Sultan Vahdettin Hakkındaki İddiaların Anatomisi: Tarihsel Bir Değerlendirme
Giriş
Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahdettin (1861-1926), Türkiye’nin yakın tarihinin en tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam etmektedir. Onun hakkında üretilen yaygın anlatılardan biri, özellikle sosyal medyada dolaşan şu iddiadır: "Sultan Vahdettin ülkesinden zorla çıkartıldı, parasızlıktan ilaçlarını alamadı, tabutuna haciz kondu, 48 gün sonra toprağa verilebildi. Onu yurttan kovanlar lüks, gösteriş, şatafat içinde yaşadılar. Sultan Vahdettin Han'a ihanet etti Mustafa Kemal."
Bu iddia, doğruluk payı olan unsurlarla (Vahdettin'in sürgün hayatının zorlukları, cenazesinin akıbeti) tamamen asılsız iddiaları (Mustafa Kemal'in "ihaneti", Vahdettin'in "zorla çıkartılması") bir araya getiren, duygusal yüklü ve indirgemeci bir anlatıdır. Bu makale, söz konusu iddiayı tarihsel belgeler, akademik araştırmalar ve dönemin koşulları ışığında detaylı bir şekilde incelemeyi ve çürütmeyi amaçlamaktadır.
Birinci Bölüm: "Zorla Çıkartılma" mı, "Kaçış" mı?
1.1. Kronolojik Gerçek: Sürgün Yasasından İki Yıl Önce
İddianın temelini oluşturan "Vahdettin'in ülkesinden zorla çıkartıldığı" tezi, en baştan kronolojik bir hataya dayanmaktadır. Vahdettin, 17 Kasım 1922 sabahı Dolmabahçe Sarayı'ndan bir kayığa binerek İngiliz zırhlısı HMS Malaya'ya sığınmış ve İstanbul'dan ayrılmıştır. Oysa Osmanlı Hanedanı'nın sürgün edilmesi, TBMM tarafından 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 431 sayılı Kanun ile yasalaşmıştır. Yani Vahdettin, sürgün yasası çıkmadan yaklaşık 16 ay önce ülkeyi terk etmiştir. Kendi isteğiyle ayrılan birinden "sürgün edildi" diye söz etmek, tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.
1.2. Vahdettin'in Kendi İfadeleri: "Hicret"
Vahdettin'in ayrılışını kendisi nasıl tanımlamıştır? Yakınlarına dikte ettirdiği anılarında, ayrılışını "kaçış" olarak değil, "hicret" olarak nitelendirmiştir. Kendi ifadesiyle: "Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in sünnetidir." Bu ifade, onun ayrılışını zorunlu bir göç olarak meşrulaştırma çabasını gösterse de, eylemin kendisinin iradi olduğunu da ortaya koymaktadır.
Ayrılış anını bizzat Vahdettin'in yakın hizmetkarı Keşlikli Şükrü Amca şöyle anlatır:
"16 Teşrinisani (Kasım) 1922 günü, sabah kahvesini götürdüğüm zaman... 'Vaziyetin vahamet kastettiğini biliyorsun, burada, artık hayatımız tehlikede. Binanaleyh, ben gidiyorum.' dedi."
Bu anlatım, Vahdettin'in kendi can güvenliği endişesiyle kendi kararıyla hareket ettiğini açıkça göstermektedir.
1.3. İngilizlerin Rolü: "Kaçırılma" mı, "Sığınma" mı?
Bazı çevreler Vahdettin'in "kaçırıldığını" iddia etse de, belgeler bambaşka bir gerçeği ortaya koymaktadır. Tarihçi Metin Hülagü'nün İngiliz arşivlerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre:
"Öyle anlaşılmaktadır ki, İngiliz hükümeti Sultan Vahideddin’in daha baştan itibaren İstanbul’u terk etmesini arzu etmiştir. Ancak bu arzusunu açığa vurmamış, Sultan’ın kendisine uygun gördükleri rolü hakkıyla tamamladıktan sonra, adeta bir paçavra gibi kaldırıp bir tarafa atılmak üzere, ülkesini terk etmiş görmek istemiştir."
Yani İngilizler, Vahdettin'in ayrılmasını istemiş, ancak bunu açıkça üstlenmek istememişlerdir. Vahdettin, 11 Kasım 1922'de General Harington ile görüştüğünde henüz ayrılmayı düşünmediğini söylerken, İngilizlerin de teşvikiyle bu kararı almıştır. Bu durum, "zorla çıkartılma" değil, koşulların zorlaması ve İngilizlerin yönlendirmesiyle gerçekleşen bir ayrılıştır.
