayan, sırtına vurulan yükü taşıyan kitleleri hedef alır. Oysa insan, haksızlık karşısında ayağa kalkandır. Bu ayağa kalkışın adı, hak aramadır; örgütlenmedir; sendikadır; grevdir; kooperatiftir; adalet mücadelesidir.

Tarihsel olarak, şeriat adına emeğin çalındığı, işçinin ve köylünün ezildiği örnekler ne yazık ki vardır. Bunları inkar etmek, meseleyi görmezden gelmek, sömürüye ortak olmaktır. Ancak çözüm, dini reddetmek değil; dini, sömürenlerin elinden alarak ezilenlerin tarafında yeniden inşa etmektir. Kur’an’ın “mâûn” suresinde “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildirler; gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı da engellerler” (Maun, 4-7) sözü, sırf ibadetle yetinip toplumsal adaleti sağlamayanları, işçinin hakkını vermeyenleri uyarır.

Bugün Türkiye’de ve dünyada, emek sömürüsü yeni biçimler alıyor. Yapay zekâ çağında bile, bir insanın alın teri, bir başkasının lüksünün temelini oluşturuyor. Buna itiraz etmek, sadece bir sınıf bilinci meselesi değil, aynı zamanda bir insanlık ve inanç meselesidir. Alın terinin kutsallığına inanan herkes, bu mücadelede yerini almalıdır.

Metninizdeki son cümle, her şeyi özetler: “Şeriat diyerek alınterini, emeği çaldılar, işçiyi, köylüyü ezdiler, sömürdüler.” Artık bu sömürüye “dur” deme zamanıdır. Çalışan insanlar, birleşin, örgütlenin, hakkınızı arayın. Eşek olmayın, insan olun. Ve şunu unutmayın: Allah, hakkı yiyenleri, alın terini gasp edenleri asla sevmez. Adalet, imanın yarısıdır. Ve adalet, tekelinde olan şey değil, mücadele edilerek kazanılandır.

Alın teri kutsaldır. Hırsızlığın dini kılıfı olmaz.

Kaynakça

  • Buhârî, Muhammed b. İsmâil. (öl. 256/870). el-Câmi‘u’s-sahîh. İstanbul: Çağrı Yayınları.

  • İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd. (öl. 273/887). Sünen. İstanbul: Çağrı Yayınları.

  • Karaman, H., Çağrıcı, M., Dönmez, İ. K., Gümüş, S. (2010). Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

  • Marx, K. (1867/2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi (Cilt 1). (A. Bilgi, Çev.). Ankara: Sol Yayınları.

  • TÜİK. (2023). İşgücü İstatistikleri. Ankara: Türkiye İstatistik Kurumu.

  • Türk-İş. (2023). Türkiye’de Sendikalaşma Oranları Raporu. Ankara: Türk-İş Araştırma Dairesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Namaz Söylemiyle İşçi ve Köylünün Sömürülmesi

Giriş “Kendi dinini sorgulayana dindar denilir; başkasının dindarlığını sorgulayana din tüccarı denilir. Sermayesi yalan, müşterisi cahiller...