1.4. Ankara'nın Tutumu: "Gitmesi İyi Oldu"
Dönemin siyasi gerçekliği, Ankara hükümetinin de Vahdettin'in İstanbul'da kalmasını istemediğini göstermektedir. Vahdettin'in yaverlerinden Ali Nuri Bey'e aktarılan bir anıya göre, Vahdettin gittikten sonra Yıldız Sarayı'na giden Refet Paşa şöyle demiştir:
"Ağlama Ali Bey, gittiği iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık? Vahdettin kalsaydı, Ankara'nın niyeti onu idam etmekti…"
Bu ifade, Ankara'nın Vahdettin'e yönelik niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Vahdettin'in ayrılması, Ankara açısından bir "işlerin kolaylaşması" anlamına geliyordu. Ancak bu durum, Vahdettin'in "zorla çıkartıldığı" anlamına gelmez; aksine kendi canını kurtarmak için en doğru kararı verdiğini gösterir.
İkinci Bölüm: "İhanet" İddiasının Analizi
2.1. Tarihsel Belgeler Işığında Vahdettin-Mustafa Kemal İlişkisi
İddianın en ağır kısmı olan "Sultan Vahdettin Han'a ihanet etti Mustafa Kemal" ifadesi, tarihsel belgelerle tamamen çelişmektedir. Gerçekte, ihanet eden taraf Vahdettin'in kendisi olmuştur. İşte somut belgeler:
a) Mustafa Kemal'in Samsun'a Gönderilmesi
Paradoksal bir şekilde, Mustafa Kemal Paşa'yı Samsun'a gönderen bizzat Vahdettin'dir. 16 Mayıs 1919'da, Vahdettin'in onayıyla Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderilmiştir. Vahdettin'in bu atamadaki amacı, Anadolu'daki asayiş sorunlarını çözmekti. Ancak Mustafa Kemal, bu yetkiyi milli mücadeleyi başlatmak için kullanmıştır. Bu durum, Vahdettin'in Mustafa Kemal'e güvendiğini ancak işlerin beklediği gibi gitmediğini göstermektedir.
b) Vahdettin'in Milli Mücadele'ye Karşı Cephe Alması
Vahdettin, Anadolu'daki direniş hareketinin güçlenmesi üzerine, milli kuvvetlere karşı cephe almıştır:
Kuvayı Milliye'nin "isyan" ilan edilmesi: Vahdettin, Kuvayı Milliye hareketini bir isyan olarak nitelendirmiştir.
Şeyhülislam'dan fetva alınması: Vahdettin'in onayıyla Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idamının caiz olduğuna dair bir fetva yayınlamıştır.
Kuvayı İnzibatiye'nin kurulması: İngilizlerin de desteğiyle "Halife Ordusu" adı verilen bu birlik, Anadolu'daki milli güçleri dağıtmak üzere görevlendirilmiştir.
Sevr Antlaşması'nın onaylanması: Vahdettin'in başbakanı Damat Ferit Paşa, 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti'ni fiilen ortadan kaldıran Sevr Antlaşması'nı imzalamış; Vahdettin de bu antlaşmayı onaylamıştır.
2.2. Vahdettin'in Sürgünde Yayınladığı Beyanname
Vahdettin, sürgünde bulunduğu dönemde yayınladığı bir beyannamede, Mustafa Kemal ve Ankara hükümetini hedef alan ağır ithamlarda bulunmuştur. Fransız arşivlerinde bulunan bu beyanname hakkında bir Fransız diplomat şu notu düşmüştür:
"Bu bildiri, gerçekte kuru ve karmaşık bir savunma, aynı zamanda Kemalistleri ve özellikle Mustafa Kemal'i hedef alan bir ithamnamedir."
Vahdettin, bu beyannamede kendisini haklı çıkarmaya çalışırken, bir yandan da yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin meşruiyetini tanımadığını ortaya koymuştur.
2.3. Bülent Ecevit'in İtirafı ve Tarihsel Gerçek
İddianın aksine, CHP'nin eski genel başkanı ve başbakanı Bülent Ecevit bile bir açıklamasında, "Vahdettin Hain değildi" demiştir. Ancak bu ifade, Vahdettin'in masum olduğu anlamına gelmez; daha ziyade, onun dönemin koşullarında belirli tercihler yapmak zorunda kaldığını gösterir. Ecevit'in bu çıkışı, mevcut tarih yazımına bir eleştiri niteliği taşımaktadır.
Tarihçi Ekrem Buğra Ekinci'nin vurguladığı gibi:
"Ankara, Padişah’ın memleketten ayrılmasını istiyor, bu istikamette bir siyaset yürütüyordu. Böylece Türklerin padişahını ve müslümanların halifesini muhakeme etmekten kurtulacaktı. Zira padişah, Kanun-i Esasi mucibince gayrı mesul olduğu gibi, mahkemede bazı kirli çamaşırların ortaya çıkması ve bazı gizli oyunların dile düşmesi tehlikesi vardı."
Üçüncü Bölüm: Sürgün Yılları ve Maddi Zorluklar
3.1. San Remo Günleri
Vahdettin, İngiliz zırhlısıyla önce Malta'ya, ardından Hicaz'a (Mekke) ve son olarak da İtalya'nın San Remo kasabasına yerleşmiştir. Yanında getirdiği servet, kısa sürede erimiştir. Bu durumun başlıca sebepleri:
Geniş maiyet: Vahdettin, yanında sadece ailesini değil, aynı zamanda çok sayıda hizmetçi, yaver ve yakın çevresinden kişileri de götürmüştür. Onlarca kişilik bu ekibin geçimini sağlamak büyük bir maddi yük oluşturmuştur.
İsraf ve kötü yönetim: Vahdettin'in damadı Zeki Bey'in Monte Carlo kumarhanelerinde büyük miktarlarda para kaybettiği tarihçiler tarafından aktarılmaktadır.
Mücevherlerin sahteliği: Sıkıştıkça sahip olduğu değerli eşya ve mücevherleri satmaya çalışan Vahdettin, bu eşyaların büyük bir kısmının sahte olduğunu fark ederek büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır.
3.2. "Parasızlıktan İlaçlarını Alamadı" İddiası
Bu iddia, mevcut kaynaklarda net bir şekilde doğrulanmamaktadır. Vahdettin'in çeşitli hastalıklarla (özellikle akciğer rahatsızlığıyla) mücadele ettiği ve bu süreçte zorlandığı bilinmekle birlikte, doğrudan ilaç alamadığına dair birincil kaynaklara dayalı somut bir bilgi mevcut değildir. Bu ifade, büyük olasılıkla Vahdettin'in yaşadığı genel maddi sıkıntıların dramatikleştirilmiş bir anlatımıdır.
Dördüncü Bölüm: Tabuta Haciz Olayı - Efsane ve Gerçeklik
4.1. Olayın Tarihsel Gerçekliği
İddianın en dramatik unsuru olan "tabutuna haciz konması" olayı, temelde doğrudur. Vahdettin, 16 Mayıs 1926'da San Remo'daki villasında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir. Ölümünün ardından, geride bıraktığı borçlar nedeniyle alacaklılar (yaşadığı semtin manavı ve kasabı) cenazenin toprağa verilmesini engellemiştir.
4.2. 48 Gün Bekleme İddiası
İddiada geçen "48 gün" ifadesi kesin olmamakla birlikte, cenazenin yaklaşık bir ay (bazı kaynaklarda 48 güne yakın) kadar bekletildiği doğrudur. Tabutun, sıcak havaların da etkisiyle kötü kokmaya başladığı, villada yaşayanları rahatsız ettiği aktarılmaktadır. Bu dramatik manzara, Vahdettin'in sürgündeki ne denli perişan bir duruma düştüğünü göstermesi bakımından önemlidir.
4.3. Cenazenin Kurtarılması ve Defin Süreci
Vahdettin'in cenazesinin akıbeti şöyle gelişmiştir:
Borçların ödenmesi için önce kızı Sabiha Sultan'ın, ardından da halefi Abdülmecid Efendi'nin gönderdiği paralar yetmemiştir.
Sonunda, bir dönem Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan ile evli olan ve daha sonra Suriye Devlet Başkanı olacak olan Ahmet Nami Bey, kalan borçları ödeyerek cenazenin kurtarılmasını sağlamıştır.
Cenaze, önce Ceneviz'e, ardından Beyrut'a ve oradan da Şam'a götürülmüştür.
3 Temmuz 1926 tarihinde Şam'daki Süleymaniye Külliyesi'ne defnedilmiştir.
Cenazenin Türkiye'ye getirilmesi ve defnedilmesi için TBMM tarafından bir izin çıkmamış, bu da o dönemde hanedan üyelerine karşı devletin resmi tavrını yansıtmıştır.
Beşinci Bölüm: "Onu Yurttan Kovanların" Hayatı - Lüks ve Şatafat İddiası
5.1. İddianın Haksızlığı
İddianın belki de en haksız ve mesnetsiz kısmı, "onu yurttan kovanların lüks, gösteriş, şatafat içinde yaşadıkları" iddiasıdır. Bu iddia, Kurtuluş Savaşı'nı yöneten kadroları ve Cumhuriyet'in kurucu neslini, savaştan yeni çıkmış, ekonomisi yerle bir olmuş bir ülkenin liderleri olarak görmemezlikten gelir.
5.2. Mustafa Kemal Atatürk'ün Yaşam Tarzı
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının hayatları, kamuoyunun önünde yaşanmış, arkalarında devasa bir arşiv ve sayısız tanıklık bırakmıştır. Atatürk, ömrünün büyük bir kısmını cephelerde geçirmiş, Cumhuriyet'in ilanından sonra ise sadelikten yana bir yaşam tarzı benimsemiştir. İstanbul'un işgal yıllarında yokluk içinde mücadele eden, cephede askeriyle aynı çamuru yiyen, bir devlet kurmak için gece gündüz çalışan bu insanları "lüks ve şatafatla" suçlamak, tarihin ayakları yere basan gerçekliğinden tamamen kopuktur.
5.3. Kemalist Tarih Yazımı Eleştirisi ve Gerçekler
Bu noktada bir paradoksu da görmek gerekir. Vahdettin yanlısı çevreler, Atatürk ve Cumhuriyet kadrolarını "lüks hayat"la suçlarken, aslında aynı eleştiriyi Atatürk'ün kendi kurduğu rejimin resmî tarih yazımına yöneltmektedirler. Zira resmî anlatıya göre, Atatürk yokluk içinde, imkânsızlıklarla mücadele ederek bir devlet kurmuştur. Bu anlatının kendisi, Atatürk'ün lüks içinde yaşadığı iddiasıyla çelişmektedir.
Tarihçi Kadir Mısıroğlu gibi isimlerin eserlerine atıfta bulunan bazı kaynaklar, Atatürk'ün "debdebeli, lüks bir hayat sürdüğünü" iddia etse de, bu iddialar somut belgelere değil, ideolojik bir bakış açısına dayanmaktadır.
Altıncı Bölüm: Değerlendirme ve Sonuç
6.1. İddiaların Tek tek Değerlendirilmesi
| İddia | Doğruluk Durumu | Açıklama |
|---|---|---|
| "Zorla çıkartıldı" | Yanlış | Kendi isteğiyle, İngilizlere sığınarak ayrılmıştır. Sürgün yasası 1924'te çıkmıştır. |
| "Parasızlıktan ilaçlarını alamadı" | Doğrulanamıyor | Kaynaklarda net bir bilgi yoktur. |
| "Tabutuna haciz kondu" | Doğru | Alacaklılar cenazeye haciz koydurmuştur. |
| "48 gün sonra toprağa verilebildi" | Kısmen doğru | Yaklaşık bir ay kadar bekletilmiştir. |
| "Onu yurttan kovanlar lüks içinde yaşadı" | Yanlış | Atatürk ve arkadaşları savaş yıllarını cephede geçirmiştir. |
| "Vahdettin'e ihanet eden Mustafa Kemal'dir" | Yanlış | Vahdettin, Mustafa Kemal'i Samsun'a gönderen; ardından ona karşı fetva çıkaran ve Sevr'i onaylayan kişidir. |
6.2. Tarihsel Gerçekliğin Karmaşıklığı
Vahdettin, ne basit bir "hain"dir ne de masum bir "mazlum"dur. O, çökmekte olan bir imparatorluğun son temsilcisi olarak, kendi perspektifinden bakıldığında tahtını ve makamını korumaya çalışmıştır. Ancak bu çabası, onu işgalci güçlerle işbirliğine ve milli mücadeleye karşı cephe almaya yöneltmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk ise, aynı tarihsel kesitte, emperyalist işgale karşı bir milli direniş örgütlemiş, bu mücadeleyi zafere ulaştırmış ve yeni bir devlet kurmuştur. Bu iki figür arasında bir "ihanet" karşılaştırması yapılacaksa, hangi tarafın kime ihanet ettiği sorusunun cevabı tarihsel belgelerde açıkça yazılıdır.
6.3. Son Söz
Vahdettin'in sürgün yıllarındaki maddi sıkıntıları ve cenazesinin uzun süre bekletilmesi, yaşadığı trajediyi göstermesi bakımından yürek burkucudur. Bu durum, onun kişisel beceriksizlikleri, maiyetinin israfı, hanedan içindeki anlaşmazlıklar ve içine düştüğü çaresizliğin bir sonucudur. Ancak bu trajedinin sorumluluğunu Mustafa Kemal ve Cumhuriyet kadrolarına yüklemek, tarihe indirgemeci bir bakışın ötesine geçemez.
Tarih, gerçekten anlaşılmak isteniyorsa, siyah-beyaz, kahraman-hain gibi basit kategorilerin dışında, dönemin tüm karmaşıklığı, siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullarıyla birlikte ele alınmalıdır. Vahdettin'in hikayesi, bir imparatorluğun çöküşünün ve bir ulusun yeniden doğuşunun acı tecrübelerinden sadece bir tanesidir. Ve bu acıyı siyasi bir enstrümana dönüştürmek, hem o dönemin büyük fedakarlıklarını hem de yaşanan insani trajedileri saygısızlaştırmak olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder